Muhteşem yıkılış ve dans!

0
221

Yıllar geçiyor. Her yılın ve yıkılış ardından “o zaman dans” diyoruz. Arkeologlar dans ile ilgili ilk figürlere Bhimbetka kaya barınaklarındaki on bin yıllık duvar resimlerinde rastlamışlar. Ben insan olarak çok daha uzun süredir dans ettiğimiz kanaatindeyim.

Teach me to dance. Will you?

Dance? Did you say… Dance?

Come on, my boy. Together.

Let’s go. Up!.. Again up. Down. Yiasou, Levendi.

Yıkılanın altında kalmadan…

Seksen darbesini takip eden ilk gençlik yıllarımda, on yıldan fazla süre halk dansları ile uğraşmıştım. Her türlü siyasetin yasak olduğu bir dönem. Ancak marş kafalı fikirsiz darbeci ilkellerin dilini anlamadığı halk dansları, beni ben yapan bir kültürel beslenmeydi aynı zamanda.

Şimdi çoğu rahmetli olan hocalarımız anlatırlardı dansların anlamlarını bize. Saf tutma şekillerinin, el, kol ve ayak hareketlerinin, ileri ve geri gidişlerin, yayılmaların ve toplanmaların… Çoğunluğu bir mücadeleyi, birçoğu da yenilgileri, yıkılışları anlatırdı. Bazen doğaya uyum çabasının veya çoğunlukla da egemene baş kaldırışların dansları.

Dansları anlatırlardı hocalarımız bize. Fakat sadece beden hareketlerini değil, yüzümüzdeki ifadelerin de anlamlarını katmaya çalışırlardı gösteriye. Belki hızlı ve coşkulu olsa da, bir kanlı yenilginin, büyük bir yıkılışın dansında beşlik simit gibi gülmeyeceksin. Kimi zaman neşenin sakinliğindeki bedensel huzuru ve yüzdeki tebessümünü katabileceksin dansına.

Bu coğrafyanın halkının okuma yazma seviyesi düşük, yazsa da kellesi egemenin elindedir. Bu halkın söz ağırlıklı folkloründe, ne de önemli bir yeri vardır danslarının. Yıkılanın altında kalmayan insanların dansları.

İzinli salonlardan, sahneye

Ancak valilik ve emniyet izni ile, bir okulun zorla bulunmuş spor salonunda, küçücük dernek lokalinin girişinde, kapı aralarında, evde, kimi zaman gittiğimiz gözden ırak bir kahvenin bahçesinde günlerce çalışırdık. Rahmetli Muktedir hocanın, bir türlü sayılara dökülemeyen Bitlis’in Ağır Gövenk (1’10’’) oyununun figürlerini aylarca çalıştığımı, yıllar sonra ancak biraz olsun hakkıyla yapabildiğimi hatırlıyorum.

Bitlis halk dansları ekibi Ağır Gövenk oyununa başlıyor. (1985)

Bütün bu çabadan sonra, onların kıyafetlerine bürünürdük. Ayaklarımızda çarıklar, yemeniler kunduralar. Altımızda şalvarlar, poturlar. Üzerimizde yelekler, gömlekler, kırk düğmeler ve başımızda cemedanlar, sekiz köşeler ve kabalaklar ile çıkardık sahneye. Genellikle Osman abinin asma davulu, Adil abinin zurnası ve meyi ile, gözümüzden yaş gelerek oynardık. Bir direnişi, kimi zaman bir yıkılışı anlatırdık; görkemli bir görsel şölen şeklinde.

Bu dönemde rahmetli dernek başkanımız Zeki abinin, 1984 ve 86’daki halk dansları festivallerini hatırlıyorum. Ama neredeyse tüm parasını cebinden karşılamıştı. Fransa’da gerçekleşen her iki festivalde de oyunlarımızı seyredenlerin heyecan ve coşkusunu…

Darbenin ülkeyi tarumar etmiş, tüm değerleri yaprak gibi savurmuştu. Kaldırım taşları kışla gibi sarı beyaza boyanmıştı, renk yoktu. Bu ülkeden gelen bir ekiptik. Buna karşılık, gökkuşağı gibi renkli kostümlerimizle gün boyunca her sokak köşesinde oynatıldık. Ayrıca geceleri de bir saati aşkın süre kesintisiz dans ediyorduk. Dansın sonunda, alnımızdan akan ter ile zıpkın gibi duruyorduk sahnede. Her şeye rağmen, tüm darbeler karşısında ayakta kalan, hala yaşayanlardık. İsyanı yüz yıllardır süren ve sürecek olan bir halkın çığlığı gibi akıyordu danslar. Dansın ardından, dakikalarca süren alkış ve ıslıkların karşısında dimdik duran bir ekip.

Böyle yıkılış gördün mü?

Çoğunuz izlemiştir Zorba’yı. Benim hanemde, sinema tarihindeki en güzel sonlardan birine sahiptir bu film. Belki birçoklarınız için de öyle.

İki adam, alelade akan yaşamlarını sorguladıkça çetrefilleşir her şey. Nihayet o güne dek aramadıkları bir kurtuluş arzusu peydah olur. Başta içine düşülen çaresizliğin yerini belirsiz bir umut alır. Umut zihinlerde gerçekleşmesi şüphe götürmeyecek bir hayale dönüşür. Hayal ise çoklanır, kasaba büyüklüğünde bir inanç olur.

Zorba filminin son sahnesinde yıkılış.

Nihayetinde bu hayale ulaşmak gayesi ile harcanan çaba meyvesini verir. Böylece umudun gerçeğe dönüşeceği büyük gün gelir. Lakin ilk hamlede çöker. Ancak, çaba, inanç, hayal, umut ve kurtuluş hepsi birden göz alıcı bir muhteşemlikle yerle bir olur.

Hey boss, did you ever see a more splendiferous crash?

[Laughing] …

Hey- Hey. You can laugh too, huh? Hey! You laugh!

You saw- You saw how they all ran!

Especially the- The monks!

The third time- The third time was the best! Nothing left.

Hey! Faster! Up, up, up!..

Zorba filminin son sahnesinde dans başlıyor.

Nitekim umudun, hayalin ve emeğin büyüklüğü bu yıkılışa bir azamet katmıştır. Sıradanlıktan uzak, unutulmayacak güzellikte ve ihtişamlı bir yıkılış. Ardından, bu gösterişe layık dansların edileceği bir yıkılış. Yıllarca, üst üste ve hiç bıkmadan izlenecek bir çöküş ve ardından gelen gururlu dans.

Bu yüzden, bu sahnesi ile en kıskandığım filmdir Zorba. Bütün bir film bu muhteşem dansın neden ve nasıl yapıldığını anlatmak için vesiledir aslında. Dile gelemeyen, yazıya dökülemeyen bir ‘buradayım’ manifestosu gibi. Hakaretler, aşağılamalar ve yok saymalara karşı bir manifesto.

Keşke bizim de dansımızın böyle bir filmi olsa. Yıllarca izlense, unutulmasa.

Daha da iyisi. Daha nice danslarımıza vesile olacak umutlarımızın ve çabalarımızın hiç bitmemesi dileği ile. Kalın sağlıcakla.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz