Birbirimizden Başka Kimsemiz Yoktu-6

0
1646

Ezgi Apartmanı:

Kolon Kestiren Kâr Hırsı, 36 Can

En zor sorulardan birine geldi sıra. Kaç can gitmişti apartmanda?

“Apartmanda tam olarak kaç kişinin olduğunu bilmiyoruz. Bir tek apartman görevlimiz Molla Bey sağ çıktı. Dördüncü katta oturuyordu apartman görevlimiz. Aslında bir kapıcı dairesi var fakat pastaneyi büyütmek için kapıcı dairesini alıp iş yerini genişletmişler. Apartman görevlisini de 4. Kattaki daireye yerleştirmişler. Apartman görevlimiz Molla Bey. Molla Bey depremden sağ çıkmasaydı ve onunla konuşmamış olsaydım bu kolon kesme olayından, diğer ayrıntılardan benim haberim olmayacaktı. Biz 50-60 kişinin yaşadığını tahmin ediyorduk apartmanda ama Molla Bey 4-5 dairenin iş yeri olduğunu söylüyor. Gerisinde aileler kalıyor. Kervan Pastanesi’nin 8 dairesi var binada. O 8 dairede de işte kendi tanıdıkları, akrabaları falan var. Bu nedenle apartmanda suç duyurusunda bulanan sadece 5-6 aile var… Gerisi şikâyet dilekçesi bile vermemiş. Benim oğlum da gelinim de avukat, o nedenle 15 avukat var müdahil olan. Bilemiyorum artık, herkesin sevdiğine verdiği kıymet farklı… Belki de benim sevdiğime verdiğim kıymet ile onların sevdiklerine verdikleri kıymet aynı değilmiş… Bütün bunları Molla Bey ile konuşamasaydım öğrenemeyecektim.  İş yerinin eski ve yeni fotoğraflarından, 2021 yılında verilen, binanın giriş katında yapılan tahribatlarla ilgili şikâyet dilekçesinden de haberim olmayacaktı. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na, Kahramanmaraş 12 Şubat Belediyesi’ne verilen bir dilekçe var. Bu dilekçeden haberim olmazdı Molla Bey söylemeseydi. Eski ve yeni fotoğraflara enkazın oradayken ulaştım. Depremde en fazla yakınını kaybeden Mustafa Doğruoğlu var. Mustafa Bey’in kardeşi ile konuştum, abisinin pastanede çektirdiği fotoğraflarla birlikte bir dilekçe verdiğini öğrendim. “Nurgül abla, bunları bir araştıralım” dedi. Sinan Bey, 2021 yılındaki şikâyet dilekçesine ne cevap verilmiş biliyor musunuz? Yapılan incelemelerde böyle bir tahribata rastlanmamıştır denmiş. Şimdi eğer iddianame hazırlanabilirse, bu dilekçe ve fotoğraflar savcıların elinde mevcut zaten. Benim enkaz başındayken çektiğim fotoğraf ve videolar da savcılıkta. Elimde ne varsa, ulaşabildiğim her türlü fotoğraf, bilgi ve belgeyi savcılara ilettim. Bütün bunlara rağmen hala neden iddianamenin hazırlanmadığını anlamıyorum. Anlayamıyorum! Göz göre göre geliyorum diyen bir felaket var ortada. Bütün bilgileri, belgeleri, fotoğraflı mevcut!”

Ezgi Apartmanı

Anlatırken ruhundaki öfkeli çaresizlik gözlerinden fışkırıyor Nurgül Hanımın. Sesi çatallaşıyor iş hukuki mücadele konusuna gelince…

“Alparslan Türkeş Bulvarı çok büyük bir bulvar. Kahramanmaraş’a Kayseri yolundan girdiğinizde karşınıza çıkacaktır, çok büyük bir bulvardır. Bu koca bulvarda sadece 4 bina yıkıldı. İkisinin altında banka şubesi, bir başkasının altında ekmek fırını yapılmış. Bizim binanın altında da pastane var: Kervan Pastanesi. Bu 4 bina haricinde yıkılan bina yok! Biliyor musunuz bu 4 bina için de şikayet dilekçesi verilmiş. Mesela ekmek fırının olduğu bina için 5 yıl öne şikayet yapılmış. Dikkate alınmamış. O binada da can kayıpları var. Göz göre göre gelen bir felaket, geliyorum diyen felakete karşı büyük bir vurdum duymazlık! Yetkililerin nasıl olup da bu kadar vurdum duymaz davrandıklarını, nasıl görmezden geldiklerini anlayamıyorum! Şu an bütün mücadelem de bunun için! Gün aşırı savcılara gittim ben! Bulduğum ne varsa hepsini verdim, bildiğim öğrendiğim ne varsa hepsini anlattım. Bunca bilgi ve belge var, hiç değilse gözaltına alın, sorgulayın dedim savcılara. Oğlumu, gelinimi, Asude’yi geri getirmeyecek tabii bu ama sorumlular tutuklanırsa en azından yüreğim biraz olsun soğuyacak. Hiç değilse yavruma karşı annelik görevimi yerine getirmiş olayım… Ben yasımı tutamadım Sinan Bey! Ben sabahlara kadar uyuyamıyorum oğlumu, gelinimi, Asude’mi düşünmekten. Uyuyabildiğim anlarda da oğlum, yavrum giriyor rüyama. Bana dosyalar gönderiyor rüyamda, “bu dosyaları al, bunları da yetiştirmen gerekiyor anne” diyor bana yavrum.”

Ağlamaya başlıyor yeniden… Ara veriyoruz kayda… Biraz soluklanmasını bekliyorum. Soru soracak takatim yok… Kendi kendine devam ediyor söze:

“Sosyal medyada, Twitter’da tüm paylaşımlarımı Adalet Bakanlığı’nı, İçişleri Bakanlığını etiketleyerek yapıyorum. Dosyalar dolusu bilgi belge fotoğraf var. Hala neden iddianame hazırlanmıyor? Ben bunun derdindeyim şimdi. Neden? Neden?!”

Bir şekilde enkaza ulaştığı o ana dönmek, enkaz başında yaşadıklarını anlattırmak istiyorum. Bir süre susuyor. Gözleri kısılıyor, çenesi titriyor. Belli ki yeniden o ana geri dönüyor iç dünyasında…

“Yalvarıyorum çalışanlara… Azerbaycan arama kurtarma ekibi çalışıyor, ben yalvarıyorum kendilerine ama dilimden pek de anlamıyor Azerbaycanlılar. Çok uğraştılar sağ olsunlar ama insan bir şekilde derdini daha rahat anlatabileceği birilerini arıyor ister istemez. Marmarisli gençler vardı, Azerbaycan ekibine yardım eden. Uğur ve ekibi. Onlara yalvarıyorum. Oğlum diyorum… Yani bak, Asude’m daha 6 aylık… Küçücük daha… Ne olursunuz… Kepçeyle kazarken… Asude’min bir kolu, bir bacağı… Kepçeye takılıp kalmasın…. Diyorum… Çok dikkat edin emi oğlum… Diyorum…”

Göz yaşları boşalıveriyor bir anda… Kaydı durduruyorum. Karşılıklı gözyaşlarımızı salıverip ne kadar sustuğumuzu hatırlamıyorum… Sonra yutkunuyor, gözlerini siliyor ve anlatıyor yeniden:

“Çok sağ olsunlar… Onlara minnet duygumu anlatamam. O kadar itinayla kazmaya çalıştılar ki… O kadar itinayla yavrularımızı bulmaya çalıştılar ki… Tamam teyze sen merak etme, gözün arkada kalmasın diye diye çalıştılar hep. Bizi çok yakına sokmuyorlar çünkü. Yan tarafta Firuz apartmanı var. Ezgi Apartmanı yıkılırken öyle bir yıkılmış ki Firuz Apartmanının üstüne doğru, 3-4 tane kolonun altına doğru girmiş. Tehlikeli o yüzden. O yüzden sokmuyorlar bizi enkaza. Ama hemen kenardan izliyoruz biz çalışmaları. Size bir şey daha anlatayım Sinan Bey.  5. Ya da 6. Günüydü, deprem oldu yine. Firuz Apartmanının, bu kez Ezgi Apartmanının enkazı üzerine yıkılacağından endişe etti Azerbaycanlı ekip. O yüzden artık çalışamayacaklarını söylediler. Şimdi adını vermeyeyim, Kahramanmaraş Milletvekillerinden biri var, oraya geldi. Azerbaycanlı ekip biz çalışmayı durdurmak zorundayız dediğinde, milletvekili de tamam dedi. Arama kurtarma çalışmasını durdurma kararı aldılar. O gün, o gece benim çığlıklarım Alparslan Türkeş Bulvarını inletmiştir Sinan Bey! Yani nasıl anlatayım. Aramadığım yer, aramadığım AFAD yetkilisi, aramadığım gazete, televizyon, kanal kalmadı. Soruyorlar bana yaşam belirtisi var mı enkazda? Yahu arkadaş 5-6 gün olmuş. Yaşam belirtisi olmasını nasıl beklersiniz? Hayattaysa bile insanların bağırmaya, kolunu kaldırmaya mecali kalır mı? Siz bunu bana nasıl sorarsınız? Arama kurtarma çalışmasını durdurma kararı aldılar… Bütün gün uğraştım, bağırdım, yalvardım… Bir yetkiliye, arama kurtarma çalışmasına devam edilmesini sağlayacak birilerine ulaşmaya çalıştım. Gece saat 01.30 da Vali Yardımcısı geldi. Hava soğuk… Nasıl soğuk hem de… Benim çocuğum o soğukta, o enkazın dibinde bir yerlerde yatıyor biliyor musunuz siz? Yardım için gelenler su bırakıyor, çorba bırakıyor bize… Su buza dönüyor, çorba donuyor biliyor musunuz siz? Öyle bir soğuk var! Benim çocuğum yaşıyorsa bile… Minicik torunum, Asude’m yaşıyorsa bile sabaha kadar donup ölecek. Haykırıyorum Vali Yardımcısına, yalvarıyorum… Bu arama kurtarma çalışmasını durduramazsın sen diyorum… Oğlum, yavrum, Asude’m o enkazın dibindeyken, sen bu arama kurtarma çalışmasını durdurma kararı alamazsın! Ha, eğer durduracaksan benim çocuğumla birlikte kendi çocuğunu da getireceksin, yatacak orada sabaha kadar onun evladı da benimkiyle beraber! Aynı yerde yatacak! Benim arama kurtarma çalışmamı ancak o şekilde durdurabilirsiniz! Ben çocuğumu 1 ay sonra bir poşet içerisinde, kemiklerini almak istemiyorum! Çünkü arama kurtarma çalışmalarını durdurduktan sonra yan bina da yıkılacak diye, yıkacaklar benim enkazımın üzerine. Ondan sonra da enkaz kaldırma çalışması başlayacak. Buna izin versem ben çocuğumu ne zaman, nasıl bulabilecektim Sinan Bey? Bulamazdım ki? Öbür binayı yıkmadan bile ben çocuğuma ancak 8. Gün ulaşabildim!”

Birdenbire susuyor… Bir süre sessizlik… Sonra yine konuşmaya başlıyor sustuğu gibi, birdenbire…

Vali Yardımcısına durumu anlattım. Şu an burası OHAL Bölgesi. Burası afet bölgesi. Muhakkak bir heyet kurulmuştur. Mühendisler falan vardır o heyette. Bu yan taraftaki binayı nasıl güçlendireceksiniz bilmiyorum. Vinçle mi güçlendirirsiniz ne yaparsınız bilmem. Şu an burada 2 tane vinç var. Bu arada kendisine hala teşekkür edebilme fırsatım olmadı, Hanefi Öksüz adında bir iş insanı göndermiş o vinçlerden birini. İlk gün annemle irtibat kurmuşlar, koşmuşlar hemen. Çorba falan veriyorlarmış ailelere. Kızı babasını aramış, buraya acil vinç lazım diye. Göndermiş Hanefi Öksüz sağ olsun. Kendisine ulaşamadım ki bir teşekkür edeyim… Neyse… Dedim ki Vali Yardımcısı’na, burada 2 vinç var, bu vinçleri kullanın. Nasıl güçlendirme yaparsınız bilmiyorum ama yapın. Çağırın buraya yetkili heyeti, mühendisleri… Gelsinler güçlendirsinler yandaki binayı, bu enkazda çalışma devam edebilsin!”

Başka itiraz eden, konuşan yok mu?

“Yok! Ben konuşuyorum sadece. Bu enkazda yakınını kaybedenler adına ben konuşuyorum. Biz çocuklarımıza ulaşacağız, biz ulaştıktan sonra artık o yan binayı yıkar mısınız, diker misiniz ilgilendirmiyor bizi. Önce bizim çocuklarımıza, yavrularımıza ulaştırın bizi, sonra ne yaparsanız yapın! Dedim… Tamam dedi Vali Yardımcısı… Merak etmeyin siz Nurgül Hanım dedi… Sabah erkenden durumu yetkililerle değerlendireceğiz. Olmaz dedim… Hemen! Eğer bu kadar uğraşmasaydım, ortalığı aya kaldırmasaydım bunlar yandaki Firuz apartmanını yıkacaklardı bizim enkazın üzerine ve biz çocuklarımıza ulaşamayacaktık! En göz önündeki enkazlarda bile arama kurtarma çalışmasını durdurup doğrudan enkaz kaldırma çalışmasına karar verdiler. Ben ne yapardım öyle bir karar uygulansaydı? Nasıl ulaşırdım yavrularıma?”

Soluklanıyor kısa bir süre… Devam ediyor sonra:

“Oğlum 7. Katta oturuyordu. Depremin daha ilk saniyelerinde bina, sağ taraftan, 4. Kattan kırılıyor. Ama nasıl bir kırılma? Dönerek kırılıyor bina. 8. Kat aşağı doğru inerken, 4 katın yarısı, 8 katın üzerine çıkıyor ve binanın sol tarafı bir anda adeta 12 kat oluveriyor. Bina bu kadar ilginç biçimde, 4. Kattan kırıldığı için apartman görevlisi Molla Bey 4. Kattan çıkabiliyor. Binaya ön taraftan baktığınızda 4 katın ayakta olduğunu görüyorsunuz. Ama üst taraf akıl almaz biçimde dönerek kırıldığı için arkada 8 katın üzerine bir 4 kat binmiş görünüyor. Benim oğlum 12 katın altında kalmış oluyor böylece. Bir de üstüne Firuze Apartmanını yıkmaları halinde hiçbirimiz yakınlarımıza ulaşamazdık Sinan Bey. Mümkün değildi bu! Ben oğlumun kemiklerini 1 ay sonra poşetle almak istemiyorum dedim Vali Yardımcısına! Benim çocuğum, gelinim, torunum yaşıyor olabilir hala. Şu an kaçıncı kata kadar kazabildiğinizi bilemiyoruz. Benim yavrum 1 kat altınızda olabilir…”

Bir şekilde ikna ettiniz, başarılı oldunuz ve arama kurtarma çalışmaları yeniden başladı?

Evet. Yeniden başladı… 6. Gün, 7. Gün, 8. Gün… Herkes yakınına ulaşabildi. Ama hiç sağ çıkan olmadı… Hiç!…

Biraz oğlundan, gelininden ve 6 aylık torunu Asude’den söz etmesini istiyorum ama nasıl sorabileceğimi bilemiyorum. Kafamda soracağım soruyu evirip çevirirken hissetmiş gibi, yüzünde yarım bir gülücükle anlatmaya başladı:

“Avukattı benim oğlum, Ahmet Can’ım… Gelinim Nesibe de avukattı… Daha 6 aylıktı Asude’m. Sabahlara kadar uyuyamıyorum ben. Tam dalıyorum, yeniden uyanıyorum. Böyle devam edip duruyor. Cehenneme çevirdiler benim hayatımı. Şu anda 13 yaşında bir oğlum daha var. Onun yanında ağlamak istemiyorum olumsuz etkilenmesin diye. 8. Sınıfta. Okul dönüşü, okulda olup bitenleri anlatıyor, arkadaşlarıyla yaşadıklarını, gülüyor mesela gülemiyorum ben… Elimde değil, gülemiyorum. Sonra da çocuğa haksızlık ettiğimi düşünüyorum. Ama yapamıyorum işte…”

Derin bir iç çekip kafasını sallıyor iki yana… Susuyor yine…

“Orada, enkazın başında şöyle bir psikoloji yaşıyorsunuz Sinan Bey. Yani ilk başlarda canlı çıksınlar diye dua ediyorsunuz, öyle ümit ediyorsunuz. Ama sonra… 5., 6. Günden itibaren iş değişiyor. Çünkü çıkanlar öyle kötü vaziyette çıkıyor ki… Şişmiş, tanınmayacak halde… Çoğu insan yakınını tanımakta güçlük çekiyor. Teşhis edemiyorsunuz kolay kolay. Bir genç çocuk çıkardılar. O da sakallı. Benim yavrum da böyle hafif sakallıydı. Ahmet Can mı acaba diye dayısı baktı. Gidip bakıyor, dönüyor… Sonra bir daha gidip bakıyor… Emin olamıyor bir türlü. Ben gidip bakamadım. Yavrum gülen gözleriyle kalsın aklımda dedim. Bakamadım. Dayısı gidip baktı. Eniştem, eşim… Teker teker gidip baktılar. Tanıyamadılar çocuğu. O kadar çok şişmiş, değişmiş ki… Nasıl bu hale gelmiş bu çocukların bedenleri? Teşhis edemediler. Sorular soruyorlar… Bedeninde doğum lekesi var mıydı mesela? Bu çıkardığımız gencin saçları biraz uzunca… Sizinkinin nasıldı? Kulağına, burnuna bakıyorlar mesela… Anneler bakıyorlar bedenlere… Tanımaya çalışıyorlar yavrularını. Dayısı, eniştem, eşim, sonunda Ahmet Can olmadığına karar verdiler. Sakalı biraz daha uzundu çünkü… Saçı da önünde biraz daha uzundu… Yok, Ahmet’im değildi o genç…”

Susuyor yine… Gözlerini siliyor…

“6 gün geçti böyle. Ben ümidimi kestim artık. Çıkan insanların nasıl çıktığını anlattılar hep. Nasıl tanınmayacak halde olduklarını… Vücutlarındaki tahribatı. Artık canlı çıkmasından ümidiniz kalmıyor ya bu kez tek parça halinde alayım diye dua ediyorsunuz. En azından tanıyabileyim diyorsunuz.”

“Çıkardıklarında… Üçünü birlikte buldular yavrularımın… Üçü birlikte, yataktan çıkamamışlar bile. Yan yana yatıyorlarmış. Biz beklerken bir polis ekibi geldi. Abla galiba sizinkilere ulaştık dedi bir tanesi… Bir bebeğe ulaştık…”

“Önce oğlumu, Ahmet’imi çıkardılar. Sonra gelinimi ve torunumu…Asude’m anasının koynunda… Yan yana yatıyorlarmış… Bakmak ister misin dediler. Yok dedim, bakamam… Bakabilirsin istersen, hiç bozulmamışlar, uyuyor gibiler ne şişme var ne tahribat… Belki de dayandılar birkaç gün, ölmediler hemen. Onun için şişmemiş, bozulmamışlar, bilmiyorum.

Ölüm raporunu soruyorum korkarak… Belki bir otopsi raporu? Ölüm saati?

“Elimize sadece bir ölüm belgesi tutuşturdular Sinan Bey. Öyle bir mahşer yeriydi ki orası! Cenaze arabaları, yaralı ve ölü taşıyanlar, anlatılır gibi değil. Cenaze arabaları öyle hızlı bir o yana bir bu yana gidiyorlar ki şaşarsınız. Cenazenizin bulunduğu arabayı kaybetmezseniz şanslısınız yani! Yavrularımın üçünü birlikte aldık. Alabildiğimize şükrettik. Oğlumun bir arkadaşı vardı orada, o da avukat, Mahmut… Dedim ki Mahmut’a aman oğlum dedim, cenazelerini kaybediyorlarmış insanlar, bir daha ara ki bulasın, aman yavrum, kaybolmasın bizim çocuklar… Bulunduklarında kurbanın olayım, ambulansa, cenaze arabasına artık her ne ise ona sen de bin ki kaybolmasınlar. Bulamayız bir daha… Bulamayız… Düşünün ki bir anne bunu düşünüyor o an… Düşünmek zorunda… Kaybedersen bulamayacaksın çünkü… Yavrularım çıkınca hemen takip etti arkadaşları, bizim aile. Arabanın plakasını aldılar hemen. Öyle çok cenaze arabası var ki… Her yerden bir cenaze arabası çıkıyor. Öyle hızlı gidiyorlar ki… Kaybedersen bulamazsın bir daha… Mezarlık desen ayrı bir mahşer yeri. Yani kimsenin, savcıların falan öyle detaylı bir rapor yazmasının imkânı yok. Sadece vefat ettiğine dair bir belge veriyorlar size. Savcının imzası var sadece.”

Yani insanların deprem anında mı öldüğünü, yoksa saatler, günler sonra mı hayatını kaybettiğini öğrenme imkânı yok?

“Yok… Bilemiyorum yani? Onunla ilgili bir bilgi yok. Ama insanın aklına bir sürü soru takılıyor. 4 gün, 5 gün sonra çıkarılanlar böyle şişmiş, tahrip olmuş. Neden bizim çocuklarda tahribat yok? Bu sefer de acaba diyorsun, yaşadılar mı uzun süre?  Belki yakın zamana kadar yaşıyorlardı? Belki biraz daha erken ulaşılabilselerdi kurtarılabilirlerdi… Düşündükçe delirecek gibi oluyorsun. Vicdan azabı yiyip bitiriyor insanı… Acaba? Biraz daha erken ulaşılabilseydi?… Bilmiyorum. Elimden bir şey gelebilir miydi başka? Bilmiyorum. Ama yok yani… Yıkım o kadar büyük bir yıkım ki! Hani diyorlar ya 50 bin küsur insan hayatını kaybetti diye. İnanmıyorum buna. Kesinlikle inanmıyorum. Hani anlattım ya, arama kurtarmayı durdurma kararı aldıklarında ben ortalığı ayağa kaldırdıydım, işte o ara bir polis memuru geldi yanıma. Beni sakinleştirmeye çalışıyor. Ben bağırıyorum, bu çalışmayı durduramazsınız, kimse böyle bir karar alamaz… Polis memuru beni sakinleştirmeye çalışırken dedi ki abla, çok büyük acı var, çok büyük yıkım var. Sadece Kahraman Maraş’ta 1260 bina yıkıldı abla dedi. Ekipler yetişemiyor enkazlara. Şimdi bir deprem daha olsa, bu yandaki Firuze apartmanı da yıkılıverse ne olur? Onun için güvenlik sağlanmadan arama kurtarma ekipleri çalışamıyor, durumu anla diyor. Sinan Bey, her binada 15-20 daire olduğunu düşünün. Bizim Maraş küçük yer. Her ailenin 3 çocuğu vardır muhakkak. Maraş’ta 1260 bina yıkıldı dedi ya polis, varın siz hesap edin kaç kişinin ölmüş olabileceğini. Durum buydu yani…”

“Buldular Ahmet’imi, Nesibe’mi, Asude’mi… Bizim aile geldi. Konteyner gibi bir şey var, oraya alıyorlar önce sırayla ölüleri. Biz yıkanmalarını, kefenlenmelerini istemiştik. İnançlı bir insanım ben. Usulüne göre defnedilmesini istedim tabii. Ama yıkayamıyorlarmış. Sadece kefenleniyormuş ölüler. Hemen kefenlediler, defnettiler. Saat 18.30 da bulduk çocukları, 20.00 de toprağa vermiştik bile. 1.86 boyundaydı benim yavrum. Uzun boylu bir çocuktu. Ben nasıl toprağa koydum onu? Nasıl koyabildim? Bu sabah kalktım bak, yemek pişirdim. Yavrum toprağın altında ben yemek pişiriyorum. Ah ben nasıl yapabiliyorum bunu… Beni ayakta tutan tek şey adaletin bir gün mutlaka yerini bulacağına olan inancım Sinan Bey. Ben yaşıyorsam bunun sayesinde yaşıyorum. Bu mücadele sayesinde ayaktayım şimdi.”