Düşler Vadisi

0
144

“…

Yazık oldu yarınlara,

Avunurum anılarla,

Hani nerde ümitlerim,

Hepsi sanki bir rüya.

Hani biz bir bütündük

Su ile toprak gibi

…”

Yaz günlerini severim sevmesine ama günün bu saatleri bir ayrı. Az biraz esinti bir de çay oldu mu… Lakin bugün farklı. Gölgenin bile kendine faydası yok. Sen de ne olmasını bekliyorsan artık! Her yer beton, metal, plastik. Ağaç mı kaldı memlekette a mankafa? Orman mı kaldı?

İnsanları da anlayamıyorum. Bak anlayamıyorum demeye de başladın ya, kesin suyun ısındı…

Şu mazide kalmış şarkılardaki gibi sözlere hüzünlenip, saf duru ilişkileri, samimiyeti, sevgiyi, siyah beyaz fotoğraflara sıkışmış, duyguları yücelten bir aşkı aradıklarını söylenip duruyorlar hep. Söyleniyorlar söylenmesine de malın mülkün peşine de koşmaktan geri mi kalıyorlar? Hiç betonla harmanlanmış, para hırsıyla ruhunu büyütmüş bir insandan bunlar beklenir mi?

Şu hale bak, eskiye de özlem duyar olduk…

Tamam yaşadığım şu konfor yoktu belki o vakitler. Yoksulluk… Yaygın bir kabullenişti belki de. Hayatın olağan akışıydı. Kimin ne olduğunu anlamak için öyle zeki olmaya falan da gerek yoktu hani. Üste başa baksan çakardın mevzuyu. Hele o küçük mahalleden bir çıkmayagör. Her bakımdan sınıfsal farkları hissetmemek için aptal olmalıydı bir insan.

İyi de birader hayat bu kadar da yozlaşmış değildi. Suymuş, elektrikmiş, doğalgazmış, kanalizasyonmuş, adam gibi bir alt yapı yoktu belki semtlerde. Yanmış odun isinin bacalardan tüttüğü keskin kokulu basit evlerde otururdu çoğumuz. Lakin az buz da olsa bir insanlık vardı. İnsanlar insan gibiydi… Şimdi öylelerini görsek “ne saf salak” diyecek hale geldik. Ne utanç verici!

“Ceyar”la tanışmamış, Kemal Sunal’ın “Zübük”ünden, “Üçkağıtçı”sından habersizdik. Ne safmışız yahu… Alicengiz oyunlarını nereden bileceksin! O soba üzerinde pişen gözlemelerin kokusu yok mu? Elde yıkanırdı çamaşırlar bulaşıklar. Siyah beyaz National televizyon… Zahmetliydi yaşam zahmetli olmasına ama konu komşu ilişkileri daha bir güzeldi. Yahu halk diye bir şey varmış gerçekten. Şimdiki anlamıyla aynı mı? Yollar halkındı mesela. Meydanlar, okullar, camiler, denizler, sahiller, ormanlar… Daha ne olsun? Halkın bir müziği, ortak bir dili, ortak beğenileri olurdu. Yazık oldu gerçekten. Eden bozan utansın…

Ana baba ana babaydı, çocuklar böylesi zırvalamış değildi. Sahi ne ara böyle bir kuşak geldi? Topluma, değerlere, politik düzene bu kadar yabancı, içinde bulundukları sorunları algılama kapasitesi bu derece sorunlu, yaşadıkları gördükleri şeylerden, kök nedenlerden bihaber…

Kapitalizm sen nelere kadirsin. Piyasa eliyle alık bir toplum yaratmak bakımından senden hünerlisi olamaz!..

Şimdi tanık olduğum şeyleri düşünüyorum da… Osmanlı’nın cehalet dolu mirası, bu miras üzerine kurulu bilimden, akıldan uzak bir coğrafya. O vakitlerden kalma çağdışı politikalar, bitmeyen hesaplaşmalar, nüfus hareketleri, şehir-kasaba-köy şeridinde yaşanan değişimler, zorunlu olan olmayan kasıtla gerçekleştirilmiş ilerleme karşıtı göçler… Bunlar üzerine kurulu bir egemen politik düzen ve bu düzeni ustaca kullanan küresel ağalar, bu ağaların memleket içinde kurduğu oyunlar, tuzaklar. Ve bu oyunu oynamaya çalışan çıkar şebekeleri, bozmaya çalışanlar, direnenler…

Soğuk savaşın yamacında yeşil bir hattın içinde kullanılan zavallı bir piyon olursan elbet acı bir faturası olur. Oldu da… Anadolu’ya bakınca bunu görmemek mümkün mü? Ama Anadolu bunun farkında mı? Orası meçhul…

Aşama aşama toplum zihnini ilerlemeci akıl ve bilimden eden bilinç araçları ve bu araçların kontrolüne ve yönetimine sahip egemen düzenin işçileri, işbirlikçileri, karar vericileri. Kitle iletişimine dair tüm araçlar, kurumlar. Medyası, dini, okulu, dijital güçleriyle toplum aklını gerçeklikten alıkoyan koca bir düzen!

Eğitim böyle değildi mesela. Böylesine para düzenine ve propaganda mimarlarına teslim olunmamıştı, böylesine cahilleştirici bir makine olmamıştı henüz. İlmek ilmek örmüşler meğer tuzaklarını. Bütün yapıyı, devletin tüm araçlarını ele geçirerek alttan alta örgütlenmişler…

Şu güneş plazaların arkasına bir geçse!..

“Ooo Muzaffer Abi!”

“Yahu arkadaş sesleniyorum sesleniyorum duymuyorsun. Ne alemsin?”

“Abi kulaklıktandır, müzik dinliyordum.”

“Neredesin sen ya? Kaç zamandır yoksun ortalarda.”

“Demiştim ya daha önce. Memlekete bir uzandım.”

“İyi yapmışsın, kafa dinlemişsindir.”

“Keşke öyle olsa. Kafa dinlerim derken daha bir halledip geldim. Sen neler yapıyorsun görüşmeyeli? Her şey yolundadır umarım.”

“Ne olacak işte. İşler güçler hep aynı. İnşaat işleri alt takke ver külah bitmiyor, bizde devam…”

“Nasıl durumlar?”

“Valla durumlar rahat. Paradan para kazanılan böyle bir devirde ne olsun? Proje de çok. Ama ölü fiyatına. Daralmış ortalık. Üçe beşe bakmıyor millet. Arkadaş bir sıvacı, bir boyacı, seramikçi bulmak öyle zor olmuş ki sorma gitsin. Uçmuş her şey.”

“Nasıl?”

“Yahu istedikleri rakamları bir duysan. Günlük yevmiyeli adam alacağım altı üstü 5-6 binden aşağı mümkün değil. Dokuz, on isteyenler oluyor. Ona rağmen bulamıyorsun.”

“Nasıl yani? Yirmi gün çalışsam…”

“Yahu neyin hesabını yapıyorsun.”

“Abi bu işi öğrenemez miyim sence?”

“Geç kaldın profesör geç! Sen daha otur burada!”

Ağız dolusu gülüyor. Boş ver bu mevzuları dercesine bakıyor üstten üstten.

“Bak benim Riva’daki yazlıktaydım geçende. Orada ‘Düşler Vadisi’ diye bir yer var. Öyle alışveriş falan yapılan bir yer işte. Şöyle bir manava uğrayayım dedim. Bildiğin manav. Domatesi kaça satıyor biliyor musun?”

“Kaça?”

“220 liraya.”

“Kilosunu mu? Ne diyorsun?”

“Demiyorum, gözümle gördüm. Dedim arkadaş bunun her tarafı bir şey olsa bu para eder mi? Bu fiyata domates mi olur? 220 lira birader…”

“Olmaz.”

“Ama kimin umurunda? Ben zaten satıyorum alacaksanız alın demez mi?”

“Desene alıcısı var.”

“Olmaz mı? Getirmiş kasa kasa dizmiş. Akşama kalmadan bitirdiğini söylüyor.”

“Ya arkadaş nasıl bir kesim var bu ülkede. Kilosu 220’ye domates alınır mı hiç?”

“Senden mi bahsediyoruz burada yahu…”

Çayından bir yudumu kana kana su içer gibi çekiyor. Tişörtüne sıkışmış kalın kollarını göbeğinin üzerinde zar zor kavuşturarak devam ediyor. Tipik hareketini yapıyor, boncuk boncuk terlemiş başını hafifçe yukarı doğru çekerken yüzünü buruşturuyor.

“Bu devrin işi değilmiş demek ki. Ne bir düzen ne medeniyet ne de demokrasi…”

“Oooo Muzaffer Abi. Amma da ettin şimdi. Çok yol var daha o işlere çok… Yani yol bulunursa tabi.”

“Arkadaş bizim ne farkımız var şu Alaman’dan?”

“İnsan farkımız var abi. İnsan.”

“Bak yine batılı kafayla Anadolu yorumu yapma.”

“Hangi Anadolu yahu Muzaffer Abi. Hayalinde bir Anadolu var takılıp kalmışsın. Artık seninle neyi konuşursak konuşalım aynı şeyleri konuştuğumuzdan şüphe eder oldum. Misal sen ekonomi diyorsun, ben senin ekonomi dediğine ekonomi demiyorum. Bu ticari düzenin yarattığı iş pazarında bir şeyler yapıyorsun. Yapmasan olmaz tabi. Sonuçta nereye kadar. Ama yaptığın ticari işleri aklında makul kılan, olan bitene rıza göstermeni sağlayan bir egemen düzen var. Rant kazanımlarını sürdürmeni bundan doğan türlü toplumsal sorunları serbest piyasa çıktıları gibi kabullenmeni sağlayan bir düzen bu. Aklında, duygularında, ruhunda yaşanan her tür çelişkiyi, kaybedenlerin neden kaybettiğini gördüğün halde bunu görmezden gelmeni sağlayan… Söylesene bana yaptığın işte kullandığın malzemelerin ne kadarını yurt dışından getiriyorsun?”

“Ooo sen de şimdi. Tabii ki çoğu ithal.”

“Yerli dediklerinin de üretimi için ithal hammadde kullanılmıyor mu?”

“Orası öyle.”

“Yani senin ülkede üretim tamamen ithalata bağımlı. Öyle mi?.. Sen o malzemeleri bulamazsan iş yapamazsın nihayetinde.”

Gözlerini kaçırarak konuşmaya başladı. Ben bilirim Muzaffer Abi’yi canı sıkıldı.

“İşte ithal ikamesine dayalı ekonomi diye vakti zamanında iyi bir şeymiş gibi yutturulan,  öyle derslerde okutulan mevzu bu. Eh şimdi söylenmenin yararı yok. İthalata bağımlılık demek sömürü demek. Ekonomin de sömürü ekonomisi. Daha acısı bu ekonomi modelini ithalat yerine yerli üretimle kalkınma diye yutturmadılar mı? Yutturdular. Toplumun aklına öyle bir yedirdiler ki herkes bu ekonomi modelini ithalat yerine yerli üretimle kalkınma olarak yorumlamadı mı? Yorumladı. Bak gerçekten yerli üretim yapıyoruz. Ama tüm hammadde, ara mamul, yarı mamul ne varsa ve bilhassa kimyevi malzemeler hepsi ithalata dayalı. Cahil isen sömürüldüğünü anlaman mümkün değil. Sorsan ticaret işte… Şöyle bir bak, tüm can alıcı sektörlerin hepsi yabancı şirketlerin kontrolünde. Devamlı onlara borçlanmak, onlardan almak zorundasın. Modern kapitülasyonlar böyle kuruluyor. Topla tüfekle, devletlere boyun eğdirmekle değil nihayetinde.

Anadolu insanı dediğinde de sana ne düşünmeni, nasıl düşünmeni ne hissetmeni anlatan bir bilinç düzeni var. Edebiyatta, anlatılarda, şiirlerde, ozanların dilinde. Ben de öyle büyüdüm, o propagandalara ben de maruz kaldım. 70’lerin köy edebiyatıyla, naif insanların anlatılarıyla. Tek devlet kanalı TRT’nin yutturduğu gibi ‘o köy bizim köyümüzdü’. Ta ki o köye gidinceye kadar, ta ki o köy şehre göçünceye kadar…”

“Bak yine başladın ama.”

“Öyle deme Muzaffer Abi. Makyavel’i bilirsin. Ben her şeyi onun gibi görüyorum. Hiçbir şeyi reddetmiyor, yadsımıyorum. Ortalığa saçılmış gerçeği görmeni engelleyen cilayı kaldırıyorum sadece. İnsan bu. Nihayetinde yaradılışı böyle. Yoksa böyle insanları bulamasalar bu sömürü ekonomisini nasıl kuracaklardı? Ben insanı tüm illüzyonlardan arınmış biçimde görüyorum. Sen olması gereken gibi tanımlayama çalışarak yanılıyorsun. Hadi diyelim senin dediğin gibiydi. Bunca tarikat, bunca dolandırıcılık, yalan, talan, rüşvet, ırz namus meselesi nereden çıktı? Bu hasta toplum bir gecede zembille inmedi herhalde. Senin köylü değil mi kimyasal gübreyi, ilacı daha çok kazanayım diye ağaca, toprağa vuran. İthal kısır tohumlarla iş gören. Bir mazot parasına oyunu veren. Sonuçta insandan konuşuyoruz, sorunlu varlık. İhtiyaçlarına, çıkarlarına bağımlı. Öyle ilkeler peşinde koşmaz, çıkarları ve anlık kaygıları doğrultusunda hareket eder. Senin manav gibi. Tam da Makyavel’in dediği adam bu. Hayatta kalmaya yönelmiş, uzun vadeli değil kısa vadeli kazancı seçmiş. Sen demez miydin ya bu tür adamların tek derdi akşam kahvehanede elindeki iskambil kağıtları diye.”

“Ama yadırgıyorsun, eleştirirken yıkıyorsun.”

“Yanılıyorsun. Ben olduğu gibi görüyorum. Bak iktidar dediğin şey de tam olarak bunun üzerine kurulu. Siyasal değil toplumsal iktidardan bahsediyorum. Tüm toplumsal otorite temsilleri de siyasal iktidarı ortaya çıkarmıyor mu? Şu yaşadıklarımız işte bu yüzden. Herkes erdemli görünür çünkü bu erdemli olmaktan daha kolay ve üstelik çok kazançlıdır. Ben görmek istenilene değil olana bakıyorum.”

“Yok arkadaş seninle aynı fikirde değilim. Anadolu insanı içtendir, samimidir. Dürüsttür, merttir, korkmaz. Sofrasında azıcık aşı olsa paylaşır. Namerde göz yummaz. Masumu korur, hakkını korur. Sen fazla yabancısın…”

“Peki o manava nereli olduğunu hiç sordun mu? Nereden göçüp gelmiş mesela?”

“Fesuphanallah adamı delirtirsin.”

“Dur abi onca zaman sonra bir araya gelmişiz. Gel bir limonata içelim. Yoksa bu sıcak çekilmez.”

Daha ileri gitmenin ne anlamı olur ki!

Şu yaşadığımız dünyada her Allah’ın günü bir dolu iletişim mesajına maruz kalmıyor muyuz? Bir dolu manipülasyon. Televizyonda, gazetede, sinemada, okulda, camide tanık olduğumuz şeyler kimin eseri?

“Tesla’yı bilirsin değil mi?”

“Evet. Ne olmuş ona?”

“Onun Edison’la başından geçen bir olay var. Bilirsin Tesla yoksul bir aileden geliyor ama zeki çocukmuş. Zaten yaptıkları ortada. Gel zaman git zaman büyüyor, Fransa’da bazı bağlantıları sayesinde Edison Continental şirketinde çalışmaya başlıyor. Henüz Edison’la tanışmış değil. Teknisyen olarak başladığı şirkette görevi doğru akım ile ilgili yaşanılan sorunları çözmek. O vakitler doğru akımın yarattığı ciddi sorunlar var. Tesla işleri o kadar kısa sürede hallediyor ki dikkat çekmeyi başarıyor.

Yine o vakitler Strasbourg’da bir Alman tren istasyonunun açılışı töreni var. Almanya’nın o zamanki imparatoru 1. Wilhelm de katılacak. Ama istasyonda kısa devre nedeniyle büyük bir patlama yaşanıyor ve imparator da ölüm tehlikesi atlatıyor. Tabi sorunu çözmek için hemen bizim Tesla gönderiliyor. Elinden kaçar mı? Kaçmaz, çözüyor. Ama doğru akımın artık işe yaramadığına alternatif akıma yatırım yapılmasına iyice ikna oluyor.

Şirkete doğru akım motorları ve jeneratörlerini yeniden tasarlayabileceğini söylüyor. Konu Edison’a ulaşıyor. O da fikri beğeniyor ve kendisine bu işi çözebilirse bugünün parasıyla tam 1 milyon dolar vereceğini söylüyor.”

“Para büyükmüş yahu”

“Evet Tesla için çok büyük üstelik. Hemen işe koyuluyor ve bu motorların bir daha patlamamasını, kısa devre yapmamasını sağlayacak çözümü buluyor. Eh nihayetinde iş paraya geliyor.”

“Alıyor mu?”

“Ne demezsin! Edison gülüyor ve tam olarak şunu diyor: Sayın Tesla, Amerikalıların espri anlayışını kavrayamamışsınız hala”…

“Çüş…”

“Öyle ya… İşte Muzaffer Abi ben Trump’a ya da ABD’nin egemen düzen temsillerine bakarken aklıma hep bu hikâye gelir. Çünkü orası bu. Onlar Edison’un temsilleri. Peki ya burası? Onların peşine düşmüş, ellerinde çürümüş bu ülkede de hep Edison yüceltilmedi mi? Amerikan dizilerinde, filmlerinde, kitaplarda, şarkılarda, çizgi filmlerde. Hep Amerikan rüyası anlatılmadı mı? Düşler Vadisi nasıl doğdu sanırsın?”

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz