Damlaya Damlaya

0
95

Uzun zamandır içimden gelmiyor. Ne yazmak ne konuşmak ne de anlatmak… Aslında şu hayata, dünyanın geldiği hale bakınca yazacak, söylenecek o kadar çok şey var ki!

Hem de ne çok şey… Ama bir bıkkınlık hali, bir inançsızlık, bir kırgınlık, bezginlik. Suskunluk sarmalı bizi de sarmalamış…

Gerçi söylesek, yazsak ne oluyor! O da ayrı bir konu…

Her Allah’ın günü başka bir derde uyanıyoruz. İçi seni dışı beni yakar cinsten… Kimi zaman dehşete düşüren görüntüler, haberler.

Ülke gündemi malum. Kahve renkli şey gibi. Demokrasi hikaye, adalet hikaye, insan hakları, özgürlükler hikaye, bağımsızlık hikaye, ekonomi hikaye, ahlak hikaye… Politik yalanlar üzerine kurulmuş çürük bir siyaset çemberi, devleti ele geçirmenin, sırtından geçinmenin, hortumlamanın peşine düşmüş, kökü bir yerlere bağlı, döküntü bir bürokrasi. “Burası muz cumhuriyeti değil” derdik bir zamanlar “kayyum cumhuriyeti”ne döndü.

Dünya ise raydan çıkmış. Rusya’sı Amerika’sı, Çin’i Avrupa’sı… Bir sıkışmışlık hali. Nedeni de belli hani…

Yakın coğrafya altüst olmuş. O kahve renkli şeyi çoktan yemiş. Arap Baharı ayaklarına başlayan ekonomik işgal süreci burnumuzun dibinde başka bir boyut kazandı. “Büyük Ortadoğu” diye diye batılı çakalların, şirketlerin tüketim pazarı haline getirildik. Denizi, ovası, dağı, taşı, ormanı, limanı, tarlası velhasıl işgal edilmeyen yer kalmadı.

Tabi siyasal İslamcılar işin en seçkin organizatörü…

Ha onlara da sorsanız ne mücadeleler veriyor, ip üstünde cambaz gibi ne tehlikeleri göze alıyorlardır. Öyle bir anlatırlar ki küçük dilinizi yutar, ben ne cahil ne karaktersizmişim der çıkarsınız. Ama durum ortada.

Coğrafya kader değil, ellerinde oyuncak… Suriye parçalandı, Filistin halkı ezildi. Irak zaten malum, diğerleri haraca bağlanmıştı. Tüm dünyanın gözü önünde Gazze’de kanlı bir soykırım devam ediyor, can yakıyor. Sivillerin Nazi Almanya’sını andıran görüntüler altında, toplama kamplarında, açlık bir yana her an ölümle burun buruna geldiği acımasız bombardımanlar ve yıkım. Bebekler, çocuklar, masumlar… Tam bir dram… Bir de buna savaş diyorlar. Yersen… Siyonist bir rejimin kontrolündeki İsrail’in yaptığı bu soykırıma Yahudi vatandaşlar dahi dayanamıyor. İsrail’deki protestolar bunu açıkça gösteriyor.

“İspanya’nın nükleer bombaları, uçak gemileri veya büyük petrol rezervleri yok. İsrail saldırısını tek başımıza durduramayız, ancak bu denemekten vazgeçeceğimiz anlamına gelmiyor. Çünkü kazanmak bizim elimizde olmasa bile, uğruna savaşmaya değer davalar vardır”.

Bunu İspanya Başbakanı Pedro Sánchez söylüyor. Söylemekle kalmıyor, uçaklarla yiyecek yardımı gönderiyor, Gazze’deki soykırımı fotoğraflarla belgeliyor. Dünyaya anlatıyor, mücadele veriyor. Ya “One Minute”çüler nerede? Başta “Siyasal İslamcıların” dünya lideri olmak üzere hiçbir Müslümanım diyenden, sözde Müslüman politik temsilden bir tık bile yok. Ellerinden tutan mı var İspanya’nın yaptığını yapmaları için? Hepsi çok başarılı, işini bilen şovmen.

Onca yaşanan küresel yağma hareketi karşısında duyarsız, omurgasız politikacılar, devlet yönetimleri, sözde İslam ülkeleri…

Sonra da “neden görüşmüyoruz” diyen tanıdıklarım aklıma geliyor. Neyinizle konuşacağım? Samimiyetinizi, insanlığınızı gördük. Uzak durun yeter.

Bölgede dini siyasal gruplara yol veren, her tür destekle iktidar olmalarının arkasında duran Batı bir taşla iki kuş vurmuş gibi görünüyor. Bir yanda istedikleri şekilde tüketim pazarlarını ele geçirirken diğer yanda dinle kafayı yemiş, bağnazlaştırılmış, cahilleştirilmiş, uyuşturulmuş kitleleri yaratıyorlar. Nasıl olsa kontrol daha kolay…

Dünya giderayak yaşanılası bir yer olmaktan çıktı. Öyle bir zamanın içindeyiz işte… Bir yanda yoklukla boğuşan milyarlarca insan diğer yanda onların üzerine çöreklenmiş, lüksün gösterişin her türlüsünü yaşamaktan, hatta sergilemekten çekinmeyen, küresel efendilerinin memurları, soyguncular, görgüsüzler.

Küresel sömürü bu, yoksulları, onuruyla dik duranları mı dinleyecek?

Tüm politik iktidarların malum küresel efendiler için çalıştığı, sözde sömürge valilerinin elinde oyuncak olmuş siyasi düzenler, devletler… Eskiden en azından birkaç gram utanma vardı o da kalmamış. Kimse halkı, halkın vergileriyle yaratılan devlet kasasının nasıl soyduğunu umursamıyor. Saklama gereksinimi dahi duymuyorlar artık…

Normal, hepsi normal. Tepki yok çünkü…

Yıllarca geniş halk yığınlarını cahilleştirip alıklaştıracak bir kitle iletişim düzenini boşuna kurup yürütmediler. Medyası, dini, kültür kurumları, sanatı, okullarıyla olası uyanmayı, itaatsizliği bastırma işini görecek tüm bilinç araçlarını ustaca kullandılar, insanları adeta amaçlarına uygun şekilde ehlileştirdiler, uyuşturdular. Mide bulandırıcı içerikleriyle, yozlaştırılmış dini söylemler, cahilleştirici eğitim yayınları, sözde kitap, müzik, sanat işleriyle yaptıklarının, yaşadıklarının ne olduğunu bile bilmeyen gerzekler, zavallılar!

Neoliberalizm. Yaşadığımız tüm bu sürecin mihenk taşı.

Herkes küresel batı ülkeleri ve şirketlerinin beklentilerine uygun bir şekilde tüketim pazarının bir parçası, bir bileşeni haline geldi, kapitalizmin yayılmasını sağlayacak bir program başarıyla uygulandı. Karl Polanyi’nin “Büyük Dönüşüm”de bahsettiği üzere kapitalizm durmaksızın yayılmaya devam ediyor. Daha gitmediği onlarca ülke, coğrafya var…

Zaten direnç gösterebilecek üç beş kafası bozuğu mu halledemeyecekler? Dijital teknolojiler ne güne duruyor? Hücrelerine kadar, aldıkları nefes sayısına kadar herkesi biliyorlar…

Şuraya bak, her sabah aynı manzara. Satın aldıkları süslü köpekleri dolaştırmak için çıkmış neoliberalizm mahsulü şu varsıl insanların samimiyeti de kapitalizmin samimiyeti gibi. Günaydınları da onların olsun! Sokaktaki köpekten şikayet ederler, süslü köpekleriyle bir gösteriş ve tatmin yaşamak için binlerce lirayı harcamaktan geri durmazlar. Satın aldıkları şu garibimde insan bencilliğinin elinde, duygusal ya da maddi tatmin yaşamak isteyen şu arsızların tüketim malından başka bir şey değil. Neoliberalizm, sen nelere kadirsin, ne sınıfsal bir şeysin. Sokak köpeklerine dahi acımıyorsun! Tüketmenin hazzında kendini yitirmiş insanlar yarattın, yaratmaya da devam ediyorsun…

Hazlar, kullanımlar ve doyumlar. Serbestleşmiş bir piyasa düzenine inananların en yüce sosyal normları. Tatmin peşinde koşan aklı yoksullar…

Devlet kapitalizminden, devlet eliyle üretim ve sermaye birikimi düzeninden, tüketimin önem kazandığı, tüketim pazarlarını ele geçirmeye dayalı serbest piyasacı bir döneme geçiş… Seri, bir örnek ve kitlesel üretimin mükemmelleştiği 1970 sonlarında yeni tüketim pazarları zorunlu hale gelince mallar, hizmetler ve sermaye için sınırların ortadan kalkma zamanı gelmişti doğrusu.

Klasik liberalizmin kuralları mı değişti? Tabii ki hayır. Ancak hedefleri değişti. Küresel pazarlar olmalı, şirketlerinin malları kendilerine yeni tüketiciler, tüketim pazarları bulmalı…

“Neo” kelimesi yeni demek, yeniden demek. Matrix filmindeki “Neo” ile karıştırmayalım. Tabi filmde o karaktere bu ismin verilmesinin de özel bir anlamı olduğunu anlamamak mümkün değil. Herhangi bir şeyin önüne “Neo” ifadesini getirdiğinizde yeni ya da yeniden anlamını eklemiş oluyorsunuz.

Neoliberalizm dediğimizde klasik liberal düşüncenin yeniden canlanması ortaya çıkıyor. Aslında neoliberalizm klasik ekonomik liberalizmden farklı prensipler içermiyor.

Temel varsayımlar çok açık. Rekabet iyidir. Önünü açmak gerekir. Piyasa kendi kendisini düzenleyebilir, yeter ki devlet piyasaya müdahil olmasın. Deregülasyon yani devlet kapitalizminin hakim olduğu kurallar seti bozulmalı, zira devletin piyasaya müdahalesi olmaz.

1980’lerle birlikte bunların tümü yaşandı.

Ticaretin serbestleşmesi bir diğer ilke. İç piyasa dış piyasa diye bir şey olmaz. İç piyasanı dışarıya açacaksın. Koruma yapmayacaksın. Bu ne demek? Küresel şirketler ülkene giriş yapacak ve mallarını, hizmetlerini kolayca satacaklar. Senin iç piyasan da rekabet ederek kendini geliştirecek. Oldu gülüm…

Serbest ticaret dediler bunun adına. İthalat ihracat serbestleşirse kaliteli mal üretimi için rekabet artar. Öyle mi oldu ayrı konu ama emek dolaşıma giremedi, küreselleşmedi tabii ki… Kaybetti anlayacağınız…

Bir diğer konu finansal serbestleşme. Yani madem mallar, hizmetler dolaşıma girebiliyor, sınırları rahatça geçebiliyor o zaman para da sermaye de serbestçe dolaşıma girsin. Daha ucuz üretim için bu gerekli. Ayrıca elde edilen kazançların üretimin gerçekleştiği ülkelerden kolayca çıkabilmesi için bu mevzu çok önemli. Ne yani McDonald’s kazandığı parayı burada mı bırakacaktı?

Tabi devlet artık üretici olmamalı, devlet eliyle kapitalizmin egemen olduğu yıllarda halkın emeği ve vergileriyle kurulan şirketler, mal varlıkları özelleştirilmeli, bazı sömürü sermayedarlarına peşkeş çekilmeli, devlet piyasadan çekilmeli. Özel sektör gibi kar amacıyla çalışmayan devlet şirketleri maazallah piyasaların işleyişini, serbestliğini bozabilir.

12 Eylül darbesinin neden olduğunu anlamışsınızdır sanırım…

Kapitalizmin de evreleri var neticede. Öncelikle devlet eliyle sermayenin büyüdüğü yıllar. Sonra devletin piyasadan çekilerek sözde serbest piyasa düzeni içinde bir sömürü sisteminin kurulması.

Keynes, Friedman, Hayek gibi Batı sömürü düzeninin ihtiyaçlarını karşılayacak ekonomi görüşlerini üretenler, sömürülecek ülkelerin okullarında iktisadın temel isimleri haline geldi mi? Geldi. Batıda muhafazakar yani tutucu kesimin desteğiyle yürütülen neoliberal politikalar adeta kurtarıcı gibi sunuldu mu? Sunuldu. Dünya Bankası ve IMF gibi finansal araçlar sömürülecek ülkeler için parlatıldı mı? Parlatıldı. Hatta gün geldi değişen paradigmaya işçi partileri, sendikalar dahi katılır oldu.

Sonuç, ne mi oldu? Zenginin daha zengin, yoksulun daha yoksul olduğu yeni bir evreye girdik işte.

1980’li yıllarla birlikte Batı’da başlayan neoliberalizm rüzgarı gelişmemiş, gelişmekte olan aslında sömürülecek tüm ülkelerde estirildi. Kitle iletişim düzeninin tüm araçları halkların gözünde bu ekonomi politikalarını parlattı, masalsı bir dünya resmi çizildi. Öyle ki Damlama Teorisi (Trickle Down) olarak bilinen uyduruk teoriler bile halkın zenginleşeceği vaadiyle ballandıra ballandıra yayıldı. Oysa zenginlerden ve şirketlerden daha az vergi alınan, zenginlerin daha zenginleşmesini sağlayan bir seçenekten başka bir şey değildi.

Neymiş? Daha çok zenginlik oluşunca bu kaynaklar yeniden yatırımla piyasaya dönermiş. Gördük tabi Nepal’de… Türkiye gibi dünyanın birçok sömürülen ülkesinde de görüyoruz bunları ama Nepal halkı sanırım durumu daha erken anlamış.

Sonuçta bütün zenginlik nüfusun çok küçük bir kesimine giderken yığınlar açlıkla yüz yüze kaldı. Sadece zenginliğin dağılımı sorun olmadı tabi. Sosyal çürüme, adaletsizlik, eşitsizlik de hızla büyüdü.

Neoliberalizmin tartışmasız bir tane büyük başarısı oldu. O da zenginlerin daha çok zenginleşmesi… Spekülatif sermaye akımı arttı, yabancı yatırım adı altında ekonomileri çökertecek sıcak para uygulamalarına sahne olundu.

Sermaye serbest dolaşmalı ama değil mi?

Olan biten her şeyi küresel şirketlere, sermaye çetelerine satılmış, çürümüş politikacılar, bürokratlar tasarladı ve uyguladı.

Eh tabi her rüyanın bir de sonu var. Neoliberalizm de çöktü. İttire kaktıra buraya kadar. Bunu artık Batı da kabul ediyor. Hikayenin sonu tam bir hayal kırıklığı… Damla damla sömürüyü tüm dünyaya yaşattılar. Yoksulluk oldu, açlık oldu. Bundan sonrası karanlık. Kendi sömürü düzenlerinin önünü açmak isteyen, elde ettikleri sömürü servetleriyle hazzı ve doyumları yaşamış olan Batı için işler tıkandı.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz