“Kusura bakma ama kendimizi olduğumuzdan farklı göstermeye çalışmasak artık. Hiçbirimizin gerçek insanla, insani değerlerle ilgisi yok. Şu halimize bak! Dünyanın her yerinde acılar içinde yok edilen, bombalarla mermilerle katledilen çocuklar; ezilen, hakları gasp edilen masumlar; yoksulluk içinde, açlık sınırında milyarlarca insan, yok edilen doğa, canlılar… Hiçbir şey yokmuş gibi yaşayabiliyoruz hala. Yazıklar olsun bize!
Üstelik tüm bunlar küçük mü küçük bir grubun, görgüsüzce yaşamlarını sergilemekten sakınmayan soytarıların, sözde tüccar ve avanesi politik soyguncuların varlığı için!
Eli sopalı yargısı, polisi, askeri, bürokrasisiyle öyle güçlü devletler, öylesine güçlü politik yapılar yarattık ki elimizi kolumuzu kendi kendimize bağlamışız farkında değiliz. Olan biten onca şey karşısında ne yazık ki ahlanıp vahlanmak dışında hiçbir şey yapamayan insanlar haline getirildik.
Şu gerçeği kabul etmeliyiz Muzaffer Abi. Hepimiz kapitalizmin esir aldığı bir piyasa düzenine, onun güç ilişkilerine ve aklına teslim olduk.
İnsan olma çabası mı var ortada? Yoksa ben mi göremiyorum? Piyasalaşmış toplum ilişkileri, üretilmiş, tapınılan saçma sapan sosyal değerler… Hangi birimizi teslim almadı bunlar?
Bence tüm zamanların ötesinde başka bir şeyi yaşıyoruz. Fabrika dişlilerinin yuttuğu, alışveriş ilişkilerinin şekillendirdiği yeni tür bir yaratık çıktı ortaya. İnsani olan ne varsa ya yok ettik ya da yozlaştırdık.
Hangimiz akıl, erdem, vicdandan bahsedebiliriz bugün? Yüzümüz mü var bunları konuşmaya? Her ne varsa piyasa belirliyor. Tek motivasyon güç… Güç edinme üzerine kurulu çıkarcı, çatışmacı ilişkiler her yeri sardı.
Herkesin bir bedeli var. Biliyorum şimdi sen bunu kabul etmezsin ama etiketi tam olarak okunmasa da herkesin bir fiyatı yok mu? Şimdinin insanını yüceltmeye, hele hele romantikleştirmeye kalkışmayalım.
Yahu anlamakta zorlanıyorum gerçekten. Biz değil miydik onca zaman sınıflı toplum düzeninin insanı nasıl ezdiğini, kapitalist ekonomi ve politik modellerin sınıflı toplumu nasıl ortaya çıkardığını söyleyen? Biz değil miydik bunca zaman ülkedeki politik iktidarların küresel kapitalist düzenin bir oyuncağı olduğunu; işlettikleri piyasa düzeniyle insan aklını yok ettiklerini; onu kul, köle haline getirdiklerini anlatan? Biz değil miydik böyle bir düzene karşı mücadele eden?
Eh ne oldu şimdi? Ne değişti? Sınıflı toplum düzeni mi değişti? Yoksa sınıflar arası geçişkenliği sağlayan yeni bir ekonomi ve politik model mi doğdu?
İşçi mi değişti, karın tokluğuna mahkum işçilik mi?
Gecekondudaki, varoştaki, arka mahalledeki çocuk için eşit bir dünya mı kuruldu? Ne değişti deyiver! Şu modern dedikleri toplum düzeninde çalışanlara bir statü sağlanınca işçi işçi olduğunu mu unuttu yoksa? Emek sömürüsüne dayanmış bir düzende değişim mi oldu?
Düşün hele bir. Şu yaşadığımız konfor düzenine bakıp, yaşamımızdaki değişimlere aldanıp bu türden sorunların bittiğini mi sanıyoruz?
Yoksul kesimlerin çocukları yoksulluğa daha da kötüsü çaresizce bir kültürsüzlüğe, cehalet ve yozluğa mahkum olurken, yok pahasına bir işçiliğe rıza göstermeleri için zorlanırken susmamız mı lazım? Mevcut iktidar ve eşrafı uyguladıkları politikalarla halkın bu yoksul kesimlerini sınıflarına mahkum ederken sessiz mi kalalım?”
“Hani uzun zamandır görüşmüyoruz diye illaki damarıma damarıma basacaksın!”
“Yok Muzaffer abi, insan gördüklerine yaşadıklarına artık dayanamaz hale geliyor bir yerden sonra. Bir ortam bulunca da patlıyor işte.”
Eylül’de bitiyor, akşamları serinlemeye başladı. Yaz dönemi boyunca bir kere ya buluştuk ya buluşamadık. Ama incirler de bitti. Döndük dolaştık yine kürkçü dükkanına oturduk.
“Hocam senin kafa epey bir güzel olmuş anlaşılan. Sahi neredesin, neyi yaşıyorsun? Yoksa yaşadığın topraklarda halen padişahlık aklının egemen olduğunu göremiyor musun? ‘Ben ki sultanlar sultanı, hakanlar hakanı hükümdarlara taç veren Allah’ın yeryüzündeki gölgesi…’ Kanuni bunu demiş mi? Demiş. De bakayım bugün ne değişmiş?
Kendilerini yönetenleri yüzyıllarca Allah’ın yeryüzündeki gölgesi gibi görmüş insanlardan bahsediyorum sana. Ankara’nın sarayını farklı mı sanırsın? Sen hangi ülkeyi yaşıyorsun? Saraylar inşa etmek, hükümranlık kafası yaşamak isteyen bir halkın neyin mücadelesini vereceğine inanıyorsun? Bir Cumhuriyet kurarak her şeyin değişeceğini mi sandın yoksa?
O kodlar öyle bir çırpıda değişir mi hiç? Yüzyıllar boyunca kendisinin ezildiğini dahi anlayamayacak bir cehaletle yaşamış şu topraklardaki halkın öyle bir aydınlanma geçirdiğini mi düşünüyorsun?”
“Etme Muzaffer Abi. Tamam her şeyin bir çırpıda değişeceğine inanmıyoruz herhalde.”
“Sen gerçeklikten kopmuşsun. Onca şey değişmiş ama senin öngörün gelişmemiş. Dünyanın da ülkenin de gidişatına ayak uyduramıyorsun. Hepsi bu. Bak hayat önünden geçiyor, neyi değiştirmeye çalışıyorsun! Senin de yapacağın tek şey elini uzatıp almak. Yani sen beceremiyorsan düzenin ne günahı var.”
“Doğru diyorsun. Biz de onlara benzemeliydik değil mi?”
“İşin latifesi o. Zaten orta çağı yaşıyoruz halen. Şu bulunduğumuz okumuş takımın sınıfında dahi insanlar yaşadıkları konfora aldanıyor, modern zamanlar içinde olduğumuz yanılgısıyla hayat sürüyor. Oysa feodal dönem, soya dayalı iktidarlar mı bitti? Bak şöyle dünyanın gidişatına. Mülk kimin?”
“Mülk Allah’ın diyenlerle ‘sana meşruiyeti ben verdim’ diyenler arasında gidip geliyor.”
“Eh orası öyle. Dünyada iktidar olanlara meşruiyetin kimler tarafından verildiği önemli. Halk mı veriyor meşruiyeti, yoksa güç ve çıkar merkezleri mi? Duruma bakılırsa bizde meşruiyet çok uzun zamandır Atlantik’ten gelmiş. Şimdi neyin değişmesi bekleniyor anlamış değilim.”
“Gel seninle düşünce mafyası kuralım Muzaffer Abi.”
“Uçtun yine! Nereden çıktı bu?”
“Her işin güç ilişkilerine dayandığı böylesi bir dünya düzeninde eğer biz de güç sahibi olur ve bunu gösterebilirsek belki bir şeyler değişebilir. Öyle değil mi?”
“Şaka yapıyorsun herhalde.”
Çaydan art arda yudumlar almayı bırakarak kahkahayı basıyor.
“Abi, nerede düşünen, farkındalığı gelişmiş insani değerleri yaşatmaya çalışan, fikirleriyle düzeni sarsacak düşünür varsa güç merkezlerinin odağında olmuş. Yeri gelmiş toplumsal alanda dışlanmış mı? Dışlanmış. Tarihe bakarsan hatta kimileri yok edilmiş. Onların düşünceleri toplumun egemen değerlerini temsil edebiliyor mu? Hayır.
Neden? Çünkü insanın insanı ezmesine, yok ediciliğine karşılar. Yani güç ilişkileri üzerinden belirlenen bir toplum düzenine karşılar. Bu durum tabiidir ki onları zayıf kılıyor. Bu kesimlerin de elinde sopa olsa mesela, emin ol egemen düşünceler, ilişkiler değişir, onların söylemleri ana akım fikirler haline gelir. Politik güç merkezleri değişeceği gibi insanlığın üzerine kabus gibi çökmüş tüm egemen düşünce kurumları da içerik ve nitelik değiştirir.”
Zaten düşünce mafyası yok mu?
“Yahu arkadaş medya kimin elinde, okullar, din, internet kimin elinde? Hem nasıl olacakmış o iş?”
“Ben de onu diyorum. Düşüncelerin dolaşıma girmesi esas sorun değil mi? Araçlar kimin elindeyse düşünceler de onların kontrolünde oluyor. Şimdiki durumda araçlar insanlık adına çaba harcayan düşünürlerin elinde değil. Bak ihale mafyası var, kaçakçılık mafyası var, beyaz var, siyah var, diploma mafyası hatta politikanın bile mafyası var. Hepsi kazanan taraf. Düşünenler, insanlığın yararına fikir geliştirmeye, anlatmaya çalışanların neden mafyası olmasın?”
“İyi de sen de eleştirdiklerine, onlara benzemez misin bu durumda?”
“Önümüzdeki en büyük sorun insani düşünceleri ortaya koymaya çalışanların bunu yapamaması değil mi? Düşünen, eleştiren, farklı bakan, farkındalık uyandıranlar kendilerine bu hayatta yer bulamazlarsa toplum aklı nasıl değişir?”
“Hepsini içeri alırlar ben sana diyeyim.”
“Nerede vurguncu, namussuz, üçkâğıtçı var, hepsi dışarıda. Üstelik içeri girseler de dışarı çıkabiliyorlar kolayca. Ya düşünürlere, ileri görüşlülere ne oluyor? Hepsi içeride, çoğunun gün ışığı görme şansı bile olmayabiliyor. Demek ki düşünmek bu ülkede hatta dünyada büyük sıkıntı. Biz ne yapacağız? Düşünmenin önündeki tüm engelleri ortadan kaldıracağız. Hele bir düşün?”
“Nasıl düşüneyim yahu? Başıma ne geleceğini bilmiyorum ki!”
“Yahu lafın gelişi. Şimdi ‘düşünüyorum öyleyse varım’ değil ‘düşünüyorum öyleyse içerideyim’ zamanı. Biz düşünenleri ve düşüncelerini özgürce ifade etmek isteyenleri koruyacağız. Onların önlerindeki engelleri halledeceğiz.”
“Bu işte mangır var mı ki talep olsun? Kaçakçılık yapsan, beyaz işine bulaşsan buralarda tonla para var.”
“Yok abi biz para da kazanırız. Misal bize bir talep geldi. Dedi ki ‘ben düşüncelerimi açıkça ifade etmek istiyorum. Ancak bunu yaptığımda tehdit altında olmak istemiyorum. Ya da bana baskı uygulanmasını, öldürülme riskini yaşamak istemiyorum’. Biz ne yapacağız? Aylık ödemeli olabilir bir rakam söyleyeceğiz tabi. Sonra onu korumamıza alacağız. Hani küçük mafya işlerinde böyle oluyor ya. Elemanlar önce kuyumcuya geliyor, ‘seni koruyalım, şöyle şöyle tehlikeler var, biz olursak sana bir şey olmaz’ diyorlar ya, işte bizimki de o hesap.”
“Eh iyiymiş. Sonra ne olacak? Kimden koruyacağız?”
“Düşünceyi bastırmak isteyen, yayılmasını engellemek isteyen kesimlerden.”
“Nasıl yapacakmışız?”
“Mesela tehdit mi var? Biz devreye gireceğiz.”
“İyi de biz o tehdit edenler gibi değiliz ki.”
“Artık oyunun kuralı değişiyor Muzaffer Abi. Biz de öyle olacağız. Tehdit edeni biz de tehdit edeceğiz.”
“Bak sen. Amma da uçtun.”
“Öyle deme Muzaffer Abi. Bu işler kolay değil tabi. Ama mafya olduğunu, gücün olduğunu bilirlerse öyle kolay kolay dikilmezler karşına. Hele bir de birkaç imzalı işin olursa…”
“Sonra düşünen, yazan, çizen kim varsa kapında…”
“Evet işte. Bak aksi halde düşünmenin bedeli çok ağır. Adam öldürsen, terör örgütünden olsan mahpustan çıkabiliyorsun da düşüncelerin nedeniyle çıkamıyorsun.”
“Peki nasıl yayılacak düşünceler, araçlar senin elinde değil?”
“Yayınevi düşüncelerin yayılmasını mı engelledi birkaç cam çerçeve indirirsin. Ne bileyim medyada yer mi vermiyorlar ona göre ya da okullarda düşünceleri dile getirmeyi mi yasakladılar birkaç eylem, adam kaçırma, göz dağı…”
“Bunların hepsi suç biliyorsun.”
“Suç olduğu aşikar da bugüne kadar kim suçlu çıkmış.”
“Sen bu düşüncelerini bir kenara sakla bence. Başına iş alırsın.”

