Kırgın Bir Bahçe: Şikeste

0
238

Funda Dörtkaş: Şikeste, korunarak sevilmek isteyen insanların dünyasını anlatan öykülere sahip. Tıpkı Sağ Sol öyküsünün son sayfasındaki türkünün bize seslendiği gibi: “çamlığın başında tüter bir tütün/acı çekmeyenin yüreği bütün…”Öykülerinizdeki yüreği bütün insanların acısına kırılgan ve fakat kapsayan bir şefkatle dokunmak istediğinizi söyleyebilir miyiz?

Türker Ayyıldız: Şikeste’deki öykülerin ana meselesi insan. Bugün insana nereden bakarsanız bakın yalnızlaştırıldığını görürsünüz. Akıllı telefonlar, çeşitli bilgisayarlar, kulaklıklar içinde adeta nesneleşen varlıklar haline geldik. Ama insana dair umudun yinelenmesi, yenilenmesi gerekiyor. Kırılan yerleri onarmak ve hatta “kırmayın” demek gerekiyor kimi zaman. Hem bunu sadece yüreği bütün insanlar için değil, herkes için, daha yüksek sesle söylememiz gerekiyor.

Funda Dörtkaş: Öykülerinizin sinematografik yapısı belirgin. Bu yapı büyük ölçüde “taşra”ya ait olanın durağan anlatısıyla mı besleniyor?

Türker Ayyıldız: Bence taşranın durağanlığı kendi başına da bir fon yaratır. Bunun örneğini Nuri Bilge Ceylan’ın yönetmenliğini yaptığı Kış Uykusu filminde görebiliriz. Başka filmlerde de elbet. Şikeste’deki öyküler için bunu hiç düşünmemiştim. Öyküde cereyan eden olay, belki bu fondaki kımıltısızlıktan ötürü belirginleşmiş olabilir. Yani bile isteye yapılmış birşey değil de işin doğası gereği başa gelmiş hoş bir kontrast diyelim isterseniz.

Funda Dörtkaş: Kitabınızdaki zaman ve mekan arasındaki sürekliliği, insanın öncelikle kendisine tanıklık ederek biçimlendirdiği bir anlatı alanı olarak nitelendirebilir miyiz? Bu anlatı biçimi ile arada kalmışlığın temsiliyet zemini olarak mı düşündünüz taşraya ait olanı?

Türker Ayyıldız: Evet, bu tespitinize katılıyorum. İnsan önce kendisi tanıklık edecek, sesi duyacak, kokuyu hissedecek, acıyacak, kanayacak, belki tebessüm edecek. Bu şu demek değil ama çok uzağında olduğumuz konuyu yazmamalıyız. Elbette onu da yazarız. Ama öyküye tadını veren yoğunluğu, sürükleyip götüren gizem ve merakı, okuru son paragrafta derinden sarsan çözüm anını istediğimiz gibi veremeyiz. Aslında tür olarak tam anlamıyla taşra öyküsü yazmıyorum. Az önce de konuştuğumuz gibi fon olarak taşra var. Taşra’daki insanı yakın tanıdığım için, özlediğim, geçip giden zamanı özlediğim için taşra var. Ama klasik taşra anlatısı değil. Klasik taşra anlatısına Nevzat Üstün’ü örnekleyebilirim. Meraklı okur bulabilirse ve okuyabilirse farkı anlayacaktır. Çünkü uzamın türü beslendiği coğrafyaya benzese da yüzde yüz budur diyemeyiz.

Funda Dörtkaş: Fotografik anlatının daha olanaklı olduğu biçim sizce öykü mü?

Türker Ayyıldız: Öykünün, sözcük tasarrufu, olay örgüsü, kırılma anı gibi kimi bölümlerde romana göre daha dinamik bir yapısı var. Daha minimal bir yapboz ama daha etkili.

Funda Dörtkaş: Bir yere ait olmakla o yerden kopmayı istemek arasında derin bir bağ vardır kimi zaman. Eski Bir Yara öyküsündeki erkek karakterin yokuşu çıkarken üzülen, un ufak olmuş ıslığı bu sıkışmışlık duygusunun tezahürü mü?

Türker Ayyıldız: Birbirini takip eden öykülerden biridir “Eski Bir Yara.” Hayatın bizlere sunduklarının içinde elbet yenilgiler de var. Buradaki “üzülmüş, un ufak  olmuş  ıslık” bu yenilgi anlarından birinin minik bir betimlemesidir belki. Öte taraftan ise,  okur öykünün hemen başında bu ıslığı duyar ise, karakterle beraber o yokuştan çıkmak isteyecektir diye düşünmüş olabilirim.

Funda Dörtkaş: Burgaz’da Pazar öykünüzde “oltu taşından otuz üç sabır birer birer nezaretin kararmış mozaiklerine düşüyor.” Şiire kırılan bir dize gibi öykülerinize sızan insanların ruhu, kent içindeki taşralarda hepimizin içindeki o otuz üç sabır mı?

Türker Ayyıldız: Bozkırda tesbihin kopmasına, dağılmasına “Üzülmek” der eskiler. Bu tabiri çocukluğumdan beri sevmişimdir. Nesne olmaktan çıkıp şiirselliğe dokunması buradan başlar benim için. Tespih aynı zamanda toplumun kesitli kesimleri için farklı ifadeler de taşır. Bu öyküdeki Ramazan karakteri ilk kitaptan Şikeste’ye sızmış, daha önce cinayetten yatıp, af ile çıkmış bir adamdır. Oradaki kırılan sabır aslında, anın kırılması değil, daha önce yarım kalmış mahkumiyet durumunun bir cinnetle yeniden başlamasıdır. İster taşra ister kent, bugün büyük bir cinnetin kahramanları ya da kurbanlarıyız. Sahne çok büyüdü gerçekten, hepimizi bu oyuna alet ettiler. Kimimiz gönüllü, kimimiz gönülsüz, oynayıp gidiyoruz işte.

Funda Dörtkaş: Öykülerinizdeki karakterlerde belirginleşen tematik unsurlar arasında; yalnızlık, kırılganlık, hayatı olduramamışlık, gerçekleşmeyen hayallere sahiplik, bazen sevgisizlik bazen tamamlanmamışlık sayılabilir. Aslında tam da günümüzde hissettiklerimiz. “Cümbüşten düşen bir tiz ses gibi” dönebileceğimiz neresi var?

Türker Ayyıldız: Hani “Ses uçar” diye bir tabir vardır. Gerçekten de sesin uçup gitmesi aslında ne güzel bir şeydir. Yani ütopik bir hikaye yazacak olsam bunu kullanırdım. Ama sinemadaki dış ses gibi falan değil. Düşünsenize evden çıkacaksınız, annenizin sesi eşikte sizi beklemiş, “Üstün ince, üşütüp hasta olma” diyor. Koridordan inerken bir sürü sese cevap vermeniz gerekiyor. Kimi sizi hiç tanımıyor asırlarca önce yaşamış. Bazı sesleri, bazı dilleri bilmiyorsunuz bile. Hele sokak tam facia o kadar ses ölüsü var ki, yaşayanları ayırmakta güçlük çekiyorsunuz.

“Cümbüşten düşen bir tiz ses gibi” betimlemesi sanırım kendi çocukluğumun ölmüş gitmiş zamanını, içinde yaşarken yakıp kavuran anların üstünden yıllar geçince nasıl soğuduğunu, nasıl yabancılaştığını düşündürüyor. Yere dönüyorsunuz ama Tanrıya şükür ses ölmüş.

Funda Dörtkaş: Öykülerinizin hepsi sürekli “hatırlıyor” ve karakterler bir süre sonra hatırladıklarına “alışıyor.” Boşa Giden Her Şey öyküsündeki Safiye’nin, kocası İdris’e uzaklığı, göç olgusunun bağlamında alışmak zorunda kaldıklarını hatırlaması mı? Hepimiz tıpkı Safiye gibi neden alıştığımız ne varsa yok etmek istiyoruz?

Türker Ayyıldız: İnsanın sevdiği şeye, kişiye alışması ile alıştığı şeyi sevmesi kuşkusuz farklı sonuçlar doğurur. İdris sevdiği kişiye kavuşmuş, hatta Safiye ile olan evliliğindeki tüm olumsuzluklara alışmış, önemsemiyor bile. Safiye ve üç kızı var, bir de kuşları. Safiye de durum çok farklı, asla alışamadığı bir hayatın içinde. Geçirdiği cinnet anında kocasının sığınağını darmadağın ederek adeta bu alışkanlıklardan intikam alıyor. Ama zamanın oynadığı oyundan habersiz yapıyor bunu. Zaman bize hiçbir zaman alışamıyor çünkü oyun onun oyunu.

Funda Dörtkaş: Çehov, Bozkır kitabında “bozkır, sanki zenginliği, ilham gücü kimsenin işine yaramadığı, kimse şarkılarda bu niteliklerini yüceltmediği için kendini boş yere harcadığına inanmaktadır” der. Taşra insanlarının hayata bu mesafeden baktığını söyleyebilir miyiz?

Türker Ayyıldız: Zülfü Livaneli’nin “Doğdukları Yerde Ölenler” adında bir şarkısı vardır, bilirsiniz mutlaka. Benim kafamdaki Bozkır tanımı bu şarkıda canlanır. “Kımıltısız” belki bulunabilecek en güzel sözcüktür Bozkır için. Zamanın durduğu, serin ve gölgelikli evler bir kaç ay sonra telaşlı dumanlarından kömür kokan, terkedilmiş evlere dönüşür. Sonra yine bahar, yine yaz. Büyükşehirlere veyahut başka ülkelere yapılan zorunlu göçler, doğup büyünülen yerdeki zamanı durdurmasa bile olabildiğince yavaşlatmıştır. Ne gittikleri yere alışıp oranın kumaşına uyabilirler, ne de geri dönüp eski yaşamlarına devam edebilirler. Kuşaklar değişir, çocuklar büyür, köyden gelin ya da damat alınır, yeni bir yaşam, yeni bir kımıltısızlık başlar.

Taşra insanı bu zorunlu göçlerle beraber büyük şehri yenmek ile geçmişe yenilmemek arasında sıkışıp kalmıştır.

Funda Dörtkaş: Kitabınız Yeşil Cip öyküsü ile başlıyor. İmgesel olarak kitabı bölümlendirecek öykü gibi… 1980 öncesi ve 1980 sonrası taşradaki dönüşüm, öykülerinize izlek oluşturan temel meselelerden biri mi? 1980 sonrası sosyolojik kırılmaların taşra insanını o uysal kimliğinden uzaklaştırdığını mı düşünüyorsunuz?

Türker Ayyıldız: 1980 İhtilali pek çok atlası paramparça etmiş, faşist bir darbedir. Sonuçları ve izleri hala son derece acı bir şekilde capcanlı durmaktadır bence. Toplumun her tarafına sirayet etmiştir maalesef. Hesaplaşılmamıştır. Toplum hesaplaşamadığı bu ağır travmanın üzerine toprak örtmeye çalıştı hep. Yeşil Cip öyküsünü kurgularken taşra insanını düşünmedim. Bunu böyle söylersem yalan söylemiş olurum. 12 Eylül sonrasında cereyan etmiş pek çok üzücü olaydan birini öyküleştirdim sadece. Söyleşinin başında da söylediğim gibi taşranın durağanlığı odaktaki olay örgüsünü daha belirginleştirdi. Taşrada geçmesi bu öykü için gerçekten tesadüf. Ama uysal kimlikten uzaklaşma olmuş mudur? Kesinlikle olmuştur.

Funda Dörtkaş: İki öykünüzde kadın-erkek ilişkilerini detaylandırmışsınız: İğne İzi ve Eski Bir Yara. İğne İzi öyküsü daha farklı bu meseleyi ele alışında. O öyküdeki ana karakter bir vesikalık fotoğrafa emanet edilen iğne izinin sahibi ölen kız. Alt okumaya olanak tanıyacak şekilde iki öykünüzde esasen yaşam ve ölüm tartışması da var. Birbirimizde öldürdüğümüz bizler ve ilişkiler. Anlatıcı olarak iki öyküdeki karakterlerin birbirlerine kayıtsızlığını nasıl tanımlarsınız? 

Türker Ayyıldız: Özellikle İğne İzi üzerinden konuşmak isterim. Aslında iki akışı olan bir öyküdür. Birinci akışta ben anlatıcılı hikaye devam eder. Sonradan sıkıntılı bir evlilikleri olduğunu anladığımız bir çiftin kopuş anı var. Bu kopuş anında da alışkanlıklar, peşin düşünceler, bahaneler, toplumun insan ilişkilerine bakışı, yorumu ve müdahalesi anlatılır. Ve öykünün sonunda anlarız ki mesele edilmiş, güya kıskanılmış fotoğrafın aslında temel soruna direkt bir etkisi yok. Ama o fotoğrafa gizlenmiş başka bir hikaye sessizce akıp gider. Talihsiz bir kaza sonucu yitirilen bir Milli kayakçımız, gencecik bir kız. İhmaller, sorumsuzluklar falan var. Öte yandan da tanışmaktan büyük onur duyduğum Eski Milli futbolcu Metin Kurt’a ağabeyime uzaktan bir selam var. Çünkü kendisi son nefesine kadar sporcuların sendikalaşarak haklarını koruyabileceğini savundu.

Metin Kurt’un burada bir gazete kağıdı üzerinden olaya müdahil olması elbette tesadüf değil. Sistemin ve devletin ölümleri bu denli sıradanlaştırdığı, kanıksattığı bir coğrafya da kişi de buna uyar. Normalleşir her şey. O yüzden Aslı’lar boşu boşuna ölmemeli. O yüzden insanca yaşamak için insanlar mücadele etmeli. Ben de bu toplumun bir bireyi olarak elimden geldiğince bir şeyler yapmak isterim. Yoksa öyküyü sadece kişiye endeksleyerek toplumun karşı kıyısına çekerseniz, içi boş, birbirinin aynı, tekdüze hatta çoğu intihal ürünler okursunuz.

Funda Dörtkaş: Zifir öykünüzde Oğuz Atay’a incelikli bir selamınız var. Gerçekle rüya arasında kaybolduğumuz o yerde hangi masumiyeti yitirdik de “daha önce yazılmış bir öykünün duvarlarından düşmüş gibi tanıdık kelimeler”

Türker Ayyıldız: Evet. Oğuz Atay başucu yazarlarımdan biridir ve hep öyle kalacak. Zifir öyküsünde ustalığı ile genç bir öykücüye yol gösteriyor. Sevdiğim öykülerdendir.

Funda Dörtkaş: Şikeste öyküsündeki yol ve gidiş, köklerini terk eden hangi yalnızlığın içinde nefeslenir?

Türker Ayyıldız: Kimi gidişler hep tek biletlidir. Kimi tesadüflerin kimi yanlış tercihlerin asla kazananı yoktur. Kazandım sanarsınız ama kazanamamışsınızdır. Sonra bunun içinize sinen yarımlığı ile yaşar gidersiniz.

Funda Dörtkaş: Öykülerinizi yoğunlukla erkeklerin sesinden anlatmanızın nedeni nedir? Taşra-kent arasındaki farklılaşan iktidar ilişkilerinin cisimleştiği bir kabulleniş alanı olarak görmeniz midir sebep?

Türker Ayyıldız: Burada kendi kişisel tarihimin de etkisi var. Yatılı okullarda, yurtlarda, erkek liselerinde geçmiş bir çocukluğa ve ilk gençliğe sahibim. Taşrada sözünü ettiğiniz gibi çarşıda pazarda hep erkekler vardır. Enteresan durumlar dışında kadın sanki daha çok mahalleye ve eve kapanmıştır.

Evet iktidarın, hatta iktidarların on yıllarca süren politik oyunları, ki burada din vurgusu ile kadının ötekileştirilip örf, adet, namus cinayetlerinin ucuz ölümü haline gelmesi de kanayan yaradır. Ama bunu asla bir kabulleniş olarak görmemeliyiz.

Funda Dörtkaş: Kırlangıç Meselesi öykünüzde baba-oğul arasındaki ilişkinin birbirinden yorulduğu yerleri anlatmışsınız. Bu yorgunluk neden genellikle babanın ölümüyle sorgulanan bir gerçekliğe sahip sizce?

Türker Ayyıldız: Kırlangıç Meselesi öyküsünde de 12 Eylül’ün izlerini görebiliriz. Kaçıp gitmiş bir baba, yurt dışında farklı bir hayat kurmuş. Bu öyküde baba yıllar sonra ölümüyle giriyor aileye. Aslında girmiyor bile, ölüm haber veriliyor. Sonra anlatıcı karakter baba üzerinden kendisiyle hesaplaşıyor. Yine memleketin sıradanlaşan durumları, klişeleri, yorgunlukları çıkıyor karşımıza. Baba ölümü elbet genel ölümler için önemli bir travma. Ama burada ölüm şekli biraz değişik. Yabancılaşma ve kabullenememe daha öne çıkmış.

Funda Dörtkaş: Üslubunuzdaki yalınlık, taşra hayatının kente nazaran durağan olan sadeliğinin sonucu mu?

Türker Ayyıldız: Bence sokaktaki insandan kaynaklı. Öykülerinizde insanı anlatıyorsanız, basit insanı, yani her gün sokakta gördüğünüz, lokantada yemek yediğiniz, meyhanede karşı masasına oturduğunuz sıradan insanın sıradan hayatını merceğe almışsanız dil kendiliğinden sadeleşir. Bakın şöyle bir söz vardır taşrada, “Fakirin kazanında tavuk kaynıyorsa, ya tavuk hastadır, ya fakir.” Siz buradaki öyküye dilin imkanlarıyla müdahale ettiğinizde gerçekliğini yitirir metin. Özellikle öykünün bir de yerli ve yeterli sözcük kullanımıyla daha zenginleştiğini düşünüyorsanız yalınlık tercih edilen bir şey değil kendiliğinden oluşan bir durum olarak karşınıza çıkacaktır.

Funda Dörtkaş: Kitabınızın son öyküsünün adı Son Öykü. Yıllar sonra hatırlanmak, ölüler dahil herkese iyi gelir mi sahiden? Son Öykü’nün son cümlesi, yeni öykünüzün ilk cümlesine ne hatırlatacak?

Türker Ayyıldız: Hatırlanmak iyi gelir, insan ister bunu. Yine insan olsun isteriz, yine insanı hatırlarız diye düşünüyorum. Çok değerli şair Doğan Ergül’ü hatırlayalım tam da burada. Onun o güzel dizesini,

“Anladım uzağın bir insan kadar olduğunu.” diyor şair. Uzak, yakın, insan. Biz insandan yana duralım.

Funda Dörtkaş: Söyleşimizi başlatan türküyle sonlandırmak isterim. Koca bir yoksunluğu anlatan ve bütün öyküleri saran sese sahip Çamlığın Başında Tüter Bir Tütün… Bizi yanıtladığınız için çok teşekkür ediyorum.

Türker Ayyıldız: Memleketimin türküsüdür. Yüreğimize hep dokunanlardandır. Hem bu güzel sohbet için hem de bu türküyü hatırlattığınız için çok teşekkür ederim. Çok sağ olun, eksik olmayın.