Hey Coni!

0
70

Çocukluk anılarının arasına sıkışmış tekerlemelerden biriydi işte. Ortaokul sıralarıydı sanırım. Henüz yolu izi olmayan varoş mahallenin sokaklarında, yağmur sonrası balçık kıvamına gelmiş toprağa çivi saplayıp birbirimize üstünlük sağlamaya çalışırken, bağıra çağıra, salyalar içinde söylerdik.

“Hey coni, indir doni, gördim oni!”

Ne eğlenirdik!

“Coni nedir, Amerikalı kimdir?” dense hiçbir fikrimiz yoktu tabi. Ama çocukluk bu, söylemesi cazip, ne olduğunu bilmesek de bir erkeklik havası taşıyordu.

Anlamını kavrayamadığımız daha neler vardı kim bilir… Taşla ezip ince sopaların ucuna sivrilterek taktığımız gazoz kapaklarından oklar, kavak dallarına gerdiğimiz iplerle hazırladığımız yaylar… Kovboy şapkalı şerif kim olacak kavgaları ayrı bir olaydı. Öyle ya altıgen şeklindeki parlak yıldız rozeti göğse takmak çok havalıydı. Şimdi altıgen yıldız deyince akla başka başka şeyler geliyor.

Nihayetinde ölmesi gereken kötüler Kızılderililerdi. Medeni dünyanın değerlerinden uzak, Tanrı bilmez, kafa derisi yüzen, vahşi insanlardı onlar. Sinop nerede desen haritada gösteremezdik ama  “Hay bin kunduz” dediğimiz Teksas’ı iyi bilirdik… Zagor, Tommiks, Red Kit ve daha neler…

Tabi bu öğrenmelerin, hayatımıza giren bu şeylerin gerçekte ne olduğunu, neye mal olduğunu anlamamız uzun sürmeyecekti. Zindanlarda kaybolmuş, isimleri yadigar gençlerden habersizdik belki ama gerçekleri anlayacak yaşa doğru ilerliyorduk…

Lise yılları… Darbe olmuş, memleketin her bir yerini emir komuta ilişkileri sarmıştı. Öyle ki arkadaşlık ilişkilerinin bile hiyerarşik bir boyut kazandığını, değiştiğini hatırlıyorum. Birbirine üstten bakan insanlar türüyordu her yerde. Amerikalıların “bizim çocuklar” dedikleri birileri ülkede ali kıran baş kesen olmuş, korku her yere sızarken, “Oyun Treni” ile hayatımıza giren “Ali, Veli, Makinist” yerini “Güç bende artık” sloganı atan “He-Man”a bırakmıştı.

Baharla yenilenen bahçenin yerinde yeller esiyordu. Çimen kokusu gitmiş, incir ağacı kurumuş, tırtıllar teker teker kaybolmuştu.

Şimdi düşündükçe aklıma geliyor. O vakitler dilimizde başka tekerlemeler de dolanmaya başlamıştı. Olan bitenin farkına varıyorduk sanırım. En çok söylediklerimizin başında “Kenan Paşa sıçtı taşa, taş yarıldı baştan başa” geliyordu. Tabi biz “Kenan paşa” diyorduk. Bir de uzun bir tekerleme vardı, pek fazla kişinin bilmediği… “Bir iki üçler yaşasın Türkler, dört beş altı Polonya battı, yedi sekiz dokuz Ruslar domuz, on on-bir on-iki İngiltere tilki, on-üç on-dört on-beş Amerika kalleş…”.

Evet Amerika kalleşti. Tam anlamaya başlamıştık ki siyah beyaz el kadar televizyonlardan bir dizi film hayatımıza girdi: “Dallas”… Yani “Ceyar”.

Pazar akşamlarını iple çeker olmuştuk. Her Allah’ın günü “Türkiyem Türkiyem cennetim, benim eşsiz milletim” diye yayınlar yapan, memleketimin milli yerli devlet kanalı TRT veriyordu diziyi. Zaten başka kanal mı vardı?

Millilik yükselen değerdi. Hem de ne yükseliş!

Kimsenin karşı duramayacağı kutsal kelimelerin başında geliyordu. Günlük yaşamda popüler bir ifadeydi. Öyle ki “sen de milli oldun mu?” sorusu ergenler arası tipik bir övgü cümlesi dahi olmuştu. Milli takım, milli piyango, milli sporcu, milli kütüphane… Bir de “Gurbette sevgilin hasta dediler” şarkısıyla bir anda gündeme düşen “Metin Milli”yi hatırladım şimdi. TRT eliyle yıldızı parlıyordu o vakitler. Eh gurbettekilerle iletişim lazımdı sonuçta. Alamancı Türkler döviz arayan “Anavatan”ın ilgi odağındaydı…

Ülkem değişiyordu. Televizyonun renkli yayınlarıyla birlikte hayat renkleniyor, siyah beyaz dertler geride kalıyor ve “Susadıkça Gençlik, Gelsin Coca-Cola” reklamlarıyla herkes dört nala “çağ atlamaya” koşuyordu.

Gözümüz açıldıkça bizi Amerikalaştırmaya ant içmiş insanların varlığını daha bir anlar olmuştuk. Her yerde “güccük Amerika” olacağız diye konuşulur olmuştu. Amerikan parasına, mallarına, sigarasına yasaklar kalkmış, tombalacılar ortadan kaybolurken cadde gören binaların duvarlarında kovboy şapkası ve elinde sigarasıyla dosta güven düşmana korku salan “Marlboro Man” belirmişti. Neo liberal bir yaşam adım adım dünyamızı ele geçiriyordu.

O zamana kadar “Ceyar” kadar hırslı, entrikacı, sinsi, içten pazarlıklı, şeytan akıllı, çıkarları için yapmayacağı şey olmayan birini hiç bilmezdik. Ne yalan diyeyim yukarı mahallenin bir bakkalı vardı. Adı Mahmut. Bir de o “adi Ceyar” dilden düşmezdi.

Petrol kuyuları, geniş otoyollar, parlak ayna camlarıyla yüksek gökdelenler ve göz alıcı büyük tarım çiftliklerinin gösterildiği Dallas dizisinin giriş videosu müziğiyle birlikte halen aklımda. Dünyayı bir şantiyeye, enerji sömürüsü ve tüketim ekonomisine çevirecek ABD’nin geleceğini resmeden o videoyu anlayamamış olduğumuzu söylesem abartmış olmam sanırım.

Zaman hızla akıyordu ve toplumda kabul gören değerler de tıpkı betonlaşmaya başlayan ülke gibi değişiyordu.

Kötülük nedir ondan öğrenir olmuştuk.

Yeni yeni huylar, davranışlar görmeye, yeni değerler sahiplenmeye başlamıştık. Para ilişkilerde en önemli şeydi artık. O küçücük mahallelerde edindiğimiz insancıl ilişkileri, dostluğu, düşeni yerden kaldırmayı, zayıfın elinden tutmayı unutur olmuştuk. Diziyi izledikçe insanlara bakışımız değişiyor, insanlara bakışımız değiştikçe diziyi daha çok izliyorduk. Ceyar’ı izlerken kötücüllüğün derinliğine dalıyor, insanlar nasıl böyle olabilir diye düşünüp sonra aynı düşünce biçimini birbirimize uygular hale geliyorduk. Çirkinleşen ruhlar giderek normalleşiyordu…

O zamanlar bu dünyada “Ceyar”dan daha kötüsü olamaz diye düşündüğümü hatırlıyorum. Tabi Trump’ı görene kadar…

Bugün ağız beş karış açık Epistein sapıklığını takip edenlerin “Buffalo Bill”in ne anlama geldiğini bilmediğinden eminim. Aradan geçen onca yıl sonra beyaz Amerikalıyı çözmüştüm. Kızılderilileri de daha iyi anlıyordum artık.

Kapitalizmi öğreniyorduk. Üstelik sindire sindire. Sindirim sorunu çekenlere de sindirmenin yolları öğretiliyordu. Öğrenemeyenler sindirim dışı tabi…

Gençlik bu işte, üniversite çağına gelince çevre değişmeye başlıyor, yaşadığın toplumu daha bir iyi tanımaya başlıyorsun. Devlet üniversitesi… Yetmiş yedi milletten insan. Doğulusu batılısı, zengini fakiri, aydını cahili, dindarı ateisti, kabası centilmeni… Henüz etnik ya da dini olarak birbirimizi itelemediğimiz yıllardı. Tabi diplerde bir yerlerde, sistemin içinde nelerin çalıştığından, nelerin ekildiğinden haberimiz yokmuş…

Devlet televizyonundan, devlet camilerinden, devlet okullarından, devlet ajansından -o vakitler halkın bir devleti olduğunu düşünüyorduk nedense- tedrisat almışlarla almamışlar arasındaki farkı da görmeye başlamıştık doğal olarak. Ulaşamadığı kesimler için devlet büyük bir sorun oluştururken, otorite ve kurallar onlar için çok fazla bir şey ifade etmiyordu. Ama bizim gibi devlet tedrisatından geçmişler için kurallara uymak, otoriteyi kabul etmek zaten olması gereken bir şeydi. Ancak böylelikle ahlaklı, iyi insan olunabilirdi.

Senin için yazılmış kurallara uyar, devleti otorite olarak kabullenirsen geleceğinde iyi kazanımlar elde eder, saygın biri olarak toplumda yerini alabilirdin. Öğretimizin temelinde bu düşünceler yer alıyordu.

Ama asıl amaç farklıydı tabi. Kurallar sayesinde düzenin sahipleri adına otorite tarafından kontrol altına alınmıştık. Devletin öğretileriyle erişemediği kesimlerse otoriteyi ve kontrol düzenini zaten anlamıyor, çoğunlukla kabul etmiyordu.

Onların benim gibi uyumlu, sıradan ve başkaldırma eğilimi düşük kişiliklere zaman zaman düşmanlık beslediklerinden şüphe ediyordum. Neden etmesinler ki!

Küresel bir sömürü düzeninin sistematik bir biçimde yerleştirildiği ülkede, sömürünün işine geldiği sınıflar, satılmışlar ve sömürülenler arasındaki uçurumu da fark eder olmuştuk.

Tabi herkesin farkında olduğunu düşünmek de saflık olur…

“Bir zamanlar hepimiz gençtik” ama bir yanda bir bardak kantin çayının hesabını yapan, otobüs biletini sayılı kullanarak ayakta kalma mücadelesi verenler, diğer yanda adını bile duymadığımız marka kotlar giyip Top Gun filminin havalı Tom Cruise gözlüklerini takanlar… Açık ön kapı camından kol sarkıtıp “sol şeritte yeni ford”unu göstererek Michael Jackson’ın “Who’s Bad?” (Kim Kötü?) şarkı sözünü son ses dinleten Amerikan özentililer.

Konuşmalar, kelimeler, gözlerdeki bakışlar giderayak Ceyar havasına kayıyor, yol ayrımları iyice belirginleştiriyordu. Memleketçe bir umut baharı bekliyorduk ama gele gele adını bile telaffuz etmekte zorlandığımız başka bir şey geldi: McDonald’s.

Çocukluğumuzun “var yemez” amcası ile ördek Donald’ının üzerinden çok zaman geçmemişti. İsimler, karakterler, davranış kalıpları, huylar. Hepsi aklımızda hepsi tazeydi. Ve gelen de bizim için neredeyse yabancı değildi…

Bugünden baktığımda Hollywood marifetiyle içinde Donald geçen şeylere öylesine alıştırılmış olduğumuzu görüyorum ki; Donald Trump’a ve “Ben New York’tayken hep bunu içerdim şekerim” diye kırık İngilizcesiyle “Americano” kahveyi öven dolar severlerin varlığına şaşmamalı.

“Amerikan rüyası” devriydi.

80’li yıllar farklıydı gerçekten. Hayatın herkes için daha iyi, daha zengin ve daha dolu olacağı, her bireye yeteneğine veya başarısına göre fırsat tanınacağı bir ülke hayali her yerde pompalanıyor, “Hakk’a hizmet edenlerin mutlu ülkesi” vaadi iman gücüyle yayılıyordu “netekim”…

Bildiğimiz devlet değişiyordu. Yoksul insanlara yoksulluklarına rıza göstermeleri için satılan erdemlilik anlayışı yıkılıyor, kısa yoldan para kazanmanın, köşe dönmenin yolları marifet olarak anlatılıyordu. “Benim memurum işini bilir” aklı her alanda itibar kazanmıştı.

Küresel şirketlerin tüketim malları ve hizmetlerinin pazarda karşılık bulması için devlet eliyle servet dağılıyor, bankerlik itibar kazanırken, lüksün ve zenginliğin tıpkı Dallas dizisindeki gökdelenler gibi yükseldiğini görüyorduk. İktidar sınıfı el değiştiriyordu.

1950’li yıllardan bu yana ilmek ilmek örülmüş, üzerinde titizlikle çalışılmış batı projesinin “Gladyo” kadroları devlet kadar, toplumsal alanda da iktidar edilmişti nihayet.

Ama olan biteni anlamayan büyük bir çoğunluk ise acı bir gerçek olarak orta yerde duruyordu. Kitle medyası usta bir makyajla, parlak giysiler ve takım elbiseler içinde medeni havası veren politikacıları pazarlıyor; arkada dönen kirli çıkarları, ucu Amerikalıya bağlı cemaat ilişkilerini, çirkin pazarlıkları görünmez kılıyordu.

“Rüzgar gibi” geçiyordu her şey ve ülkece batının mallarını tüketen, “onların ortak bizim pazar olduğumuz” bir yaşama doğru evriliyorduk. Büyük bir kapitalist dönüşüm toprakları hızla çoraklaştırırken, efendilerin çıkarları için yeni bir piyasa düzeni devlet zoruyla biçimlendiriliyordu. Tarla boştu nasılsa, kim ne şekilde sürmek istiyorsa sürüyordu.

Geçen 40 yıllık yakın tarihe bakarsak eğer askeri darbenin biçimlendirdiği, sömürü kurbanı, içi boşaltılmış bir ülkeden başka geriye hiçbir şeyin kalmadığını söylemek pek abartı olmaz.

Bugün artık küresel düzeyde etkin olan Coni’nin, Soğuk Savaş dönemi Sovyetlere karşı görevlendirdiği adamlarını, her şey hala taze iken ve küresel sömürüye ilişkin projeler henüz tamamlanmamışken işsiz bırakmasını, öylece “deliğe süpürmesini” beklemek saflık olur.

Dünyanın her yerinde toprak altı, toprak üstü ne varsa sömürmeye ve kendi küresel krallığını yürütmeye niyetli olan “Amerikan Kartalı”, artık diplomatik ilişkilere dahi gereksinim duymayacak şekilde yırtıcılığına devam ediyor. Öyle “protokol murotokol sökmez kardeşim” diyor. Talanı, hırsızlığı yaşam biçimi haline getirmiş bir akıl “Beni durduracak tek şey ahlakım” derken zaten özetliyor kendini.

Kısacası “altını olan kuralı koymaya” devam ediyor.

Tüm dünya şuursuz bir deliliğin önünde sus pus olmuş durumda. Üstelik bu kez sokaklarda “hey Coni, indir doni, gördim oni” diyen çocuklar da yok…

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz