Yoğurtlu Baklaya Sıcak Ekmek Banarak…

0
247
deadpool

Fantastik evrenin en çok sevdiğim karakterlerini sıralamam gerekirse birinciliği asla kimseye kaptırmayacak olduğuna yüzde yüz emin olduğum Deadpool’u sevgiyle yâd ederek girizgâhı yapayım. Geçenlerde izlediğimiz Deadpool 3’ün fragman formatına uymayan, hani biraz iştah arttırıcı mini bi’şilerde yan yana gelen iki starın yer alacağı devam filmini müthiş bir merakla bekliyorum. Bir yanda umursamaz, ahlâksız ve fırlama tavırlarıyla Deadpool, diğer tarafta ise süper kahraman olma yolunda kendisine yapılmış haksızlıkla barışıp sonrasında da insanları korumaya çabalayan Wolverin!

İkili, daha filmi çıkmadan benim gönlümde, hayallerimde inanılmaz bir krediye sahip oldu bile. Ne kadar saçmalayacaklarını ya da iyi senaryoya hasret kaldığımız bu zamanlarda ne kadar uçacaklarını bilemesem de, perdede izleyeceğim son halinin gerçekten leziz olacağına dair geçmişe dayanan bir önsezi ve güven var bende. Çünkü Deadpool’u canlandıran Ryan Reynolds ve 2000 yılında vizyona giren X – Men filminde Wolverin’e hayat veren Hugh Jackman kırılmaz, körlenmez pençeli mutantı canlandırdığı son film olan X Men: Logan ile uzun bir süredir kostümleriyle perdede değillerdi.

Aklıma nereden geldi de bodoslama Deadpool güzellemesine giriştim söyleyeyim; spin off ve saçma sapan karakterler üreten Hollywood yapımcıları ile stüdyolarının paragöz tavırlarından, en şık, cool, imrenilesi, feci maço, kanaat önderi ( abarttım farkındayım ama biraz süre verin, birkaç satır sonra normale dönerim ), 80’lerin ölüm makinası Terminatör’ün bile gıpta ile baktığı ölümsüzlük abidesi, bir şarjörle 17 kişiyi yerlere seren abimiz John Wick’i bile abartılı bir Rambo çakmasına çevirdiklerini görünce sıtkım sıyrıldı. Eh be kardeşim aksiyon aksiyon olalı bu kadar gereksiz aksiyon karmaşası görmemiştir! Tamam, filmin ana teması, bir aksiyon filmi kahramanı olan Wick abimizin, yani bir insan evladı olarak süper güçleri olmayan bir anti kahramanın, siz salonda oturup gözlerinizi perdeye diktiğiniz andan, beliniz ağrıyıp, mısırınız bitip, frigonuz çoktan hazmedilene kadar kaç kişiyi öldürebilir şeklinde çok önem arz eden bir soruyu cevaplamak üzerine kurulu olabilir. Ama vallahi de sıkıldım, billahi de sıkıldım.

O kadar aksiyon arasında nasıl sıkılmaya vakit buldum ben de bilmiyorum ama bir ara, “bitse de gitsek” moduna girdim. Oysaki çıkış filmi, kirli geçmişine rağmen, tövbe edip kefaretini ödedikten sonra münzevi bir hayata geçiş yapan, çiçek böcek aşk üçlemesini dibine kadar yaşayacakken eşini kaybeden ve sonrasında, “sen benim kim olduğumu biliyor musun?” modunda dolaşan mafyanın yüz karası, vicdansız, insan demeye bin şahit isteyen, minnak enik katili bir psikopatın hâdsizliği ile savaş baltasını topraktan çıkartan adamımızın hikâyesini ballandırarak ve dahi yüreklerimize su serpecek sahneleriyle anlatıyordu.

Eşi ölmüş, tövbe edip iç dünyasına yönelmiş, eniği ile baş başa münzevi bir hayat süren adamımızın aldığı intikam hepimizi rahatlatırken, film boyunca bir orkestra şefinin batonu gibi sağa sola sallarken milleti telef eden silahı bile meşhur oldu. Aksiyon filminden bir sahne gibi soluksuz izlenmeye müsait atış alıştırması videoları ile Keanu abimizin John Wick karakterinin yeteneklerine gerçek hayatta da sahip olduğu izlenimini edinmedik mi hep birlikte?

Geldiğimiz nokta ise bana göre içler acısı… Çünkü güzel bir hikâyeye bu kadar ( aşırı çok, çok çok çok ) öldürme sahnesi koyarak bir yandan işi ucuzlattı bir yandan da karakteri, “hocam öldür öldür nereye kadar, sıkıldım artık!” dedirtecek noktaya getirdi. Birkaç farklı kaynaktan baktım da anti kahramanımız serinin son filmi olan John Wick 4’te 140 kişiyi haklamış. Hatta bu konuda Arno Teroviç tarafından yazılmış nefis bir değerlendirme yazısı buldum. Oradaki rakamlara bakarsanız saygıdeğer Wick karakterinin her filmde daha acımasız bir katile dönüşümünü, belki de aslına rücu edişini izlemiş olduğumuz sonucuna ulaştım.

Yani başta haklı bir sebeple ( kendi evreninde ve kişiye göre değişecek değer yargıları ile ) başlayan “istemeden öldürme” serüveni yukarı çıkan bir grafikle ilerlemiş. Sonuca geldiğimizde, hayata bakışımız bir film rulosu ya da bir oyun level’ı kadar kısıtlı ve aksiyona aç hale geldi bence. Ne kadar aksiyon o kadar iyi mantığıyla artık çokça öldür, çokça keyif al modunda ilerliyoruz gibi. Belki de son yüzyılın hızı, sistemin çarklarının arasına sıkışmanın ötesinde kendisi de bu sistemin bir çarkı haline gelmiş insancıkların tepkisinin ekrana yansımış halini izliyoruz.

Evde, okulda, iş hayatında ezile ezile, bütçesini bir türlü denk getiremeyişinin ve daha da önemlisi getiremeyeceği gerçeğinin karşısında umutlarını yavaş yavaş yitiren insan evladının iç dünyasının dışa vurumu olabilir mi bu kadar çok cesedi arkasında bırakan bir anti kahramanın yükselişi?

Mitolojideki hiçbir karakter bu kadar kan dökmezken, hatta koskoca savaşlar iki cengâverin ortaya çıkıp da kendi cenahları adına yaptıkları düello ile minimal kan dökerek sonuçlanma aşamasına gelirken, iki binli yıllarda yaşadığımız bu kana susamışlığın sebebi ne olabilir?

Hatırlarsanız kısa zaman önce, aynı anda vizyona giren iki filmin kıyaslamasını yaptık çokça; Oppenheimer ve Barbie.

Hiçbir şekilde terazinin iki kefesine konulamayacak kadar farklı dünyaları betimleyen bu iki filmin yarıştırılması da kendi içinde bir savaş değil midir? Her gün box Office raporlarına bakılmadı mı, hangisi öne geçti, hangisi bu “savaştan” galip çıkacak ve tarihe adını altın harflerle yazdıracak diye…

Barbie’nin alt metnini, haklar, eşitlikler, biçilmiş roller gibi etiketleri bir kenara alalım, Oppenheimer’da da aslında anlatılmak istenenin ötesinde hepimizin beklediği şey o atom bombasının patlama ve insan evlatlarını katletme anı değil miydi? Değilse, bu kadar çok insanın üç saatlik filmde sadece bir dakika bile sürmeyen patlama sahnesi için imax ekran tercih etmesinin açıklamasını sizden rica ediyorum.

Şiddete olan açlık, kan görme isteği, hayatındaki haksızlıklara müdahale edemeyenler için ekranda daha fazlasını görme isteği olarak ortaya çıkmıyor mu?

Bu yazının sonunda sizlere dengeli bir ruh hali ve insan-i kâmil olmanın anahtarımı vereceğimi düşünenleriniz var ise şimdiden söyleyeyim, yazının bitmesine az kaldı ve benim ne öyle bir çıkarımım var ne de amacım. Ben sadece sizin de bir şeyleri sorgulamak için içinize kıvılcım düşürmek istedim.

Şimdi o kıvılcımla ister İsrail – Hamas arasındaki kirli savaşı, ister dünyanın her hangi bir yerinde işlenen insanlık suçlarını, ister diktatörler tarafından öne sunulan minnoş bahanelerin ardındaki gerçekleri sorgulayabilir, istemezseniz de en kanlısından bir film açıp, “madem bi’şileri sorgulamıyorum, bari parasını verip bir kurgu izleyeyim de içim ferahlasın” diyebilirsiniz…

Yazımın sonunda sevgili Ulvi Yaman’ın, John Wick’in efsanevi otomobili, hepimizin ağzının suyunu akıtan 1969 model Ford Mustang Mach 1’i, Ford Mach 1 adlı kitabında kişileştirip, “kendi” yerine koyarak öykülendiren önemli oyun ve roman yazarlarımızdan Sevim Burak’ı andığı ve “kaslı otomobil” iştahımızı arttıran, Tüm Kötülere Karşı Sevim Burak, John Wick ve Ford Mach 1 yazısını da okumanızı tavsiye ediyorum. 

Hayallerimiz kadar var olduğumuz o fantezi dünyasında, hepinizin, kendisi için sınırsızca kurguladığı bir masalın kahramanı olmasını diliyorum…

  1. NOT: yazıda 16 ayrı link kullanarak rekora imza attığımı da gözden kaçırmamış olmanızı diliyorum! Her birine üşenmeden tıklayanlara da selam olsun bu arada…
  • NOT: Başlık ile alâkalı bir satır arayıp bulamayanlar için aydınlatma metni aşağıdadır.

Yazının kâğıda aktarımı sırasında oluşan fikir karmaşası sonucu, bir noktada yoğurtlu baklaya sıcak ekmek bananlara övgü şeklinde devam etmesi gerekirken, kontrolden çıkıp Ford Mach 1 e kadar ilerleyen bir yazıyı kaleme alan adamda hala başlık – metin uyumu arıyorsanız, kolay gelsin!

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz