Birbirimizden Başka Kimsemiz Yoktu-5

0
442

Sinan Dirlik: Öncelikle oradaki travma tablosunu merak ediyorum. Evet maalesef çok sayıda ölü ve yaralı var ama bir de depremden sağ çıkan, o ağır travmayı yaşayan, çok sayıda kayıp veren insanlar var… Nedir onların durumu?

Esra Güven: Çok büyük bir felaket, olağanüstü bir durum yaşandı. Böylesine olağanüstü durumlardan sonra bizim “normal” hissedebilmemiz çok mümkün değil. Evi hasar görmüş ya da görmemiş olsun, kaybı olsun ya da olmasın herkes öncelikle çok büyük bir korkuyu yaşadı. Herkes benzer duyguları paylaştı. Kayıp ve hüzün duygusunu yaşadı. Korkuyu yaşadı. Ağır bir güvensizlik duygusu yaşadı. Korku ve güven kaybı… Bu güven kaybından kaynaklanan büyük bir hüzün, üzüntü. Beraberinde büyük bir öfke. Çünkü kurulu düzenlerini yitirdiler insanlar. Sevdiklerini yitirdiler. En temel gereksinimlerini karşılayamaz duruma geldiler ve kendilerini yeniden güvende hissedebilmeleri için öncelikle en temel, en yaşamsal ihtiyaçlarının temin edilmesini beklediler ve bunun olmadığını, olamadığını gördüler. Bu da öfkeyi derinleştirdi. Korku, güven kaybı, üzüntü, şiddetli bir öfke. Bölgedeki tablo bu.

Sinan Dirlik: Uzaktan izlerken maalesef her şey biraz bir televizyon filmi gibi. Ekran başından hiçbir zaman sahadaki insanların gördüklerini, dokunup hissettiklerini hissedebilme imkânımız yok. Görebildiğimiz, anlayabildiğimiz kadarıyla insanlar öncelikle hayatta kalma çabası içerisinde ama bir yandan da devam edebilmek için hayatlarını yeniden kurma endişesi içerisinde. Pek az konuşulan dezavantajlı grupları merak ediyorum. Engelliler, yaşlılar, deprem öncesi çeşitli hastalıkların tedavilerini görmekte olan insanlar… Onların durumu nedir?

Esra Güven: Çok doğru! Özellikle uzun vadeli psikolojik çalışmalarda ağır risk gruplarında olan insanları tespit edebilmek çok temel bir mesele. Bizim de öncelikli girişim ve müdahale alanlarımızdan biri bu. Bizlerin ruh sağlığı uzmanları olarak sahada bulunma sebebimiz travmaya müdahale etmek değil. Daha çok yaşamakta oldukları bu olağan üstü duyguları tanımlayabilmelerine yardımcı olabilmek. Sürekli korkuyor olmak, kayıplar sonrası yaşanan ağlama krizleri, ağır hüzün, bazen kısa bir an için bu kayıpları tamamen unutup yok sayma hali, sonra birden aklına gelivermesi… Aslında çok sakin bir insanken artık her şeye kolayca alınan, kırılan, öfkelenen bir insan haline gelmek… Stres tepkileri bunlar ve bu güçlü ruh hallerini bazen ardı ardına, bazen bir arada yaşamanın çok normal olduğunun anlaşılması da çok temel bir gereklilik haline geliyor. Çünkü insanlar bir yandan güvenliği sağlamaya çalışırken, yeni düzene uyum sağlamaya, temel ihtiyaçları karşılamaya çalışırken bir de “sanırım deriliyorum ve artık hiçbir zaman eskisi gibi olamayacağım!” “Bende anormal giden bir şeyler var, aklımı yitiriyorum” gibi ek stresi yüklenmemeleri gerekiyor. Böyle olunca, ilk etapta ağır ya da hafif risk grubu ayrımı yapmaksızın “psikolojik ilk yardım” dediğimiz temasları gerçekleştirmeye çalıştık. Bunu yaparken de aynı zamanda ağır risk gruplarını, uzun vadede travma sonrası stres bozukluğu, uzun vadeye yayılan psikolojik zorlanmalar yaşama riski daha fazla olan kişileri tespit etmeye, onlara yönelik planlamalar yapmaya çalışıyoruz. Gerekiyorsa uzun vadeli bireysel desteklere yönlendirmeye dönük tespit çalışmalarını yapıyoruz.

Depremden önce Arsuz

Sinan Dirlik: Arsuz’lu olduğunuzu biliyorum. Deprem öncesinde de Arsuz’da mı çalışıyordunuz?

Esra Güven: Arsuzluyum fakat Ankara’da yaşıyor ve çalışıyorum uzun süredir. Depremden hemen sonra, 3. Gün, Arsuz Belediyesi’nin sosyal medya üzerinden yaptığı çağrı üzerine hızla buradaki meslektaşlarımla organize olarak Arsuz’a geldim. Tabii çalışma koşulları uygun olan arkadaşlarımla, çünkü buradaki bütün meslektaşlarım da aynı zamanda birer depremzede. Onlar da depremi yaşadılar, bazıları yakınlarını yitirdi, evleri, iş yerleri yıkıldı. Dolayısıyla bir şekilde aynı kayıp duygusunu, aynı güven yitimini bizler de yaşıyoruz. Bu koşullarda sahaya inebilmek, uzmanlığımızı ortaya koymak çok da kolay ve mümkün olamayabiliyor. Öncelikle çalışabilmek için uygun koşullara sahip olup olmadığımızı değerlendirdik. Sonra Ankara’da, benim üniversitemdeki hocalarımızdan destek aldık. Sahada karşımıza çıkacak meselelere, psikolojik ilk yardımın temel ilkelerine dair hocalarımızla hızlıca bilgilerimizi tazeledik. Hem birbirimizi hazırladık hem de uzmanlık alanlarımız doğrultusunda sahada çalışma kapasitemizi gözden geçirdik. Çünkü bu kadar büyük ve kitlesel afetler çok münferit olaylardık, sıklıkla başımıza gelmez. Dolayısıyla teoriye ne kadar hâkim olursak olalım, deneyim çok farklı bir konu. Bu nedenle hem teorik birikim hem de saha deneyimi açısından yetkin uzmanlardan bilgi aktarımı almak çok kıymetli. Bu kadar kırılgan bir sahada sağ olsunlar birçok hocamızdan çok değerli destekler aldık. Bu eğitimlerden sonra hemen broşürler hazırlayıp dağıtarak toplanmaların başladığı çadır alanlarından başlayarak, çadır çadır insanlarla temas etmeye çalıştık. “Nasılsınız?” “Ne yaşıyorsunuz?” “Bir sorunuz, sorununuz var mı?” diyerek insanlarla ilk temaslarımızı kurmaya çalıştık. Haftalar geçtikçe tabii daha yapılandırılmış biçimde ilerliyoruz. Çünkü artık çadır alanları belirli. Nerede kaç insan var, kaç çocuk, kaç kadın, kaç engelli var? Kimin ne kadar ve ne düzeyde kaybı var? Artık bu noktalara daha fazla hakimiz. Buna bağlı olarak da çalışmalarımızı daha iyi yapılandırabildik.

Depremden sonra Arsuz (Fotoğraf: Evrensel)

Sinan Dirlik: Son derece donanımlı uzmanlar olmanıza rağmen sizler de sahaya inmeden önce eğitimlerinizi, bilgilerinizi güncelleme ihtiyacı hissetmişsiniz. Şimdi şöyle bir durum var, deprem duyulduğu andan itibaren herkes bir şekilde sahaya yardıma koşmaya çalışıyor. Evet yardım etmek istemek çok güzel ama buna hazırlıklı olmak, saha konusunda eğitimli, donanımlı olmak da gerekiyor. Çünkü özellikle ilk birkaç gün sahadaki tablo çok sert. Ne yazık ki afetler coğrafyamızın kaderi, biz bu afetleri yaşamaya devam edeceğiz. Olmasın dilerim ama bundan sonra yaşanacak afetlerde sahaya yardıma koşanların öncelikle nasıl bir psikolojik hazırlığa, donanıma ihtiyacı var?

Esra Güven: Kesinlikle ve kesinlikle, her şeyden önce organize olmak, koordineli hareket etmek en önemli nokta. Sahada gördüğüm en temel konu bu. “Belki birini kurtarırım, belki bir yaraya dokunurum, bir ihtiyacı karşılarım, hiç değilse bir çocuğu gülümsetirim” diyerek çok büyük bir iyi niyetle, çok büyük fedakarlıkla sahaya inmeye çalışan yüzlerce, binlerce insan var. İster bir STK aracılığıyla ister bir kamu kurumu aracılığıyla ya da tamamen kendi imkanlarıyla sahaya koşan insanların ilk bilmesi gereken konu organizasyon ve koordinasyonun en yaşamsal mesele olduğu… Aksi takdirde yarardan çok zarara yol açma riski var. Bölgenin coğrafi, sosyolojik, kültürel, toplumsal özelliklerini bilerek gelmek gerekiyor. O an itibarıyla orada ne tür çalışmalar yapıldığı, kimler tarafından ne yapılmakta olduğunun bilinmesi gerekiyor. Çünkü kurulan, devam eden bir çalışmanın sürdürülebilirliği çok önemli. Yeni bir süreç başlatmak yerine, başlamış olan, devam etmekte olan süreçlerin eksiklerini tamamlamaya dönük katkı sağlamak, başlamış olanın sürdürülebilirliğine destek vermek çok daha önemli. Bir afet anında sahaya koşarken önceliğiniz “şu an durum ne?” “Kimler nasıl müdahale ediyor?” “Ben bu sürecin neresinde nasıl bir katkı sunabilir, nasıl destek olabilirim?” sorularına yanıt aranmalı. Çünkü sohbetimizin başında belirttiğiniz gibi, bir TV filmi izlemeye benzemiyor sahada olmak. Filmlerde izleyip, kitaplarda okuduklarımıza benzemiyor. Daha önce hiç deneyimlemediğimiz çok fazla acı, çok fazla çaresizlik var. En önemlisi de görecekleriniz… Ekranda karşınıza çıktığı anda gözünüzü kapatacağınız, ancak kâbuslarda göreceğiniz görüntüler. Dolayısıyla öncelikle “Ben bu tür görüntülere, bu tür acılara ne tepki veriyorum? Nasıl etkileniyorum? Soğukkanlılığımı koruyabiliyor muyum? Kontrolümü yitirebiliyor muyum?” bütün bunları sorgulamak, bu tür olağan dışı kriz ortamlarında geliştirdiğimiz davranışlarımızın farkında olabilmek çok önemli. Diğer yandan buradaki insanların aslında evi barkı, işi gücü, ailesi, sosyal çevresi olan insanlarken bir buçuk dakikada en temel, en yaşamsal gereksinimlerini bile karşılayamaz duruma geldiklerini, bunun nasıl sert, nasıl ağır bir travma olduğunu iyi anlamak gerekiyor. Acıma duygusu bu noktada, burada yardımcı olan bir duygu değil. Şefkat belki ama buraya yoğun bir acıma duygusuyla, size yardıma geldim duygusuyla gelmek te çok yardımcı olmuyor. Bilakis yaralayıcı hale de gelebiliyor böyle bir yaklaşım. Biz konuya hep şöyle yaklaşırız: Burada olmak gerçekte kimin ihtiyacını karşılıyor? Gerçekte bana, benim kaygılarıma, vicdanıma mı hizmet ediyor yoksa buradaki kaosa, felakete, ihtiyaçların karşılanmasına mı hizmet ediyor. Bu noktada, afet bölgelerine yardıma yeltenen insanların kendi içlerinde bu soruya açıklıkla yanıt vermesi gerekiyor. Dolayısıyla afet bölgelerine koşarken, henüz sahaya inmeden önce bu iki noktanın, bireysel hazırlığın ve bölgedeki koordinasyon ve organizasyonun doğru biçimde yapılması büyük önem taşıyor. Yoksa “hele bir gidelim oraya, bir ucundan tutarız” ile olmuyor.