Günlük yaşamın hikayesini anlatabilmek…

0
209

Nasılsın? İyiyim, nasıl olsun… İkinci soru geliyor… Günün nasıl geçti?.. Hemen her akşam karşılaştığımız bir soru. Eve döndüğümüzde eşimiz veya telefonla arayan bir dostumuzun alıştığımız sorusu. Yanıtı da genellikle aynı alışkanlıkla; “bildiğin gibi”, “nasıl olsun”, “hep aynı” veya duruma göre “harika” veya “yani” şeklinde verilen…

Yaşadığını aktarmak…

Yaşadığımız günün sonunda bu soru ile karşılaştığımızda elbette hiç birimiz söze “Söyledikçe sergüzeşti verir bezme letafet, dinle imdi bende-i âcizden hoş bir hikâyet” diye başlamayız. Aslında bir o kadar anlatılabilir bir gün geçirdiğimizin farkında değilizdir genellikle.

Fransa’daki ünlü Chauvet Mağarası’ndaki resimler yaklaşık 30 bin yıl öncesine tarihleniyor. İnsanlığın bu resimleri neden çizdiği hala tartışılmakla birlikte, bunları bir şeyleri anlatmak gayretinin ilk emareleri olarak da düşünebiliriz. Bu resimlerin öncesinde de elbette ki günlük yaşam deneyimini diğerlerine aktarma çabası olmuştur. Yine de kolaylık için bunu bir başlangıç olarak kabul edersek insanlık yaklaşık 11 milyon gecedir birbirine hikayeler anlatıyor, gününün nasıl geçtiğini. Nüfus hesaplamalarına göre ise, bugüne dek dünyada 107 milyar insanın yaşamış olduğu tahmin ediliyor. Yarı hayatlarında bu alışılmış soruya yanıt verdiklerini düşünürsek yaklaşık 20 bin milyar hikaye anlatımından bahsediyoruz. Sorunun geçiştirilme nedeni bu sayısal çokluk olabilir belki.

Buna karşılık hemen her düşünürün gündelik hayata dair eserler üretmiş olması da dikkat çekicidir. Yani bir yaşam gününün anlatılmaya değer olmaması hali pek mümkün değil. Daha düşündürücü olan husus, soruyu kendi kendimize sorduğumuzda da – ki çok daha nadiren yaşanır – geçiştirmeye meyilli olmamızdır.

Her bir insanın yaşam gününün ne zaman önemsizleştiği ve anlatılması ilginç olmayan bir hal aldığı bilinmez. Bir ilk tarih veya vaka olup olmadığı da belli değil. Ancak, yaşanan son iki yüz yıllık, insanın makinalaşmaya ve çarklar metaforlarının kullanılmaya başlandığı dönemin bunu hızlandırdığını düşünebiliriz.

Kapitalizmin sadece kendisinin iş olarak tanımladıklarının dışında kalan çabanın tamamını gereksiz ve boş zaman uğraşları olarak kabul etmesiyle; insanın kişisel deneyimi ve hikayesi de önemini yitirmeye başladı, hele ki bu bir tür rutin ise. Gece buluşan insanlar için ise geriye sadece boş bir sohbet kaldı.

Aman sohbet uzamasın…

Şimdi, eve geldiğinizde ya da bir dost sohbetine katıldığınızda, kendinizi hikayesini anlatmaya çalışan birisi olarak hayal edin. İşler güçler tamam, genellikle çevreniz de sizinki ile aynı veya ilişkili bir alanda çalışanlardan oluştuğu için bir müddet ilgi çekici olacaktır. Mesleğinizde uzmanlaştıkça, iş deneyiminizin ilginç örnekleri belki eğlenceli bir anlatım ile cazibe yaratabilir.

Bir de şunu deneyin; sabah uyandığınız andan itibaren, güne nasıl başladığınızı, yolda neler ile karşılaştığınızı, tanıdığınız veya tanımadığınız insanlar ile nasıl selamlaşıp kısa sohbetler yaptığınızı, dolmuş şoförü ile yaptığınız ‘bir kişi lütfen’ ve ‘müsait bir yerde lütfen’ şeklinde kodlanmış kısa iletişiminizi, işte geçirdiğiniz zamanı kısaca özetleyerek, işten çıktıktan sonra yine aynı rutinlerinizi, yolda – kitabın içeriğinden bahsetmeden – kitabınızı nasıl okuduğunuzu, detaylı olarak trafiğin akışını veya İstanbul’daysanız akmayışını, kentte belki de o gün ilk kez gördüğünüz dokuları, Ara Güler’in resimlerinden fırlamış gibi size baktığını yakaladığınız yüzleri, gülümsemeleri, küçümsemeleri, yadırgamaları ve bütün bunlar olurken belirsizce duyduklarınızı, aldığınız kokuları, teninizde hissettiğiniz duyguları…

Kısa kesiyorum ama bunu okurken veya dinlerken bile sıkılmış olmalısınız. Sonuçta alacağınız tepki ya karşınızdakilerin gözlerinden akan büyük bir sıkıntı hissiyatına şahit olmak ya da samimiyet durumunuza göre espri ile karışık sözel bir yeteri duymak olacaktır.

Oysa ki birçok edebi eseri günlük yaşamın detaylarını aktarım kabiliyetinden etkilenerek beğeni ve hayranlıkla okur, bundan da büyük bir haz alırız. Elebette ki kendimizden böle bir aktarım yeteneği beklemek haksızlık olur. Bize değil elbette, edebi eserleri ile gönlümüzü fetheden büyük üstadlara. Ancak bizim de anlatacak günlük bir hikayemiz olamaz mı?

“Amca bir dur, sosyal medyaya bakıyorum.”

Hikayeyi benden dinle…

Özellikle gençliğinde yetmişli yılların sonlarını ve iş yaşamının başlangıcında da seksenli yılları yaşayanlara belletilen şey her şeyi kısaca anlatmasının gerekli olduğuydu. Patrona sunulacak bir çalışma beş dakikada hatta bir asansör süresinde anlatılabilmeliydi. Kodlar açık olmalı teferruata girilmemeliydi. Kimsenin zamanı yoktu sizi dinlemek için. Zaman hızlı olma zamanıydı.
Bu hız sapantısı hiç geçemedi bir türlü ve bundan herşey nasibini aldı. Yaşam hızlandı, uzun her şey sıkıcılık ile eleştirilir oldu. Bir sinema filminin de hızlı olması gerekiyordu. Uzun ve ağır hikayelerin devri kapandı ve aksiyon filmleri altın dönemini yaşamaya başladı. Müzeye ve tiyatroya gitmek artık daha seyrek yapılan bir etkinlik oldu. Kitap okuma süreleri küresel ölçekte azaldı. Günlük okuma süresi bir saatin altına düşerken, neredeyse yüzde sekseni okuma bilen dünyada kitap okuyanların oranı yüzde otuza kadar geriledi.

İkibinli yıllar ise sosyal medyanın hayatımıza girdiği ve anlatımı sadeleştirdiği dönem oldu. Her şeyi bir paragrafta anlatmayı öğrenmemiz gerekti. Hatta kimi zaman bu bile uzun oldu. Yüz kırk karakterlik twitler sekiz saniyelik videolar kendini anlatmanın yeni standardı haline geldi. Elbette kendimizi bu kadar anlatabilirken bilgiyi de bu kadar alabiliyorduk.

Hikayeler mi? Hikayeler kapitalizmin oldu. Her markanın bir hikayesi olmalıydı. İnsanlığın hikayesini bırakarak markaların hikayesini beller hale geldik. Tüm zamanların en çok satanı Don Quixote’un toplam baskısı beş yüz milyon iken herhangi bir kolalı içeceğin veya otomobil markasının hikayesini bilenlerin sayısı milyarları geçti.

Diğer yandan, günümüz medyasının tek işi de gerçeklerin istendiği şekilde algılanmasına olanak sağlayacak hikayeler yazmak oldu. Hikayeler ile günlük yaşamın psikolojisi, sosyolojisi, kültürü, tarihi yeniden üretiliyor. Her hikaye yazımında yeni iyiler ve kötüler yaratılıyor. Bir önceki hikayenin iyisi bir sonrakinin kötüsü olabiliyor veya tersi. Küresel ölçekte hikaye anlatımı insanın elinden alınmış ve egemen güçlere hediye edilmiş durumda. İki gün önce tanınmayan bir iş insanının bir anda yüz yıllık başarı hikayesini duyuyoruz veya bir politikacının.

Çok uzattım farkındayım. Ancak günlük yaşamın aktarımı ve paylaşımı konusunu biraz daha fazlaca düşünmekte yarar var kanaatindeyim. Hepinize bol hikayeli, muhabbeti uzun güel geceler dilerim.

Notlar : Dünya nüfusu hesaplamasında; MÖ 10.000 ile MS 1940 aralığı için HYDE (History Database of the Global Environment) verileri, 1950 sonrası için United Nations Department of Economic and Social Affairs verileri baz alınmıştır.

Görsel : Alexander Aashiesh, unsplash.com