Ben hayatım boyunca bir gazetecinin bir gazeteciye saldırmasını sadece Türkiye’de gördüm
MİA: Çok takıldığımız bir örnek daha sorayım: “Demirtaş’a suikast girişimi” haberini bakıyorsun CNN Türk şu başlıkla geçiyor: “Reuters’dan alınan bilgiye göre, Demirtaş’a suikast girişimi.” Tıklayıp açınca, içeriğinde yine Reuters’dan alınan bilgiye göre diyor ama, Reuters haberi aslında bölgedeki Fırat Haber Ajansı’ndan almış! Tabii CNN Türk, Fırat Haber Ajansı’nı başlığa çıkaramıyor, malum sakıncalar, o yüzden Reuters kaynaklı diyor. Nasıl iş bu? Senin yerel muhabirin yok mu, CNN Türk’ün Demirtaş’a veya HDP’den yetkili birilerine ulaşması bu kadar zor mu?
Başka bir sorun, ben bir konuda bir yorum yazıyorum, alıyor o yorumu, üzerine olmayan başka şeyler ekliyor ve ertesi günü bir bakıyorsun, bir başka gazeteci saldırıyor bana. Ben hayatım boyunca bir gazetecinin başka bir gazeteciye saldırmasını sadece Türkiye’de gördüm, ahlaki olarak böyle bir şey yapılmazdı ki eskiden! Arkadaştık biz, açar sorarsın en fazla. Beraber yediğin içtiğin insanlar, birbirimize görüşümüzden dolayı kırgınsak bile aşılabilirdi eskiden. ‘Sosyal medya ana akımı öldürür mü?’ diye sordunuz ya, bence ana akım medya çoktan beri zombi. Çok uzun zamandır hem de, dolayısıyla ölebilecek bir şey yok ortada. Garip garip tirajlar var ortada, sürekli inip çıkan, onlar da inandırıcı gelmiyor bana. Öte yandan, gazetecilik formasyonu olarak baktığınızda %90 hatta %99 oranında gazeteciliğini kaybetmiş gazeteciler var ortada. Üstelik bu sadece söylendiği gibi AKPli yandaş gazetecilerle de sınırlı değil, diğer muhalif denilen taraf da böyle. Dolayısıyla geleneksel medyayı yaşatabilecek bir ilaç yok ortada. Sosyal medyayı ise rehabilite edebilecek bir ilaç var, o da aklı başında bir takım adamların sisteme girip, gazetecilik adına, ruh hastalığı gibi yayılan suçlama psikozundan, linç kültüründen mecrayı çıkarmaları gerekiyor. Öte yandan, bu adamların politikalarından dolayı bir diğer tarafı görmeye bile tahammülü yok. Yok olsun istiyor, varlığına bile karşı. Bu da faşizme giriyor, ama hiç kimse şunu demiyor: “Bir dakika, ben bu adamın politik görüşüne karşıyım, ama onunla çay kahve içip müzik konuşabilirim.” Bizim kaybettiğimiz budur. Bunu hükümet doğurdu derken aslında kolaycılığa kaçıyoruz. Kimse kimsede böyle bir tutum doğuramaz. İnsanlar bunu isteyerek yaratırlar içlerinden. Bende niye hükümet öyle bir his yaratmadı, geldiğimde arkadaşlarımın hepsini görmek isterim, bana zararı dokunmayanları tabii. Ben kimseyi kişisel olarak eleştirmem, hakaret etmem ama kategorik olarak yaptıklarına da bakarım, kırıcı olmadan, varsa bir eleştirim, yakıp yıkmadan söylerim. İsmet Berkan örneği: İyi tanırım ben İsmet’i, Kabataş hikayesinde ‘izledim görüntüleri” deyip sonra özür diler pozisyona girince, birkaç kez Twitter’dan yazdım, mesleği bırak artık diye.
MİA: Gezi sürecindeki en korkunç manipülasyon bu, sonu bir facia olabilirdi, bir taraftan yandaş medyada “röportajı yaptım, kadın bunları anlattı” diyen Elif Çakır ve diğerleri, ki sonradan “olmadı öyle bir şey, ben yazdım” noktasına gelindi, öte yandan yalan söyleyerek olayı iyice körükleyen İsmet Berkan, Balçiçek İlter gibileri. Merak ediyorum, geceleri yastığa başlarını koyduklarında nasıl uyuyorlar ve hala nasıl gazetecilik yapmaya devam ediyorlar? ( Editör notu: Bu röportaj yapıldığında, henüz İsmet Berkan Diyarbakır Sur’daki haberleri yapmamıştı.)
SEDAT ARAL: Bizler, diyelim ki İngiltere’de gazetecilik yapanlar, hükümetlerin öyle her dediğini bu kadar ciddiye almazlar, hatta dalga geçerler ve bu ciddiye alınır. Öte yandan başka bazı gazeteler vardır, zaten yazdığı ciddiye alınmaz ki? News of The World’ün bir kapağı vardı, “Hitler Ay’a villa yaptırdı” diye. Aya buradan bakıyorsun, aydınlık yüzünde villa görmüyorsun, bu kadar net. – gülüşmeler- Olmayan bir şeyin haber değeri de yoktur. Bir Başbakan çıkıp “%50’yi evde zor tutuyorum” dediğinde, adama sorarsın, “bıraksan ne yapacaklar?” diye. Ben olsam, sorardım. Ama bu soruyu sorabilecek kapasitede gazeteci kaldı mı?
MİA: Sordurmuyor da zaten, seçiyor ya gazetecileri?
SEDAT ARAL: Bakın, hiçbir politikacı sordurmak istemez. Cameron’un karşısına geçin, size sürekli “son soru” der, istemez bir şey sormanızı. Ama gazeteciyseniz, bir şekilde becerip sorarsınız.
MİA: Peki ya basın toplantısı veya canlı yayına seçerek gazeteci alıyorsa?
SEDAT ARAL: Eline gazeteci seçme gücü geçen bütün politikacılar yapar bunu. Yaptırmamak da yine gazetecinin elinde.
MİA: Doğru, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan adayı olduğu yıl, bütün adaylarla beraber ekranda karma gazeteci topluluğunun sorularına cevap veren bir politikacıydı.
ALİ FUAT KARASU: Kaldı ki, canlı yayında, basın toplantısında sormak isteyen, sorabiliyor hala, hatırlarsınız Esenboğa’da Reuters muhabiri sorusunu sormuştu. Başkaları da oldu sonradan, soran çıkıyor arada.
MİA: En son Finlandiyalı bir gazeteci de sordu, ona da dönüp “sen neredensin?” dedi ya, hani “sen nasıl soru sorabiliyorsun” der gibi.
SEDAT ARAL: Örnekler belli bakın, Reuters’den veya Finlandiyalı. Düzgün, adam gibi gerçek gazeteci çalıştırsaydın, sorardı. Ama sorabilecek gazeteci kalmadı ki? Soruyu sorabilirsen, Başbakan veya Cumhurbaşkanı da yanıtlamak zorunda kalır, yanıtlamazsa olacaklar belli zaten. Ama sen kalkıp bütün kadroyu Balçiçek İlter gibi veya İsmet Berkan gibi isimlerin altına, onlara uygun şekilde dizersen, olacağı da bu.
ALİ FUAT KARASU: Bir dönüşüm ihtiyacı olduğu çok net, peki acaba toplum medyayı dönüştürebilir mi, yoksa medya mı toplumu dönüştürmeli? Medya mensuplarının da aslında toplumun bir parçası olduğunu düşünürsek…
MİA: Böylece, bir sonraki sorumuza geldik: Gazetecilik etiği ve uluslararası basın ahlakı artık Türkiye medyası için pek de geçerli değil, diyebilir miyiz? Medyamızdaki yozlaşmanın topluma etkisini nasıl yorumlarsınız? Medya mı toplumu yozlaştırıyor, yoksa toplumun yozlaşması mı medyayı bozuyor? Bağlantılı olarak bazı örnekleri de tartışalım, tape gazeteciliği, sahte belgelerle haber yapılması veya Hrant Dink cinayeti ile Ergenekon ve Balyoz’a giden süreçte manipülatif haberlerle toplumun algısının yönlendirilmesi gibi…
SEDAT ARAL: Sondan başlayayım: “Tape gazeteciliği” diye bir şey bilmiyorum ben. “Tape yayınlamak” diye bir suç biliyorum! “Sahte belgeyle haber yapmak” diye bir şey de bilmem, o ancak cezai bir hadise olabilir. Şimdi, sorun şu: Tapeleri insanlar birbirlerine gönderdiler, dinleyip de anladılar mı belli değil, sonra bunları gazete manşetlerine taşıdılar. Gazeteler neredeyse hepsini yayınladılar, ama neden bahsettiğini aslında pek kimse bilmiyordu. Bu, bir suç. Bunun gazetecilikle alakası yok. Almanya’da kamuyu ilgilendiren haberlerde tape yayınlanabilir, ama Fransa’da tapeler bire bir yayınlanamaz, orada tapenin mahkeme tarafından kullanılması halinde ancak içeriğinden haber yapabiliyorsunuz. İngiltere’de ise, tapenin içeriğinden haber yapmak da suç! Çünkü tape, komple kişilik haklarına karşı. Hatta karşı taraftaki adamın kesin suçlu olması da bunu hafifletmiyor. Çünkü “adamın cezasını sen veremezsin, o cezayı mahkeme verir” diyor kanun.
Oysa bakıyoruz Türkiye’ye: Senin tapeni yayınlamak suç, onun tapesini yayınlamak suç değil! Generallerinkini yayınlamak çok kötü, Ahmet’le Nedim’inkileri yayınlamak çok berbat, kendileri telefonda konuşamadıkları zaman küfrediyorlardı dinleniyoruz diye, ama Tayyip Erdoğan’ın dinlenmesi suç değil. Bu paradoksu çok güç aşar bu ülke. Ben o dönemde bazen gazeteci arkadaşları uyardım, hiç tape yayınlamadım, iletmedim, hiç birisini de dinlemiş değilim. Çünkü dinlediğim anda kafamda bir algı oluşmaya başlar. Bu hükümetin çürüme ihtimali var, ama elimde bir kanıt yok, çünkü benim algı dünyamda tape, kayıt dışı dinlemek, usulsüz bulunmuş bir delil, delil bile sayılmıyor, hafifletici unsur kabul ediliyor, ben de adil olmak zorundayım. Adil olmadan, vicdanlı olmadan gazeteci olamazsınız. 
SEDAT ARAL: Zaten bahsettikleri şeyin de ne olduğunu bilmiyorlar ki! Bir kere, Lahey değil. Lahey, İnsan Hakları Mahkemesi. İnsanlığa Karşı İşlenmiş Suçları Yargılayan Mahkemesi demeleri lazım ki, o da Hague. Orada devletler, diğerinde kişiler yargılanır ki kişilerin de yargılanması acayip zordur. Devletler daha kolay yargılanabiliyor. Bütününe bakınca yazan gazetecinin ne dediği konusunda en ufak fikri olduğunu sanmıyorum, Lahey diyor, şimdi Lahey’e birini gönderirseniz kapıdaki adam, buyurun hoş geldiniz der, çünkü devletlerin yargılandığı bir yerden bahsediyoruz. Burada medyanın ne hale geldiği aslında açıkça ortaya çıkıyor: Nasıl bir garabet içinde olduğu, nasıl politikacıların bile gerisinden geldikleri… Ve biz bu medyadan bir beklenti içindeyiz. Size bir şey diyeyim mi? İyi ki Türkiye halkı okumuyor, medyayı gerçekten çok okuyan olsa, sokakta birbirini öldürmeye başlar herkes. İyi ki medya çok takip edilmiyor. Yapılan sorumsuzluklara bakınca… On yıldır yapılan adaletsizliklerin büyük oranda medyadan kaynakladığını biliyoruz, ama hiçbir şey yapamıyoruz, çünkü çöreklenmiş bir mafya var. Muhabir ve yazar mafyası karşı tarafın ne dediğini hiç umursamıyor. Aptallar imparatorluğu demiştim birinci bölümde, o imparatorlukta her biri karşı taraf için ölümüne hendek kazmış durumda. Demokrasi sadece insanların “bakın ben demokratım” demesiyle olmuyor, sanki kafasına bir şapka takmış gibi… Türkiye’deki acımasız durumun daha da acımasız hale gelmesini, eğer medya olmasaydı politikacılar tek başlarına başaramazdı.
MİA: Sorudaki örneklerime geri dönersek, Hrant Dink cinayeti öncesinde medyanın yaptığı “bire bir hedef gösterme” konuştuklarımıza iyi bir örnek. Öyle ki, Hrant öldürülmeden önce baş sayfasından onu hedef gösteren gazete, öldürüldükten hemen sonra Hrant’ı kahraman ilan etti. Hani öncesi ve sonrası aynı gazetenin iki ayrı manşetine bakan ve gazeteyi tanımayan birisi, bu ikisi aynı gazete olamaz diyebilir rahatlıkla. Benzer süreçleri ve haberleri yine Ergenekon ve Balyoz dönemlerinde de farklı yayın organlarında gördük. Bu bağlamda, gazeteciler ya kendi çıkarları veya çalıştıkları kurumun çıkarlarına göre haber yapıp, algıyı yönlendirip sonrasında gerçekler ortaya çıktığı zaman aniden “dönüş” yapabiliyorlar. Gayet pişkince, “o zaman öyle demiştim ama meğer böyleymiş” denebiliyor. Bu “dönenler” için siz ne düşünüyorsunuz?
SEDAT ARAL: Bu dönüşler hiç bitmiyor ki… Dün ve önceki gün, Ahmet Hakan’ı hedef gösteriyorlardı, geçen ay Kürtler hedefti, bugün yine AKP. Hrant Dink süreci de aynı şekilde işleyen bir süreç oldu maalesef. Bütün bu örneklere bakınca asıl hikaye şu: Adil olmayan, şuursuz, cahil silahşör gibi bir takım adamların elinde gazetecilik erkinin olması. Hrant Dink’i hedef gösteren adama kızan diğer adam, ertesinde Ahmet Hakan’ı hedef gösteriyor. Türk gazetecilerini ben Türk şoförü gibi görüyorum: Yayayken, otomobile küfrediyor. Otomobile bindiğinde ise yayaya küfrediyor. Paradokstan kurtulamayan, sürekli kendi içinde paradoks yaratıp o paradokslar ile sürekli kavga eden bir insan tiplemesiyle karşı karşıyayız. Düşünebiliyor musunuz, ben bir haberi üzerine yorum yaparak RTlemişim diyelim, o haberi okuyor, sonra dönüp bana kızıyor, sen RTlediysen iyi bir şeydir sandım, okudum ama değilmiş, beğenmedim. Üstelik bu insanlar aktif yazıyorlar ve güzel yazdıkları düşünülüyor. Hayır, güzel değil o yazılar. Türkiye medyasında köşe yazılarında bilgi içeren köşe yazısı yerine, edebiyat yapılıyor. Biz de edebiyat içeren yazı çok güzel sanıyoruz, içinde ne bilgi var diye sor, kimse bilmez, çünkü yok. Ben daha önceki dönemlerde hiç böyle bir şey yaşandığını anımsamıyorum.
