Hayatın Donduğu An…
Nurgül Göksu’nun hayatı 6 Şubat sabahı 04.30 sıralarında İstanbul’daki evindeyken aldığı bir telefonla değişti. Aslında sıradan, keyifli bir gece geçirmişti 13 yaşındaki küçük oğluyla. Geç vakte kadar film izlemişlerdi ve sonra herkes yatağına çekilmişti.
“Saat 4 buçuğa geliyordu. Eşimin telefonu acı acı çaldı. Baktık, kız kardeşimin eşi arıyor. Hemen aklıma annemle babama bir şey olduğu geldi ve donup kaldım. Telefon ısrarla çalıyor, ben telefona bakıyorum, açamıyorum korkudan. Küçük oğlum uyandı ve seslendi ‘Anne, açsana şu telefonu!’… Açmam lazım ama açamıyorum. Anneme babama çok düşkünüm ben. Kesin birine bir şey oldu! Bütün gücümü toplayıp açtım telefonu. Kız kardeşimin eşi çığlık çığlığa bağırıyor. Eşimin telefonundan aradığı için ‘Hüseyin abi! Burada deprem oldu! Çok büyük deprem oldu! Herkes öldü! Herkes öldü!’
O an dünya başına yıkıldı Nurgül Göksu’nun. Tüm ailesi, sevdikleri, annesi, babası, kardeşleri, oğlu, gelini, torunu… Hepsi Kahramanmaraş’taydı.
“Annemi aradım hemen. İyiydi. Oğlumu aradım, gelinimi, telefon çalıyor açan yok… Sonra erkek kardeşlerimin iyi olduğunu öğrendim. Bütün bunlar 5-6 dakika içerisinde oldu. Kız kardeşimle, eşiyle konuştuk. Oğlumu aradım tekrar, gelinimi… Telefon çalıyor… Açan yok! Telefonlar ulaşılmaz oldu sonra. Hatlar gitti. Ne Vodafone ne Turkcell ne Telekom, hiçbiri çekmiyor. Kimseye ulaşamıyorum. Aklımı kaybedeceğim. Oğluma ulaşmam lazım. Duramam İstanbul’da. Duramam!”
Uçak biletlerine bakıyor hemen Nurgül Göksu. Uçak firmalarının siteleri kilitlenmiş durumda. Telefonları meşgul. Ulaşabildiğinde ise Kahramanmaraş yönüne uçak yok. Otobüs firmalarını arıyor tek tek, telefonlar meşgul, açan bilet yok diyor.
“Tüm ailem Kahramanmaraş’ta. Oğlum! Yavrum! Gelinim! Henüz 6 aylık torunum, Asude’m… Gitmem lazım Maraş’a. Bir oğlumu arıyorum, bir otobüs firmasını… Bir gelinimi arıyorum bir uçak firmasını… Açmıyor telefonu Ahmet Can’ım… Nesibe’m açmıyor telefonu… Şimdi Asude’mi battaniyeye sarıp çıkmışlardır dışarı diyorum kendi kendime. Korkmuşlardır, telaştadırlar, benim telefonumu duymuyorlardır… Ah, üşümüşlerdir, ne korkmuştur şimdi Asude’m… Bir oğlumu arıyorum, bir gelinimi… Açmıyorlar… Mesajlar yazıyorum… Görmüyorlar, dönmüyorlar. Telefonu yukarıda mı unuttular acaba? 7. Kattalar, çıkıp alamazlar da şimdi.”
Kahramanmaraş’taki Ezgi Apartmanının yıkılmış olabileceğine, hasar görse bile tümden yıkılmış olabileceğine, hele ki 30 yaşındaki genç avukat oğlu Ahmet Can Zabun’un, yine bir avukat olan 26 yaşındaki gelini Nesibe’nin, hele hele daha süt kokan 6 aylık Asude bebeğin başına kötü bir şey gelmiş olabileceğine ihtimal dahi vermiyor…
“Anlıyorum, Maraş’ta, şehir merkezinde büyük yıkım var ama oğlumun oturduğu Ezgi Apartmanı şehrin yukarısında, çok yukarısında. Annemlerin evinde, kardeşlerimin evinde bir şey yok. Oğlumun evinde neden olsun ki? Annem dedi zaten, deprem oldu, biz indik, çıktık sokağa… Çocuğumun evi de aynı hizada, zemin kayalık hem, annemlerin eve bir şey olmadığına göre çocuğumun evine niye bir şey osun ki?”
Susuyor Nurgül Göksu… Dalıyor bir süre… Yutkunuyor…
“15 Saniye Sinan Bey! Depremin 15. Saniyesinde yıkılıyor bina. Kalkamamışlar bile yataklarından. 36 kişi vefat etti Ezgi Apartmanında… Hepsi yataklarında… Cep telefonları yataklarının kenarında… Kalkamamışlar bile… Herkesi yataklarında buldular… Çünkü 15 saniyede yıkılıvermiş koca bina…”
Bırakıyor göz yaşlarını… Susuyor…
“Her anne evladına düşkündür tabii… Ama benim oğlum… Hayatımın merkezindeydi. Hani kocaman bir nokta düşünün Sinan Bey, anne baba, aile o kocaman noktanın etrafında dönüyor. Benim oğlum öyle bir çocuktu. Çok zor şartlarda büyüttüm ben onu. İki oğlum var benim, Ahmet Can ilk eşimden. Üç buçuk aylıktı babasıyla ayrıldığımızda. Anneannesiyle büyüttük onu biz. Çok kıymetlimizdi bizim… Çok kıymetlimdi Ahmet’im…”

Ulaşamadı Nurgül Göksu ne oğlu Ahmet Can’a ne gelini Nesibe’ye… Sabah olduğunda haberleri geldi… Enkaz altındaydılar… Akılını yitirecekti Nurgül Göksu. Maraş’a ulaşabilmenin bir yolunu bulmak için aramadığı yer kalmadı. Havaalanları yıkılmıştı çünkü… Yollar yıkılmıştı… Çevre illere kalkan uçaklarla yardım gönüllüleri taşınıyordu sadece. Zaten İçişleri Bakanlığından bir duyuru yapıldı hızlıca: “Depremin etkilediği şehirlere giriş çıkışlar ikinci bir emre kadar yasaklandı!”
“İçişleri Bakanlığından Maraş’a giriş izni alabilmek için çırpındım. AFAD’a kaydolup, gönüllü olarak gitmeyi bile denedim. Otobüs firmalarını arıyorum diyor ki telefonu açan, “Abla, bütün şoförlerimiz ya öldü ya enkaz altında, hizmet veremiyoruz” … Bir gün geçti… İki gün geçti… En nihayet üçüncü gün her engeli aşıp, bir otobüs firmasında güçlükle yer bulup yola çıkabildim.”
Hayatının en zor, en uzun yolculuğuydu Nurgül Göksu’nun… Kardeşleriyle konuşuyordu ama onlar “durumu” gizliyorlardı ondan. İndi Maraş’a ve inanmaz gözleriyle gördü “durumu” …
“Uzun bir otobüs yolculuğundan sonra gittim oraya. Bina öyle bir yıkılmış ki… Öyle bir yıkılmış ki… Bulamıyoruz diyorlar… Hiç kimseyi bulamıyoruz, öyle bir yıkılmış bina… Benim oğlum 7. Katta diyorum. Arıyorlar, 7. Katın olması gereken yerde 4. Kat çıkıyor. Diyorum ki şurada oturma odasının olması lazım, başka bir dairenin yatak odası çıkıyor. Binanın kolonlarını kesmişler çünkü. Girişteki kolonlar kesilmiş binanın girişindeki iş yeri tarafından. Kolonları kesmişler, servis asansörü yapmışlar. Elimde 4 tane bilirkişi raporu var. Gün aşırı savcıların yanına gittim Sinan Bey, enkaz başında nöbet tutarak bütün delilleri toplayıp savcılara verdim.”
Yutkunuyor… Adalete güvenmiş belli ki adalete sığınmış… Yutkunuyor…
“Aramalar devam ederken bir haber geldi… Dediler ki enkaz kaldırılacak.
Depremden sonra 1 ay kaldım orada. Her gün nöbet tuttum enkazın başında. Bulduğum, delil olabilecek ne varsa tek tek topladım, fotoğraflarını videolarını çektim. 4 tane bilirkişi raporu var elimde. Her sabah 7 buçukta gittim enkaz başına, kepçe görevi bırakana kadar hiç ayrılmadım… Her gün nöbet tuttum… Ta ki küçük oğlum anne ben seni çok özledim diyene kadar. Dosya hazırladım. Savcılığa suç duyurusunda bulunabilmek için.
Susuyor… Gözleri doluyor yeniden. Dişlerini sıkıyor. Sorularımı dinliyor önce… Bir süre gözleri dalıyor, sonra gözlerini kapatıp derin bir nefes alıyor, derin bir iç çekiş… Ardından her bir nefes verişi ah gibi, sessiz bir çığlık gibi… Konuşuyor sonra, yutkunarak, zaman zaman göz yaşlarını silerek… Her bir soruma kelimeleri seçmeye çalışarak yanıt veriyor…
“Çıkabileceklerini düşünüyordum yavrularımın o enkazdan. En üst kattaydılar. Kurtulma şansları vardı belki. O umutla gittim ben binanın başına. Gittim ki sadece benim çocuklarım değilmiş… Çaresizlikle enkazın başında bekliyordu insanlar… Azerbaycan ekibi çalışıyordu arama kurtarma için. AFAD gelmiş gitmiş. Azerbaycan ekibi çalışıyordu sadece. Bir de Marmaris’ten gelen MADOK ekibi. Canla başla çalıştılar Allah razı olsun. Çırpındılar, çok uğraştılar ama öyle bir yıkılmış ki bina! Hiçbir şey olması gereken yerde değil. Soruyor arama kurtarmacılar, nerede olabilir yakınınız diye, tarif ediyorsun, yok! Tarif ettiğimiz yerde, olması gereken oda yok. Ben çocuğuma 8. Gün ulaşabildim Sinan Bey. Ben çocuğuma 8. Gün, yan taraftaki Firuze apartmanının kolonlarının altında ulaşabildim.”

Güçlükle ilerliyoruz kayıtta. Enkaza ulaştığında kendisini bilgilendiren, sakinleştiren, ilgilenen birilerinin olup olmadığını soruyorum. Özellikle de binanın müteahhidi, mimarı, mühendisi?
“Yok, ailem ve enkaz altında kalan diğerlerinin yakınları vardı sadece. Sonrasında gönüllüler geldiler. Bir psikolog geldi mesela, daha yavrularım çıkmamıştı, konuştu benimle. Öğretmenler vardı, kızlarım… Binanın altında bulunan ve kolonları kesildiği için yıkıma sebep olan pastanenin sahipleri 2. Gün gelmişler ancak bu kolon kesme mevzuları gündeme geldiği için bırakıp gitmişler. Arama kurtarma ekipleri dışında kimse yoktu Sinan Bey, yanımızda kimse yoktu.
