30 Eylül: Bir tekrarın tarihi

0
189

Geçtiğimiz hafta, 30 Eylül tarihli haber başlıklarından en çarpıcı olanı Rusya’nın, Ukrayna’nın doğusundaki dört bölgeyi ilhak etme kararı ile ilgili olanıydı kuşkusuz. Başladığı 24 Şubat’tan bu yana, Ukrayna – Rusya savaşı, hızla devam ediyor. Avrupa’nın doğusu, büyük savaştan bu yana görülmemiş bir vahşete sahne oluyor.

Bir yanda saldırı altındaki yurtlarını korumak için canlarını dişlerine takarak savaşan Ukraynalılar var. Bazı gözlemciler, batının Ukrayna’yı yanılttığını, NATO ve Avrupa Birliği konusunda önce heveslendirdiğini, sonra da ortada bıraktığını iddia ediyorlar. Bazıları tüm günahları Başkan Zelensky’nin üzerine atıyorlar.

2019 yılında yüzde yetmişten fazla oy olarak başkanlık seçiminden galip çıkan Zelensky, seçim propaganda çalışmaları sırasında Ukrayna’nın yerini hep batı olarak tarif etmiş, dolayısı ile halkını aldatmamıştı. Bir de, şaka gibi, Rusya’nın ilhak ettiği bölgelerden de en yüksek oy oranını almıştı.

Diğer yanda Rusya var : Putin’in yolu belli. Geçtiğimiz ay vefat eden son SSCB Başkanı Mikhail Gorbaçov’un Rus halkına aktardığı mirası – kendi görüşü ile enkazı – kısa zamanda yeniden eski ihtişamına kavuşturmanın savaşını veriyor. Rus halkının bunu talep edip etmediği ise kesin olarak ölçülemiyor. Seçimlerin doğru dürüst yapılmadığı, iktidarda kalmak adına anayasanın eğilip büküldüğü bir sistem içinde, böylesi bir kamuoyu sondajı yapmak olası değil. Boris Yeltsin’in iktidardan ayrıldığı 1999 Aralığından yılından bu yana, Putin, ya devlet başkanı ya da başbakan olarak iktidarı elinde tutuyor. Son olarak, yapılan referandum sonrası, 2021 Nisanın imzaladığı yasa ile 2036 yılına dek iktidarda kalma yolunu açmıştı kendisine.

Seçimlerin askıya alındığı, muhalefetin susturulduğu, Sovyet döneminin baskıcı politikalarına geri dönüldüğü bir dönemden geçiyor Rusya. Aslında  bu süreçte atılan adımları düşünürsek, sıkıntının kaynağını anlamakta pek de zorlanmayız.

Putin yönetiminin Çeçenistan ve Dağıstan özerk bölgelerinde giriştiği askeri ve siyasi hareketler kendisine sadık yönetimlerin başa gelmesi ile sonuçlanmıştı. Çeçenistan’da girişilen katliam, başkent Grozni’nin yerle bir edilmesi, o dönemlerde devletler topluluğu tarafından kınanmaktan öte gitmemişti.

Daha sonraları 2008’de Gürcistan’a girişilen askeri hareket batı yanlısı Başkan Mikail Saakashvili’yi yerinden etmiş, Rusya yanlısı iki özerk bölge, Abazya ile Güney Ossetya ülkeden kopmuştu.

Esas itibarı ile Gürcistan ile Ukrayna arasında bir çok benzerlik var. Her ikisi de Sovyetlerin dağılmasından sonra bağımsızlıklarını ilan etmişler bir süre Rusya Federasyon’un sağladığı şemsiyenin altında kalmaya razı olmuşlar.

İkisi de kah yolsuzlukların önüne geçilmesi, kah insanca bir yaşama yelken açmak için batıya yanaşmışlar, ikisi de NATO ve Avrupa Birliği ile dirsek temasında bulunmuşlar… İkisi de batı dünyasının sempatisini kazanmış bir çaba içinde bulmuşlar kendilerini.

Farkları da yok değil aslında… Saakaşvili, Pembe Devrim ile Sovyet döneminin son dışişleri bakanı, Başkan Edward Shevarnadze’yi istifaya zorlamış… Ukrayna’da ise Turuncu Devrim Rusya’nın müdahalesi ile başarısızlığa uğramış. Batı yanlısı Zelensky, bu devrim girişiminden çok sonra, seçimle iktidara gelmiş bir halk adamı…

Saakaşvili Rus müdahalesinden sonra görevden çekilirken, Zelensky, kendisinden pek de beklenmeyen bir performansla ülkesine saldıranlara karşı savaşıyor, hem de halkının tüm desteğini arkasına alarak. Oysa, Başkan Putin, Kiev hükümetinin yelkenleri çabucak suya indireceğini ve Moskova yanlısı bir yönetimin başa geçeceğinden emindi. Zira hep böyle olmuştu.

2014’te Kırım yarımadası kısa bir sürede Rusya tarafından önce işgal sonra ilhak edilmişti. Ne içerde ne de dışarıda buna kimse ses çıkart(a)mamış, Putin’in oldu bitti hareketi, resmen tanınmasa da de facto ortada durur olmuştu. Haritalar, Gürcistan’dan sonra Ukrayna’da da değişmişti.

30 Eylül toplantısında Putin ile ilhak edilmesi – zoraki referandumlarla – karara bağlanmış dört bölgenin atanmış yöneticilerinin verdikleri poz, başka bir 30 Eylül’de, 1938’de,  Münih’te verilmiş benzer bir pozu hatırlattı bana ister istemez…

Britanya’nın başbakan Chemberlain, Fransa’nın başbakan Daladier tarafından temsil edildiği, Hitler’in elini sağlamlaştıran ünlü Münih Anlaşması da, tarihin cilvesi olsa gerek, aynı tarihte imza altına alınmıştı. Avusturya, Südet bölgesi derken Hitler, sessiz sedasız Avrupa’yı santim santim ilhak etme planını devreye sokmuştu çoktandır, Hitler. Almanca konuşan halkları bir bayrak altında toplamak, onlara yaşam sahası açmak için, bin yıl sürecek III Reich’ın temellerini atmak için, Ari ırkın üstünlüğünü gayrı kabili rücu ispatlamak için yola çıkmıştı.

Aslında, yeniden bir ordu kurmak, bir donanma inşa etmek, hava kuvvetleri oluşturmak, Versailles anlaşmasının maddelerine aykırıydı. Ancak, biraz kapalı kapılar ardında, biraz aleni, çokça da 1918 galip devletlerinin itirazlarına rağmen bu süreci başarı ile götürmüş, Almanya’yı Avrupa’nın en güçlü ordusuna sahip ülke haline getirmişti.

Bunlara itiraz etmek savaş demekti. Hitler, hiçbir ülke liderinin bunu göze alamayacağını biliyordu. Nitekim, Münih’te imzalanan anlaşma bunun kanıtıydı. Britanya ve Fransa, imzaları ile Prag’ın anahtarını Almanya’ya teslim etmişlerdi.

O günler ile bugün arasında farklılıklar var elbette. Ancak, ne Birleşmiş Milletlerin ne de Nato’nun Putin’in önceki tasarruflarına ses çıkardıklarını dikkate alırsak, benzerliklerin nasıl insanlık suçları ürettiğine, kendilerini sorgulatmayan rejimlerin eş zeminleri bulduklarında aynı hareketleri nasıl tekrarladıklarına tanık oluruz.

Rusya, kendi arka bahçesinde sözünden çıkmayacak uydu yönetimler arayışında. Putin’nin, hemen sınırlarının yanı başında baskıcı yönetimini sekteye uğratmaya neden olabilecek hiçbir demokratik oluşuma izin vermek istememesi bu yönden okunmalı. Rus siyasi geleneğinde Moskova’nın yüzyıllardır hasım olarak algılanan batının komşu ülkeleri etki alanı altına almasını sindirmesi çok zor.

Batılı olmak, refahın paylaşıldığı demokratik bir ülkede yaşamak isteyenlerin oylarını bu yönde kullandıkları Ukrayna ise Rusya’nın çizdiği çerçevenin açık ara dışında kalıyor. Bazı yorumcular, savaşın ve yaşanan vahşetin sebebini ABD, AB ve Nato’da arıyorlar. Zelensky’nin zayif liderliğinin ülkesini batının etkisine terk ettiğini iddia ediyorlar. Bazıları Ukrayna’nın barış masasına oturması gerektiğini söylüyorlar. Bu fikri savunanlar azımsanmayacak kadar fazla. Daha fazla kan dökülmemesi için böylesi bir öneri ürettiklerini söylüyorlar.  Ülkesi saldırı altında olanların kendilerini savunma haklarını ilginç bir şekilde yok sayıyorlar.

Ukrayna’da, kendisi de Yahudi olan Başkan Zelensky, Putin debdebeli törenlerle yönetici atayıp Ukrayna’nın doğusunu fiilen ilhak etme yoluna girerken, aynı gün, 30 Eylül’de Babi-Yar’ı ziyaret etti.

Babi Yar’ın Yahudi kolektif belleğine nakşolmuş önemli bir yeri var. Nazi ordusunun 1941 Eylülünde Kiev’e girmesini takip eden günlerde, Almanların makineli tüfek namlularının ucunda, iki gün içinde katledilen 33.771 Yahudi katledilir. Cansız bedenleri açılan toplu mezarlara gömülür.

İşte Zelensky’nin ziyaret ettiği Babi Yar böyle bir yerdir. Mart 2022’de, savaşın Kiev etrafında seyrettiği dönemde, Ruslar tarafından bombalanır. Menora şeklinde inşa edilen anıt ise zarar görmez. Dünyanın dört bir yanından gelen heyetlerin katılımı ile, Zelensky buraya çiçek bırakır.

Anlama anlam katmak için mi, bir 30 Eylül daha?

Katliamda birçok Ukraynalının Almanlara yardım ettiği, onların işini kolaylaştırmak için seferber olduğu kayıtlarda mevcut. Yahudi karşıtlığı o dönemlerde Pale yerleşkesi olarak adlandırılan ve söz konusu toprakları da içine alan bölgede, geleneksel olarak var olan – ve halen devam eden – bir gerçek. Ancak bu bugün 200.000’e varan Yahudi nüfusunun, yurt olarak bildiği bu yerde barış içinde yaşama isteğine gölge düşürmüyor. Birçok Yahudi bilgenin yetiştiği topraklardaki varlıklarını savaşın kavurucu ortamına rağmen, tüm Ukrayna halkı ile tek vücut halinde sürdürüyorlar.