Kapitalizmin o bitmek bilmez, gürültülü ve acımasız çarkları arasında, deri koltuğunuza yaslanıp ay sonu bilançolarına bakarken içinizde ufak bir sızının belirdiği o anı çok iyi biliyorum. Her gün birbirinden parlak, vizyoner ve dünyayı değiştirmek isteyen patronlarla, kurucularla ve üst düzey yöneticilerle omuz omuza çalışan bir danışman olarak, o şatafatlı unvanların ve hararetli yönetim kurulu toplantılarının ardında yatan o derin varoluşsal krizi defalarca gördüm. Gençliğinizde eşitliğe, adalete, belki de doğrudan sosyalist veya komünist ideallere gönül vermiş, dünyayı daha yaşanabilir bir yer yapma hayalleri kurmuş olabilirsiniz. Ancak hayatın gerçekleri sizi bir şekilde o nefret ettiğiniz “patron” masasına oturtmuş durumda. Sabahları içinizden “Bütün ülkelerin işçileri, birleşin” marşları mırıldanarak uyanıp, öğleden sonra “Bu çeyrekteki kâr marjını nasıl artırırız, vergi dairesiyle nasıl başa çıkarız, rakipleri nasıl ekarte ederiz?” diye kafa patlatmak, insanı gerçekten de entelektüel bir şizofreniye sürükleyebilir. İçinde bulunduğumuz bu sistemde hayatta kalmak, ailenizi geçindirmek ve yanınızda çalışan insanların maaşlarını tıkır tıkır ödemek zorundasınız. Mark Fisher’ın o meşhur “Kapitalist Gerçekçilik” kavramıyla özetlediği gibi, sistemin dışında tutarlı bir alternatif hayal etmenin bile imkansızlaştığı bir çağda yaşıyoruz. İnternetin derinliklerindeki solcu tartışma forumlarında bile, emperyalist bir dünyada yaşıyorsak hepimizin daha doğmadan bu sömürü döngüsünün bir parçası haline geldiği ve kapitalizme katılmanın aslında hayatta kalmak için trajik bir zorunluluk olduğu kabul edilir. Peki, bu çelişkiler yumağının içinde çırpınırken aynaya baktığınızda kendinizi bir “sınıf haini” olarak mı görmelisiniz? Yoksa o gücü elinde tutan ama onu bambaşka, çok daha insani ve devrimci bir vizyonla kullanan, oyunun kurallarını yeniden yazan matrak ve zeki bir lider misiniz?
Bu yazıda, o sıkıcı, ruhsuz ve madde madde sıralanmış kurumsal ahlak derslerini bir kenara bırakıyoruz. İnsan kaynakları departmanlarının cuma günleri ofise soğuk pizza söyleyerek ya da dinlenme odasına langırt masası koyarak “çalışan bağlılığı” yaratmaya çalıştığı o sığ kurumsal illüzyonlardan bahsetmeyeceğiz. Ortaklık dağıtmaktan, hisselerinizi bölüşmekten ya da şirketin tapusunu çalışanların üzerine yapmaktan bahseden o safdil ve uygulanabilirliği tartışmalı ütopyalara da hiç girmeyeceğiz. Siz bu şirketi kurarken uykusuz geceler geçirdiniz, tüm finansal riski sırtlandınız ve o geminin kaptanı sizsiniz. Bizim burada yapacağımız şey, o kaptan köşkünde otururken, kâr etmenin, verimliliği zirveye taşımanın ve liyakati tesis etmenin, aslında o eski sosyalist ideallerinizle nasıl muazzam bir uyum içinde dans edebileceğini göstermek olacak. Çünkü inanın bana, hem çalışanlarına insan onuruna yaraşır bir hayat sunan vicdanlı bir vizyoner hem de kâr rekorları kıran başarılı bir iş insanı olmak sandığınızdan çok daha mümkün ve çok daha keyiflidir.
Öncelikle şu “ticaret yapmak ve kâr etmek kötüdür” efsanesini tarihin çöplüğüne bir fırlatalım. Girişimciliğe, risk almaya ve bir organizasyon kurmaya düşman olmak, sol ideolojinin doğasında olan bir şey değildir; bu sadece sonradan uydurulmuş, oldukça sığ ve romantik bir safsatadır. İngiliz dijital hediye platformu Patchwork Present’ın kurucusu Olivia Knight da kendi şirketini kurarken tam olarak bu vicdan azabını yaşamış ve bizzat kendi babası tarafından “Şeytan için çalışmakla” suçlanmış bir girişimcidir. İçindeki bu çatışmayı çözmek için İngiliz solunun efsanevi politikacılarından Tony Benn ile dertleştiğinde, Benn ona adeta bir aydınlanma yaşatır. Benn’e göre, sosyalistlerin çok uluslu dev şirketlere şüpheyle yaklaşması, onların girişime, icada veya ticarete düşman oldukları anlamına asla gelmez. Asıl karşı olunan şey; vergi kaçıran, işçisini ezen, hiçbir toplumsal hesap verebilirliği olmayan, sendika düşmanlığı yapan ve devletlerden bile daha güçlü hale gelip dünyayı sömüren kontrolsüz küresel tekelciliktir. Eğer siz bir işletme sahibi olarak topluma gerçekten faydalı, insanların hayatına dokunan bir ürün veya hizmet sunuyorsanız, çalışanlarınıza onurlu bir hayat kurabilecekleri dolgun bir maaş ödüyorsanız ve refah devletini ayakta tutmak adına dürüstçe vergisini veren bir işletmeyseniz, kâr etmenizde en ufak bir ahlaki sorun yoktur. Hatta Benn, Margaret Thatcher ile hayatında katıldığı tek konunun “bir dükkancılar (esnaf/girişimci) milleti olmaktan gurur duymak” olduğunu söyler. Zira sağlıklı bir ekonominin ve toplumun can damarı, ihtiyaçları karşılayan, yerel kalkınmayı destekleyen ve dürüstçe yönetilen bu işletmelerdir. Dolayısıyla kâr etmek bir suç değildir; mesele o kârı nasıl elde ettiğiniz ve şirketinizi kimin çıkarları doğrultusunda yönettiğinizdir.
Tarihin o ironik sayfalarını biraz daha geriye sardığımızda, bu argümanın en matrak kanıtlarıyla karşılaşırız. Mesela modern komünizmin kurucularından, Karl Marx’ın can yoldaşı Friedrich Engels. Birçoğumuz onu sadece devrimci metinlerin yazarı olarak bilsek de, o aslında Prusya ve İngiltere’de devasa pamuk fabrikaları olan, bildiğimiz uluslararası bir tekstil patronuydu. Engels, işçi sınıfının yaşadığı o tarifsiz sefaleti bizzat kendi fabrikalarının zemininde gördü, ancak fabrikasının kapısına kilit vurup dağlara çekilmedi. Aksine, kapitalist sistemin kurallarına göre oynayıp elde ettiği o devasa kârı, serveti ve burjuva ayrıcalıklarını aldı ve bunları Karl Marx’ın hayatını finanse etmek, işçi sınıfı hareketlerini desteklemek ve o meşhur teorilerin yazılmasını sağlamak için harcadı. İyi şarap içen, tilki avına çıkan ama aynı zamanda o sistemin kendi ürettiği zenginliği sisteme karşı entelektüel bir silah olarak kullanan bir patrondu.
Bir başka muazzam örnek ise 19. yüzyılın başlarında yaşayan Gallerli tekstil zengini Robert Owen’dır. Owen, sadece kâr hırsıyla gözü dönmüş bir sanayici olmak yerine, Manchester’da edindiği servetle İskoçya’daki New Lanark fabrikasını bir nevi insani laboratuvara dönüştürdü. Kâr odaklı ve rekabetçi bir cehennem yerine, barışçıl ve insani bir çalışma ortamı hayal ediyordu. Fabrikasındaki işçilerine mükemmel yaşama koşulları sundu, on yaşından küçük çocukların çalıştırılmasını yasakladı, işçilerine ücretsiz kreş ve eğitim imkanları sağladı. Hatta “8 saat çalışma, 8 saat dinlenme, 8 saat uyku” fikrini ortaya atıp fabrikasında mesai saatlerini kısalttı. Tüm bu “aşırı” insani ve adil uygulamalara rağmen, New Lanark fabrikası batmadı; aksine inanılmaz bir verimlilikle çalıştı, devasa kârlar elde etti ve Avrupa çapında bir endüstriyel başarı efsanesi olarak tarihe geçti. Owen, çalışanına değer veren, onlara sadece birer “maliyet kalemi” olarak değil, insan olarak yaklaşan bir liderin, aslında iş dünyasında ne kadar yenilmez ve üretken olabileceğini o yıllarda kanıtlamıştı. Daha sonra Amerika’daki New Harmony ütopyası felsefi tartışmalar yüzünden çökmüş olsa da, fabrikasındaki o pragmatik ve insani yönetim modeli bugün bile geçerliliğini koruyan devasa bir derstir.
İşte bu noktada, patronluğun ve yöneticiliğin aslında ne kadar “üretken” bir eylem olduğunu Marx’ın kendi organizasyon teorilerinden yola çıkarak anlamamız gerekiyor. Çoğu amatör solcu eleştirmen, yöneticiliği sadece saf bir sömürü aracı olarak görme hatasına düşer. Oysa Profesör Paul S. Adler’in Marksist organizasyon çalışmaları üzerine yaptığı o harika analizlerde belirttiği gibi, büyük ölçekli ve karmaşık bir üretim sürecinde işbölümünü koordine etmek, sistemi ayakta tutmak ve inovasyonu yönlendirmek kesinlikle üretken, hayati ve vazgeçilmez bir eylemdir. Kapitalist işletmenin doğasında elbette kullanım değeri (insan ihtiyacını karşılayan ürünler) ile değişim değeri (piyasada satılacak meta) arasında bir çelişki vardır. Piyasalar acımasızdır ve yöneticileri maliyetleri kısmaya zorlar. Ancak yöneticilerin ve patronların rolü aynı zamanda o devasa orkestrayı yöneten bir şeflik görevidir. Marx’ın kendisi bile kapitalizmin, insanlığı yerel dar görüşlülüklerden kurtarıp dünya çapında bir üretkenlik patlaması yarattığını ve muazzam bir teknolojik inovasyon getirdiğini açıkça kabul eder. Eğer siz bir patron olarak bu koordinasyon görevini, çalışanlarınızı makinenin ruhsuz birer dişlisi gibi hissettirmeden, onlara saygı duyarak, zekalarına ve yeteneklerine alan açarak yapabiliyorsanız, işte o zaman kapitalizmin sadece o ilerici, üretken ve yenilikçi tarafını almış olursunuz. Liderlik vasfınızı bir sömürü kırbacı olarak değil, bir “sosyalleşmiş üretim” ustası olarak kullanmış olursunuz.
Peki, hisse dağıtmadan, kârı ortaklık şeklinde bölüştürmeden bu “insani” ve “verimli” yapıyı modern iş dünyasında nasıl kuracaksınız? Cevap, çalışanlarınızı gerçekten dinlemek, onlara onurlu bir çalışma ortamı sağlamak ve o zehirli rekabet kültürünü şirketinizden söküp atmaktan geçiyor. Geleneksel şirketler genellikle “biz işçiler” ve “onlar (yani patronlar)” şeklinde keskin bir çatışma üzerine kuruludur. Sosyal Kimlik Teorisi’nin de gösterdiği gibi, bu ayrım kriz anlarında veya işler zorlaştığında şirketin içten içe çürümesine neden olur. Patronlar kârı korumak için işten çıkarmalara başlar, işçiler ise hayatta kalmak için birbirlerinin ayağını kaydıran Hobbesvari bir “herkesin herkese karşı savaşına” tutuşurlar. Çalışanlarınızın şirkete gerçekten bağlı olmasını istiyorsanız, onlara langırt masası veya göstermelik “ayın elemanı” plaketleri vermek yerine, doğrudan işin kalitesini ve insanın değerini merkeze alan bir liyakat sistemi inşa etmelisiniz.
Liyakat ve verimlilik meselesini, Batı Avustralya merkezli laboratuvar ve bilimsel cihaz bakım şirketi Galactic’in operasyonel hikayesinden alacağımız harika ilhamlarla somutlaştırabiliriz. (Galactic’in kurumsal yapısını bir kenara bırakıp, sadece sahada uyguladıkları o muazzam zekice stratejilere odaklanalım). Bu şirket, laboratuvarlardaki o aşırı pahalı ve hassas cihazların tamir ve bakımını yapıyor. 2023 yılında çalışanlarıyla oturup ücret ve prim (komisyon) sistemini gözden geçirdiklerinde çok acı ama bir o kadar da aydınlatıcı bir gerçekle yüzleşiyorlar. Geleneksel vahşi kapitalist mantık der ki; sahada çalışan mühendise, sattığı parça veya gittiği acil servis üzerinden yüksek satış primi ver, böylece daha çok koşuştursun ve şirket daha çok kazansın. Havuç ve sopa taktiği, değil mi? Ancak gerçek hayatta, bu bireysel komisyon sisteminin aslında şirketin içini nasıl kemirdiğini fark ediyorlar. Satış primi sistemi, mühendisleri sadece acil çağrılara koşmaya ve aralarında gizli, zehirli bir rekabete itiyordu. Daha da fenası, makinelerin uzun vadede bozulmasını önleyecek derinlemesine araştırma-geliştirme (Ar-Ge) projelerinden veya müşterilerle kalıcı bakım anlaşmaları yapmaktan kaçınıyorlardı, çünkü bu “önleyici” işlerin anlık, sıcak bir primi yoktu.
Çalışanlardan biri durumu çok güzel özetler: “Bir mühendis olarak en çok parayı acil durumlara koşarak kazanıyorum, oysa hepimiz gurur duyacağımız kaliteli bir iş yapmak ve israfı önlemek istiyoruz. Önleyici bakım yapmak, arızaları engellemek bizim değerlerimizle örtüşüyor ama komisyon sistemi bizi tam tersine zorluyor.”. İşte aydınlanma anı budur! Patronların saatlerce “Şirket kültürümüzü nasıl düzeltiriz?” diye kafa patlattığı o liyakat sorununun kökü, bizzat kurdukları o zehirli ödül sistemidir. Galactic ekibi oturup “Biz hepimiz aynı gemideyiz, sonuçları birlikte üretiyoruz” diyor ve o ilkel satış komisyonlarını tamamen çöpe atıyor. Bunun yerine herkesin temel maaşını piyasa şartlarının bile üzerine, adil ve son derece tatmin edici bir seviyeye çekiyorlar. Sonuç? Mühendisler birbirleriyle yarışmayı bırakıyor, bilgi saklamak yerine deneyimlerini paylaşıyor, müşterinin makinesini sadece günü kurtarmak için değil, on yıl bozulmasın diye tamir etmeye başlıyorlar. Gerçek liyakat işte budur. İnsanları birbirinin gözünü oymaya teşvik eden o vahşi havuç-sopa taktikleri yerine, işini tutkuyla yapmayı, kaliteli hizmeti ve uzun vadeli büyümeyi ödüllendiren yüksek ve şeffaf bir maaş sistemi kurmak. Çalışanlarınız, o anlamsız satış kotalarını doldurma stresinden kurtulduklarında, enerjilerini doğrudan şirketin hizmet kalitesine odaklarlar. Bu da müşterinin anında fark ettiği, sadakatle bağlandığı o devasa “kalite farkını” yaratır.
Bunun getirdiği yenilikçilik (inovasyon) gücü ise akıllara zarardır. Çalışanlarınıza “Sen sadece şu vidayı sık, gerisine karışma” diyen o hiyerarşik ağırlığı kaldırdığınızda, onların zihinlerindeki o muazzam potansiyeli serbest bırakmış olursunuz. İşçinin makineye yabancılaşmasını ortadan kaldırdığınızda, üretime ruhunu katmaya başlar. Akademisyenler buna “X-verimlilik etkisi” der; yani insanlar dışarıdan bir baskı olmadan, sadece yaptıkları işe saygı duydukları ve değer gördükleri için kaliteyi ve çıktıyı maksimize ederler. Yine Galactic laboratuvarlarına dönelim. Oradaki ekipten Claye Jensen ve patron Andrea Biondo, müşterilerinin laboratuvarlarındaki asitli ortamların standart bilgisayarları birkaç ayda çürütüp mahvettiğini, bunun da hem inanılmaz bir maddi kayıp hem de devasa bir e-atık yarattığını görüyorlar. Geleneksel, sırf kâr odaklı bir şirket olsalar “Ne güzel, her altı ayda bir yeni bilgisayar satarız” deyip ellerini ovuşturabilirlerdi. Ancak değer odaklı, israfı sevmeyen, sürdürülebilirliği içselleştirmiş o yaratıcı kültür sayesinde kafa kafaya verip “Sealed PC” (Mühürlü Bilgisayar) adını verdikleri bir cihaz icat ediyorlar. Dışarıdan metali olmayan, asidi içeri almayan ama ısıyı mükemmel şekilde dışarı atan bu icat, müşterileri o bitmek bilmez çileden, dünyayı da e-atık yığınından kurtarıyor. Müşterinin acısını dinleyen, sadece günü kurtarmayı değil sistemsel bir sorunu çözmeyi hedefleyen bu yaklaşım, çalışanların zekasına değer veren bir patronun şirketine kazandırdığı en büyük rekabet avantajıdır. İşçilerinize sadece emir vermek yerine, süreçlere katılımlarını sağladığınızda, üretimde o eşsiz, kopyalanamaz “firma-spesifik insan sermayesini” yaratmış olursunuz.
Peki kriz anlarında ne olacak? Tüm dünya COVID-19 pandemisiyle sarsıldığında, küresel tedarik zincirleri çöktüğünde ve o devasa çok uluslu şirketler panik içinde çalışanlarını kapının önüne koyarken, değeri merkeze alan şirketler ne yaptı? İşten çıkarmalar yapmak yerine, “Bricolage” (eldeki mevcut kaynakları yaratıcı bir şekilde bir araya getirerek anında çözüm üretme) yeteneklerini konuşturdular. Ekip üyeleri, birbirine güvenen, esnek ve dayanışma odaklı bir kültürün parçası oldukları için, devletin sağladığı maaş desteklerini de (JobKeeper vb.) zekice kullanarak krizden güçlenerek çıktılar. Hatta doğu eyaletlerindeki veya yurtdışındaki o dev rakipleri seyahat yasakları yüzünden müşterilerine ulaşamadığında, yerel ve kenetlenmiş bu ekipler laboratuvarların kurtarıcısı oldular ve iş hacimlerini bir gecede ikiye katladılar. Geleneksel şirketlerde krizler korku kültürünü besler, çalışanlar ilk fırsatta gemiyi terk etmeyi düşünür. Oysa birbirine saygı duyan, liyakate dayalı ve adil maaş politikalarıyla yönetilen bir şirkette, kimse gemiyi terk etmez; herkes küreklere asılır. Ghauri ve meslektaşlarının belirttiği “değer uyumu” (value congruence) tam da budur; kurumun değerleri ile çalışanın beklentileri örtüştüğünde, o şirkete duyulan bağlılık çelik gibi sağlam olur.
Eğer iş dünyasının tam kalbindeysek ve modern kapitalizmin kurallarıyla dans ediyorsak, o meşhur Reddit platformundaki samimi “Sosyalist Patron” tartışmalarına da bir kulak vermek gerekir. Kendi ideolojik duruşuyla iş kurmanın zorluklarını anlatan pek çok insan, günün sonunda çok net bir senteze varır: Hisselerinizi dağıtmak veya şirketinizi bir kooperatife çevirmek zorunda değilsiniz. Mesela, açıkça sol eğilimli içerikler üreten, son derece çeşitli bir kadroya sahip ve herkesin mükemmel maaşlar aldığı Dropout.tv’nin CEO’su Sam Reich örneği orada parlıyor. Reich, şirketin tek sahibi konumundadır, hisseleri dağıtmamıştır; ancak çalışanlarına adil ödeme yapar, şirket politikalarında mutlak bir şeffaflık uygular ve yarattığı o muazzam eşitlikçi kurum kültürüyle sektöründe efsanevi bir çalışan bağlılığı ve müşteri sadakati yaratmıştır. Siz de kendi şirketinizde mutlak karar alıcı olmaya devam edebilirsiniz; mesele, o gücü astlarınızı ezmek veya saatlik ücretlerini gasp etmek için değil, onları yükseltmek, onurlu bir çalışma hayatı sunmak ve topluma gerçekten katma değer sağlayan, sürdürülebilir işler yapmak için kullanmanızdır.
Ayrıca, unutmayın ki yarattığınız çalışma ortamı, çalışanlarınızın sadece ekonomik değil, ruhsal durumunu da belirler. Sosyolog Randy Hodson’ın “Dignity at Work” (İşte İtibar) çalışmasında anlattığı gibi, çalışanların iş yerinde itibarlarını ve onurlarını zedeleyen şey kötü yönetim, aşırı çalışma baskısı, özerkliklerinin ellerinden alınması ve manipülatif insan kaynakları oyunlarıdır. Bir patron olarak, çalışanlarınıza değer verdiğiniz, onlara “nefes alacak” özerk alanlar bıraktığınız ve toksik mikro-yönetimden (micro-management) vazgeçtiğiniz an, onların şirkete duydukları saygı katlanarak artar. Çalışanlarınız, şirketin başarısı için kendi başlarına “karşılıklı denetim” (mutual monitoring) yapmaya başlarlar; çünkü artık o şirket sadece para kazanılan ruhsuz bir bina değil, kendi emeklerinin ve onurlarının da yansıdığı bir yuvadır.
Sonuç olarak, her gün o toplantı masasının başına geçtiğinizde, sırtınızda taşıdığınız sorumlulukların ağırlığı sizi eski ideallerinizden uzaklaştırmamalı. Aksine, o idealler sizin iş dünyasındaki en büyük gizli silahınızdır. Şirketinizin içinde kurduğunuz o sistem; dürüstlüğün, liyakatin, şeffaflığın ve yüksek standartlarda çalışma koşullarının hüküm sürdüğü bir mikro-dünya olabilir. İşçilerinizi birer maliyet tablosu kalemi olarak görmek yerine, şirketinizin başarısını var eden zeki ve saygıdeğer yol arkadaşları olarak gördüğünüzde, dışarıdaki o vahşi kapitalizmin kurallarını kendi lehinize bükmüş olursunuz. Çok uluslu dev tekelcilerin dünyayı nasıl tükettiğini, kaliteyi nasıl düşürüp sadece bilanço oyunlarıyla ayakta kaldığını hepimiz biliyoruz. Sizin o yerel, dürüst, vergisini veren ve çalışanını gözeten girişiminiz, aslında sistemin içine sızmış en güçlü panzehirdir. Satış kotalarıyla insanları birbirine düşürmeyen, yüksek ve adil maaşlarla kafalarını rahatlatan, onlara sadece bir “iş” değil, anlamlı bir “amaç” sunan o vizyoner lider siz olabilirsiniz. Hem sektörünüzde finansal rekorlar kırıp rakiplerinize toz yutturmak, hem devasa bir saygınlık kazanmak, hem de akşam başınızı yastığa koyduğunuzda o onurlu ve vicdanı rahat insanı hissetmek kesinlikle elinizde. İş dünyasındaki en kalıcı ve yıkılmaz zaferler, sadece hesap kitap yapanların değil; vizyonunu, zekasını ve insanlığını aynı masada buluşturmayı başaranların eseridir.
Eren Çep, İstanbul
Kaynakça
- Adler, P. S. (2008). Marx and Organization Studies Today. (Bölüm 4). University of Southern California.
- Cottle, L. ve McCollom, J.Robert Owen & Utopian Socialism | Definition, Facts & Impact. Study.com.
- Link: https://study.com/learn/lesson/robert-owen-utopian-socialism-concept-facts-impact.html
- Knight, O. (2014).Confessions of a socialist entrepreneur. The Guardian.
- Link: https://www.theguardian.com/commentisfree/2014/jun/27/confessions-socialist-entrepreneur-tony-benn-profit-principles
- Pete. (2024).From Textile Magnate to Communist: The Life of Friedrich Engels. Radical History Blog.
- Link: https://radicalteatowel.co.uk/radical-history-blog/ (Platform ana adresi üzerinden)
- Reddit Topluluğu (r/Socialism_101).Can you be a socialist and a business owner?. Reddit Forum Tartışması.
- Link: https://www.reddit.com/r/Socialism_101/
- The Young Foundation. (2017).Humanity at Work – MONDRAGON, a social innovation ecosystem case study.
- Link: https://www.youngfoundation.org/
- University of Leeds (Öğrenci Tez Çalışması). (2020).An empirical analysis of cooperative creation, survival compared to capitalist firms and survival between different co-op types in the United Kingdom.
- Link: https://doi.org/10.7910/DVN/I35KU4
- van Aurich, A., Baskerville, B., ve Mazzarol, T. (2025).GALACTIC CO-OPERATIVE LTD: WORKING FOR A SCIENTIFIC SOLUTION SINCE 2017. Co-operative Enterprise Research Unit (CERU), University of Western Australia,.
- Link: www.cemi.com.au
- Diğer Ek Kaynaklar:
- Friedrich Engels: Businessman and Revolutionary. PMC – NIH. (Bildirim/Erişim kaynağı: pmc.ncbi.nlm.nih.gov)
- Robert Owen and Utopian Socialism. Socialist Alternative.
- Link: www.socialistalternative.org

