3 Dilde Barış Şarkıları: Hayhorom

0
319

Rembetiko: Bir Müzikal Gelenek
“Sanki büyük bir evin salonunda müzik yapıyor gibiyiz…”
Rembetiko müziğini yeniden yorumlayarak günümüze taşıyan ‘Tatavla Keyfi’ grubunun ismi, İstanbul’un efsanevi Rum Getto’su Tatavla’dan geliyor. 
‘Tatavla’ adı Rumca ‘beygir ahırı’ anlamına gelen ‘tavla’ kelimesinden türemiş. Tatavla Osmanlı döneminde İstanbul’da rembetiko’nun merkezi olarak geçiyor. Tatavla’nın yıllar içinde geçirdiği dönüşüm, aslında İstanbul’da yaşayan azınlıklara yapılanların özeti gibi. 
Osmanlı İstanbul’unda neredeyse özerk yönetim anlayışıyla “sadece Rumlar oturabilir” diye hakkında padişah fermanı verilmiş olan semt, Kasımpaşa, Sinemköy, Feriköy, Cinderesi ve mezarlıklarla çevrili yaklaşık 470 yıllık bir İstanbul semti. Tatavla, 1929’da çıkan büyük yangınla Dolapdere’ye kadar büyük ölçüde tahrip olmuş, 1934’de ise semtin adı Kurtuluş olarak değiştirilmiş.  6-7 Eylül olaylarının ardından, 16 Mart 1964’de çıkartılan tehcir kararnamesi sonrasındaki büyük göçle Rum nüfusunu hızla kaybeden Kurtuluş, bu göçlerle birlikte yaşamsal kültür biçimini de kaybetmiş.
“Tatavla Keyfi”, 2008 yılından bu yana İstanbul’un çok kültürlü mirasına ve şehrin günümüze ulaşabilen Rembetiko şarkılarına ses veriyor. Grup, vokal ve buzukide Haris Rigas, gitar vokalde Güneş Demir, akordeonda Mamed Dzhafarov, buzuki ve bağlamadaki vokalde Fivos Nomikos ve perküsyonda Yanis Dimitriu’dan oluşuyor. Grubun ilk vokalistlerinden Alper Tekin ise artık Atina’da yaşıyor. 

Grup, Tatavla’nın Tatavla olduğu günlerden kalma eski İstanbul Rembetiko’sunun şehirde yeniden hayat bulmasını hedefliyor. Şimdilerde  bir koca yüzyıl önce bestelenip çalındıkları meyhane ve mahallelerde yeniden o şarkıları söyleyen Tatavla Keyfi, İzmir, Selanik ve Pire rembetikolarını da repertuarına alarak, Balkan türkülerinden Sefarad müziğine, İzmir’in Minore’lerinden, Rum Murmurika’larına kadar rembetikoyu etkileyen bir dizi müzikal gelenekten besleniyor. Grup, Cuma ve Cumartesi akşamları Kumbara Cafe’de sahneye çıkıyor. Küçük sayılabilecek bir mekanda, izleyici ile iç içe şarkı söyleyen grubun programlarında, bir süre sonra mekandaki herkes şarkılara eşlik ediyor. 
Konser sonrasında, Tatavla Keyfi’nden Haris Rigas ve Güneş Demir ile buluşuyoruz. Haris’in anlattıklarına göre, 2007 sonlarında Tünel’de şimdi kapanmış bir mekanda doğaçlama rembetiko çalarken tanışan Haris Rigas ve Alper Tekin, keman ve perküsyon çalan iki Kanadalı arkadaşlarını da yanlarına alıp, ilk “Tatavla Keyfi” grubunu kuruyorlar. Yıllar içinde gidenler ve gelenlerden sonra, 2010’dan itibaren daha sabit bir kadroyla çalmaya başlıyorlar. 
“Rembetiko, derdinizi, mutluluğunuzu, umudunuzu ve korkularınızı ifade edebileceğiniz ve aynı duyguları paylaşan insanları tek bir tınıyla bir araya getiren müzikal bir platform bizim için” diyor konser sonrasında sohbet ettiğimiz Tatavla Keyfi’nden Haris Rigas. 
2011 yılında gruba katılan Güneş Demir kendi hikayesini anlatırken gülüyor:  “Ben aslında önce izleyici olarak katıldım gruba, her hafta Kumbara Cafe’ye gidip dinliyordum, çünkü evde annemle babam sürekli Rembetiko dinlerdi, kulağım çok aşinaydı müziğe. “Gel çal” dediler sonra…” 
“Klasik bir Rembetiko değil sizinki, içinde Anadolu’dan Ege’ye ve oradan suyun öte tarafına bir çok ezgi var, şarkıların da büyük çoğunluğu çift dilli. İlk başladığınızda kafanızda böyle bir konsept var mıydı, sonradan mı gelişti?” merakıma gelen yanıtlar birbirini tamamlıyor. 

Güneş, “ Ben katıldığımda repertuarın yarısına yakını Türkçe ve Rumca söylenen ortak şarkılardan oluşuyordu. İlk dönem olarak nitelendirebileceğimiz bu dönemden sonra, son birkaç yıldır Ege müziklerini de ekledik. Belki de içimizde bir acısı vardı, özellikle zeybekler folklorik etkinlikler dışında aslında çok bilinmiyor, az sayıda seslendirilmiş zeybek var, biz de zeybekleri ortaklaşacak bir tarzla Rembetiko altyapısına ekledik. “
“Bu geceki konserde çaldığımız zeybek örneği “Zeybek ile Yörük”, Ruhi Su’nun söylediği bir türkü, ama aynı melodinin Yunanca versiyonu da var” diye ekliyor Haris. “Klasik rembetiko kanonuna baktığınız zaman, repertuarda Anadolu’dan Karadeniz’e, Mardin’e uzanan şarkılarla karşılaşırsınız. Teorik bir tartışma bu aslında: Bir müzik tarzı neden oluşur? Repertuar mı yoksa aranjman mı? Eğer repertuar ise bizim çaldıklarımızın tümü klasik Rembetiko tanımına uyuyor. Eskiden de böyle bir ayrım yapmıyorlardı, Rembetiko’nun çıktığı döneme baktığınız zaman İstanbul’da, İzmir’de, Pire’de olsun aynı mahallede, Karadeniz’den Suriye’den Balkanlar’dan gelen karma bir topluluk ile karşılaşıyorsunuz ve bu haliyle müziğe yansıyor.” 
“Erken dönem Rembetiko için bu çok geçerli bir durum” diye araya giriyor Güneş. “En çok kayıt İkinci Dünya Savaşı’na kadar 30-40’larda yapıldığı için, bilinen repertuar klasik Rembetiko dediğimiz seçkiler. Bir önceki döneme baktığınızda, 1920’lere, Atina tavernalarında İzmirli müzisyenler İzmir müziği yapıyorlar, ud ve keman eşliğinde zeybek de çalıyorlar. “
“Bu çok dinamik bir dönem, sanki Rembetiko tarihinin öncesi gibi, tam da bizim ilgilendiğimiz dönem”diyerek kendi durdukları noktayı özetliyor Haris: ”Fazla bestekar yok, copywrite mantığı henüz ortaya çıkmamış. Birisi bir şey besteliyor, söz geliyor, başka biri bir cümle daha ekliyor ve müzik gelişiyor. O yüzden suyun iki yarısından gelen melodilerin bir çoğu birbirine çok benziyor.” 
“Sürekli canlı müzik yapıyorsunuz, sahne olarak da izleyicinin çok içinde çalıyorsunuz, aklınızda kalan bir anı anlatır mısınız?” soruma Haris, “Konser gibi bakmıyoruz, sanki büyük bir evin salonunda aile arasında, dostlarla çalıyor gibiyiz. Zaman içinde “fanatik” diyebileceğimiz izleyicilerimiz oluştu, mekanda çaldığımız zaman gelenler hep tanıdık, asla mekana gelen müşteri değil artık onlar, arkadaşlarımız oldular. Berlin’deki konserimizde bir baktım, bizim Kumbara’daki gecelerimize sürekli gelen bir arkadaş, Berlin’de de bulmuş bizi.” “Sanki büyük bir ev toplanması gibi geçiyor Kumbara Cafe’deki gecelerimiz” diye bitiriyor Güneş.

“Bugün söylediklerimiz geçmişin bir hatırlaması, geleceğin bir hayalidir.”
Bir zamanlar Batı Ermeni kültür ve edebiyat dünyasının merkezi olan İstanbul, ne yazık ki tarihinin acılı sayfalarında bu özelliğini yitiriyor. Günümüzde yılda basılan Ermenice kitap sayısı 10’u aşamazken, Ermenice şiir yazan veya beste yapanların sayısı ise bir elin parmak sayısını geçmiyor. Ermenice dil ve kültürü, ancak okullarda ve sınırlı olarak evlerde gençlere ak¬tarılabiliyor. Bu nedenle, genç kuşakların kendi güncel beklenti, duygu ve düşünceleri ile harmanladıkları eski öğretilerden beslenen yeni sanat eserleri, Ermeni kültürünü geleceğe taşıyacak. 

“Bugün söyle¬diklerimiz geçmişin bir hatırlaması, geleceğin bir hayalidir” şi¬arını benimseyen gruptan Lara Narin ve Tayis Yıldızcı ile konser sonrası sohbet ederken, müziklerine de yansıyan genç ve heyecanlı duruşları hemen fark ediliyor. 
Ermenice’de “kimileri” anlamına gelen Vomank, günümüzde ‘azınlık’ haline gelmiş bir kültürün müziğinden ve dilinden bakarak, yaşadığı yeri ve dünyayı anlatmaya çalışıyor. Grup, Lara’nın deyimiyle “hem geleneksel Ermeni müziğine yakın duruyor, hem de sınırlarının dışında da dolaşıyor.”
Geçen Nisan ayında ilk konserini Çıplak Ayaklar Stüdyosu’nda veren ‘kızlı-erkekli’ müzik grubu Vomank’ın derdi, bugünün dünyasını Ermenice anlatmak… Kendilerini “alternatif müzik grubu” olarak tanımlayan Vomank, 3 yıllık bir grup; vokal Lara Narin, klavye Saro Usta, duduk Özcan Gül – bas gitar Ari Hergel, davul İlkem Balseçen, elektrikli gitar Tayis Yıldızcı klarnet Rupen Melkisetoğlu ve perküsyon Sevan Garabedyan’dan oluşuyor. 
Grubun vokalistliğini üstlenen Lara Narin, “Gelenekselden beslenen çıkış noktamız Ermenice sözlü müzik yap¬mak ama keşfimiz halen sürüyor, geleneksel beslenerek o andaki hislerimzi yoruma katabilmek istiyoruz.” diyor sohbetimiz sırasında. Zaten çocukluklarından beri arkadaş olan, bir kısmı Boğaziçi Gösteri Sanatları Topluluğu-BGST-Kardeş Türküler’de müzik yapan grup, 3 yıl önce Vomank için bir araya geliyor. Aralarında en yeni üye, geçen yıl gruba katılan ve elektro gitar çalan Tayis. Elektronik müzikle başlayan grup, hem kendi şarkılarını yapmak hem de geleneksel Ermeni müziğinden seçmeleri cover’layarak günümüze uyarlamak için yola çıkmış.  Son bir yıldır aynı şarkıların akustik versiyonlarını da yapıyorlar ve sadece akustik parçalardan oluşan konserler veriyorlar. 
İstanbul’da Kumbara Cafe başta olmak üzere, farklı birçok mekanda konserler veren Vomank geniş bir repertuar yelpazesiyle karşılıyor izleyicisini: Bazıları bu coğrafyada çok iyi bilinen, farklı dillerde de söylenen geleneksel ezgiler; Arto Tunçboyacıyan, Sayat Nova gibi Ermeni müziğinin önemli müzisyenlerinden eserler… Bir başka bölüm ise Tanyel Varujan gibi şairlerin şiirleri üzerine yapılan, söz ve müziği Vomank’a ait olan Türkçe ve Ermenice özgün eserler… 
Hem Ermenice hem de karma kültür için önemi olan bir görev üstlendiklerinin bilincindeler. Bu nedenle Ermeni şairlerin şiirlerini bestelediklerini ve Arto Tunçboyacıyan gibi bestekarların eserlerine söz yazdıklarını vurgulayan Lara, sohbetimizin sonunda “Karma projelerde yer almaktan keyif alıyoruz, gelecekte de Vomank’ın konseptine uygun işlerde yer almak istiyoruz” diye ekliyor. 

Gecenin sonunda etkinliğin mimarları Point Production’dan Serhat ve Berat Saymadi kardeşler ile konuşuyoruz. Berat Saymadi aynı zamanda radyo programcısı, Serhat Saymadi ise Kumbara Cafe’yi işletiyor. Serhat’ın anlatımıyla Point Production, geçen yıl Mart ayından beri aktif olarak sanat organizasyonlarına imza atıyor; müzik, sinema, sahne sanatları, festival organizasyonları… Bandırma ve Altınoluk’ta festival ve konserler düzenleyen ekip, Şişli’de bir yazlık sinema projesini de hayata geçirmiş. 

Kumbara’da sahne alan gruplardan Tatavla Keyfi ve Vomank gruplarına ile “ortak salon konseri” projelerini açan Saymadi Kardeşler, salon konseri geleneğini devam ettirmek istiyor. “Canlı müzik sadece belli mekanlara, barlara, dar alanlara sıkışıp kalmasın amacındayız” diyor Berat Saymadi. “Albümü olmayanlar hele de “öteki gruplar” için sahne almak zor, biz bu ortak projelere Kürt, Karadenizli hatta Yahudi müzisyenler de ekleyerek üçlemeler halinde devam etmek istiyoruz. Point Production’ın 2016 projeleri arasında her yıl büyük ilgi çeken Ahırkapı’daki Hıdrellez Şenlikleri de bulunuyor. 
**** 
Belki de hepimizin kafasında olan bir kocaman soruyla bitirelim: Bu şehrin binaları, evleri, mekanlarında imzası olan, edebiyattan tiyatroya müzikten el sanatlarına hatta gastronomiye kadar derin izler bırakan Ermeni ve Rumlar gibi azınlık sanatkarları, acaba gönderilmemiş olsalardı,  toplum barış içinde, huzurlu bir şekilde yaşamaya devam edebilseydi, acaba bugün toplumsal gelişmişlik düzeyimiz nerede olurdu?