Katı Gerçek

0
105

Sevgilim terk etmişti. Üzerinden kaç zaman geçti, tam olarak hatırlamıyordum. Belki üç, belki dört ay… Kış iyiden iyiye yüzünü göstermiş, gökyüzü griye bürünmüştü. Soğuyan bir tek havalar değildi. Birbirinin kopyası günler, ara ara bastıran özlem, acı, iç sıkıntısı… Kendim gibi her şeyin solmuş olduğu duygusu karabasan gibi üzerime çökmüştü…

Onu bir türlü aklımdan çıkaramıyordum. Her an birlikte geçen günleri düşünüyor, sonra o noktaya nasıl geldiğimizi sorguluyordum. “O da böyle miydi, böyle mi hissediyordu?” bilmiyordum. Terk etmişti nihayetinde, niye öyle olsun ki? Olan bitene bir türlü anlam veremiyordum. Vardır kadınların bir bildiği mutlaka…

Hatırlıyorum da hayatımda her şey karışıktı. Onca belirsizlik içindeyken beni düşünmesini, aramasını beklemek düpedüz aptallık olurdu. Galiba o da giderek çıkarcı ilişkilerin hakim olduğu bir dünyada birçok insan gibi kolay yolu seçmişti. “Önce ben” demişti.

Ayrılıktan ziyade yaptıklarına bozulmuştum. Geçen onca zaman, yaşanan onca günlerin hatırına aramalarıma neden cevap vermez bir insan? Ya da “şundan yaptım”, “şöyle düşündüm, bu yüzden oldu” diye bir açıklama yapamaz mı, hiç konuşmaz mı? Bıçak gibi kesmek, gözden çıkarılmak için ne yapmış olabilirim? Büyük ihtimalle ekonomik koşullardı. Gelecek göremiyordu. Üç kuruş memuriyet maaşıyla yarını belirsiz birine kim bel bağlar?

Ama esas sarsıntı bu olmayacakmış…

Yine büroda öyle anlamsızca geçen bir günü sürdürmeye çalışırken masanın köşe yerinde gelişigüzel konmuş kitapların üstünde eğreti biçimde duran telefon çaldı. Öğleye doğruydu. Üç beş asistan için düzenlenmiş loş bir odada yalnızdım. O gün belki de ahizeyi kaldırdığımda duyduğum ilk sesti.

Nihayet…

Daha önceleri aramasını defalarca kez hayal etmiş, her konuşmamızda yaptığının ne kadar anlamsız olduğunu, ilişkiyi nasıl yıprattığını defalarca kez dile getirmiştim. Kaç kez olmuştur hatırlamıyorum… Ne cevaplar vermiş, her sözüne karşılık ne cümleler kurmuştum. Ama iş gerçek olunca öyle düşündüğün gibi olmuyor. Sesini duyar durmaz dargınlık, kırgınlık namına ne varsa hepsi bir anda uçup gitmişti. Evet demiştim, yaptığı hatayı anladı. Konuşmak, belki de buluşmak istiyor…

Ama bu düşünceler uzun sürmeyecekti. Çok mesafeli, soğuk bir dille karşılaşmıştım. Adeta sorgulayan bir tavır…

Başına bir iş gelmiş meğer ondan aramış. Biz birlikteyken aldığı bir arabası vardı. İmkanlara göre hiç fena bir model değildi. O vakitler ülkede özel havayolları yeni yeni gelişiyordu. Dil bilen birini bulmak hele hele iki dil bileni bulmak öyle kolay değil tabi. Çok iyi de maaş kazanıyordu. Ne yalan diyeyim benim üniversiteden aldığım devlet maaşı kuş gibi kalıyordu. Neyse konu bu değil. Gecenin bir vakti arabasının üzerine birileri boya mı dökmüş ne. Bana ‘bunu sen mi yaptın?’ dercesine birkaç cümle sarfetti. Beynimden vurulmuşa döndüğümü hatırlıyorum. Benden şüphelenmiş. Terk etmesinin karşılığı olarak ondan hınç alacağım düşüncesine kapılmış… İşte o an bambaşka birine döndü gözümde. Bir yabancıdan ötesi… Her şey orada bitti.

Acı bir gerçekti Muzaffer abi, buz gibi katı bir gerçekti.

“Ooo paşam anlat dedim de böyle film gibi anlatacağın hiç aklıma gelmezdi. Onca yıl sonra sen bu konuyu hala böyle hatırlıyorsan… Belli ki aklın orada kalmış.”

“Eh Muzaffer Abi insan yaşadığını biliyor. Çok inanmıştım. Bilirsin işte, gençsin, mücadele içindesin, hayata dair, geleceğe dair umut besliyorsun. Ama bir bakıyorsun zaman geçiyor, insanlar başka yollar başka… Dünyayı anlama biçimin değişiyor. Herkes aynı aklı taşımıyor sonuçta. Anlamları da biz vermiyor muyuz zaten insanlara?”

“Öyle tabi… Kim değişmiyor, ne değişmiyor…”

“Lafı sen açtın ama. Geçmişe gitsen neyi değiştirmek isterdin diyen sendin.”

“Yani ben başka şeylerden bahsederdin diye düşünmüştüm.”

“Ama zaten başka şeylerden bahsedeceğim. Bu çok ilişkiliydi. Akademik kariyer yolunu seçmemle başıma gelen en önemli konulardandı. O yola girmeyip paranın döndüğü eski işimde kalsaydım hayatım bambaşka olabilirdi. Düşünsene Muzaffer abi 90’lı yılların başı. Bankacılık, borsa, finans işleri yükselişte. Henüz hisse senetleri Tahtakale’de el değiştirerek işlem görüyor. Ortada bugünkü gibi borsa düzeni yok. Her yerde, bankaların başlarında Özal’ın prensleri var. Hani şu Amerika’dan getirdiği adamlar. Hatırlarsın az çok. O vakitler bilgisayar bilgisi de yaygın değil. Üç beş basit kod yazma biliyorsan baş tacısın. Çalıştığım bankada terfi imkanı serilmiş önüme. Teklif edilen para öylesine yüksek ki akademiye geçtiğimde onun altıda birine razı olmuştum. İdealist düşünceler bazen fena sonuçlara yol açıyor.

Hem dur bak sana bir şey okuyacağım. Çok sevdiğim bir metin bu. Aziz Nesin, Uğur Mumcu’nun ‘Sakıncalı Piyade’ eseri için yazmıştı bunu. Dur bir bulayım… Hah…

‘Yaşamın katı gerçeği, bütün uydurmaların sınırını aşar. İnsanoğlu öyle katı gerçekler yaşar ki, bunları yaşamadan uydurmanın olanağı yoktur. İşte bu yüzden yaşanmış kimi olaylar, anlatınca kimsenin inanmayacağı denli gerçekten daha gerçektirler.’

“Ne gerçekler hem de! Neler yaşamadık? Şimdinin gençlerine masal gelir bunlar… Nereden okudun onu? Bana linkini göndersene…”

“WhatsApp’tan bakabilirsin, şimdi gönderdim… Yani olağandışıydı yaşadıklarımız Muzaffer Abi. Şu an bile neler düşündürüyor… Bildiğimiz, inandığımız çoğu şey ters yüz olmadı mı? Ne zaman aklıma o yıllar gelse Puşkin’in Bronz Süvarisi’ni hatırlarım. Yevgeni’yi, Paraşa’yı. Zavallı Paraşa…”

“Neden ki?”

“Çok benzetirim bazı şeyleri. Kendimi mesela Yevgeni’nin yerine koyardım. Bilir misin bilmem o eseri. Yevgeni sıradan, içine kapanık biri. Kutsalları var, yüksek duvarları, değişmez değerleri. Katı bir yaşam düzeni. Devlet mesela öylesine kutsal, öylesine önemli ki gözünde. Yokluk içinde bir memur ama düzene sadık, adanmış bir ruh. Paraşa ise tam zıttı. Şehrin uzak semtlerinden birinde annesiyle birlikte bir fakirhanede yaşıyor. Ona göre çar ve yarattığı düzen yaşadığı sıkıntıların en büyük sebebi. Çar’ın ayrıcalıklı sınıfı yoksulları ezmekten başka bir işe yaramıyor. Ama gel gör ki çar rejiminin bir memuruna gönül vermiş. Yevgeni’ye…”

“Benzerlik bunun neresinde? Pek anlamadım…”

“O dönem okuduğum kitaplar içinde bende etkisi yüksek olan bir kitap vardı. Marshall Berman’ı bilir misin?”

“Yok bilmiyorum.”

“Bir kitabı vardı onun. ‘Katı Olan Her Şey Buharlaşıyor’ adında.”

“O Marks’ın sözü değil miydi?”

“Evet evet. Zaten onun düşüncelerinden etkilenmiş. Kitabı okuduğumda o dönem tanık olduğum gelişmeleri daha farklı kavramaya, ortaya koyduğu anlatısıyla değişen devlet ve toplum hayatına daha farklı bakmaya başlamıştım. Bronz Süvari hikayesinin geçtiği şehir Petersburg. Buranın inşası öyle kolay olmamış Muzaffer Abi. Yüzbinlerce insanın canına mal olduğu rivayet ediliyor. Çar deli Petro Avrupa şehirlerini, oralarda yükselen modern yaşamı gördükten sonra, onlardan daha etkileyici bir şehir yapmayı kafaya koymuş. Tabi bu hırsıyla adeta tabiata meydan okuyarak sonradan kendi adından hareketle Petersburg denecek şehri kurmaya karar vermiş.

Öyle bir yer belirlemiş ki büyük kısmı bataklık. Hatta dönem dönem sellerin yaşandığı biliniyor. Ama buna rağmen kararında inat etmiş. Kimsenin de karşı çıkmaya cesareti yok tabi. “Çar” bu sonuçta, demiş bir kere, emir vermiş. O şehir yapılacak.

Berman’ın eserindeki anlatıma göre Petersburg “yapay” ve tepeden inme modernleşmenin bir sembolü. Çar rejiminin büyük bir otoritesi, baskı düzeni, subayları, bürokratları var. Öylesine güçlü bir iktidar ki yaptıklarıyla toplumu zorla dönüştürmeye çalışıyor. Var olan geleneksel yapıyı eritiyor, adeta buharlaştırıp hızla yeni bir düzen kuruyor.

Tıpkı 80 sonrası bizde olanlar gibi. İşte ilk olarak bu noktada büyük bir benzerlik kurmuştum. O zamanlar buralarda da büyük bir zorlamayla yeni bir düzen yaratılıyordu. Önde liberal görünümlü muhafazakar siyasiler arkada askeri bir güç. Oyunu kuranlar dışarıda. Ülke hızla dışa açılıyor, küresel batı şirketlerinin piyasası haline dönüşüyordu. Tüketimin coşkuyla benimsendiği, modern yaşam ile batılı mallar, hizmetler arasında güçlü bir bağın kurulduğu zamanlar…

Dolara endekslenen bir hayat tarzı yüceltilirken, yaşanan her şey özgürlük olarak hikaye ediliyordu. Öyle ya çoğu şeyi ilk defa tadıyorduk. 80’li yıllarda sinemada, dizilerde, dergilerde müzikte bir başkaldırı yükseliyordu. Ezilen alt sınıfların da güdülenmesi, yeni toplum düzenine uyum sağlamaları için bu dil önemliydi. Kimi zaman bir mücadele anlatısı kimi zaman bir ağıtta bireysel özgürlük hisleri tattırılıyordu. Bireyciliğin yüceltilmesi yeni piyasa düzeni için lazımdı.

Sonra 90’lar geldi. Amerikan müzik tarzını Türkçe sözlerle birleştiren pop şarkıcılar… Hatırlarsın… Hayali ihracatlar, özelleştirmeler, dolar, faiz oyunlarıyla servet aktarımları olurken, iktidarlara yakın yeni yeni zenginler yaratılırken ana akım toplum kendini “ah yanar döner bir acayipsin”e kaptırmıştı. Müzikler seksi, tüketim hazzı doyumsuzdu. Bebek’te mafya hesaplaşmaları ayyuka çıkmıştı. Kirli ilişkiler paylaşılamayan servetler nedeniyle ortalığa saçılıyordu.

Her şey çürümeye başlamıştı. Televizyonların altın çağıydı. Yıllarca siyah beyaz ekranlara hapsolmuş bir kitle çakalların inine atılan kuzu gibi önlerine atılmıştı. Türkçe devrik konuşulan bir dile dönmüştü artık. Batı kültürü günlük hayatın içine sızmıştı. Okumuşun değeri yoktu, para statünün gözbebeğiydi. Arka sokakların sıra dışı kişilikleri popüler kültürün gösterisi haline getirilmişti. Kabul görmüş erdemler çöptü artık, iyilik bir nevi saflık salaklıktı.

Aklı hala 80 öncesinde kalmışlar için yaşanan gelişmeler çok üzücüydü tabi. Biliyorsun devlet kutsaldı, işçinin emeği kutsaldı, öğretmen kutsaldı. Hem de ana gibi. Haram diye bir şey bilirdik, “aman ha kimsenin hakkına girmemeli insanoğlu” derdik. Bahçeler ağaçlıydı, yarı toprak yarı beton yolların kenarlarında hayat bulmuş otlar arasından boy gösteren gelincikler olurdu. Kimyasallar bedenlerimize, reklamlar ruhlarımıza, zift toprağa hükmetmiyordu.

Nihayetinde ben de o kuşağın mahsulüydüm. Bir yerde hızla, çığ gibi büyüyen şirketler, küçük, orta boy demeden batının kirli ekonomisine ucuz emekle yedek parça tedarik edecek üretim işletmeleri, diğer yanda milleti borçlandırarak bu şirketleri besleyen kredi kuruluşları. Para toplayan, batıran bankerler, gazete kuponlarından ev, araba, uçak vermeye kalkanlar… Ne zamanlardı. Herkes zenginliğin büyülü hülyasına kaptırmıştı.

Yazarın kitabında yorumladığı gibi insanlar bir yandan özgürleşiyor ve özgürleşirken kendilerine yabancılaştıkları bir deneyim yaşıyorlardı.

Marks’ın da metni işte tam burada anlam kazanıyor Muzaffer Abi.

‘Katı olan her şey buharlaşıp havaya karışıyor, kutsal olan her şey dünyevileşiyor ve insanlar nihayet kendi gerçek yaşam koşulları ve diğer insanlarla, ilişikleriyle yüzleşmeye zorlanıyordu’.

“Şimdi anladım derdini… Yahu bir soluklan, çayın soğudu… Gerçekten bir türbülans gibiydi o yıllar.”

“Evet, o vakitler yaşadıklarım, tanık olduğum gelişmeler tam olarak bana bunu hissettiriyordu. Olağanüstü bir hızla tüketim hazzına katılmıştık. Şarkılar protest müzikten pop müziğine doğru evriliyordu. Sunulan dünya öylesine renkli, modernlik öylesine batılı bir anlatıydı ki ertesi gün neye değişmemiz gerekiyorsa hazır hale gelmiştik. Ayak uyduramayanlar, direnenler haz cennetinden kovuluyordu…

Popüler yaşama daldırdığımız gümüş kaşıklarla lezzeti tatmak için adeta yarışıyorduk. Her şey tamamıyla baştan çıkarıcıydı. Cılkı çıkmış televizyon eğlence programları, gece pilatesi diye dürtülere hitap eden şovlar, tutti fruttiler, piyango düzeniyle umut tacirliği yapan gazeteler, gerçekliği hazlara yönlendiren filmler, dergiler… Bugünlere öyle kolay gelmedik Muzaffer Abi.

Her an zengin olunabileceğine, her an arzularımızı doyuracak fırsatlarla karşılaşacağımıza öylesine ikna edilmiştik ki! Ayak uyduramayanlar vasat, sorunlu hatta hasta muamelesi görüyordu. İşte benim biten ilişkimin hikayesi de böyle bir döneme denk gelmişti.

Ben “loser”dım anlayacağın. Benim için ekranda “game over” yazısı görünüyordu. Tabi her şey kendi anti-tezine de gebe… Lakin daha ona zaman var…

Çar düzeni nasıl modernlik anlayışını zorla tepeden indiriyorsa, küresel kapitalizmin tüm güçleri de buldukları bir kadın imajı üzerinden “her aileye bir ev bir araba, iki anahtar” hayali satarak iktidar sınıfları adına modernizmi tepeden indiriliyor, ülkenin her alanına modern yaşamı neoliberalizm olarak benimsetiyordu. Süleyman hep başbakandı…

“Hah şimdi oldu. Yani böyle bir dönemin içinde kaybolup gittin, senin kız da seni sıradan bulmaya başlamış… Eh sonra ne oldu? Şu Yevgeni’ye ne oldu mesela, bak merak ettim şimdi.”

“Yevgeni’nin sonu da benden aşağı değil Muzaffer Abi. Petersburg’un içinden geçen bir nehir var. Adı Neva. Tabi bölgenin tabiatı öyle, eninde sonunda bir kasırga tufan olacak… Oluyor da… Nehir taşıyor, şehir sular altında kalıyor. Yevgeni sele kapılıp boğulmamak için şehrin orta yerine dikilmiş Çar’ı simgeleyen Bronz Süvari heykelinin üstüne çıkıyor. Aklında ise sevgilisi Paraşa var. Ama felaket büyük. Alt yapının olmadığı şehrin varoş bölgelerinde yaşayan Paraşa için yaşama imkanı yok. Ve işin sonunda Yevgeni keder içinde Bronz Süvari heykele bakıyor. Düzenin hikayelerine öylesine inanmış ki içinden “hani dünyanın en dayanıklı şehriydi Petersburg?” diye geçiriyor. Yaşadığı, inandığı tüm düzen yıkılıyor. Sevgilisini kaybetmiş olmanın verdiği öfkeyle heykele bakıyor ve şunu diyor: ‘Henüz hesaplaşmadık’.

‘Henüz hesaplaşmadık’ ifadesi, dönemin Rus halkının içinde biriken duygusunun dışavurumu aslında. 80 sonrası dönem de böyle bir kesimi yaratmadı mı? Yevgeni gibi devlet gücünün yarattığı yeni düzen ve bunun yıkıma uğrattığı sıradan insanların trajik öykülerine tanık olmadık mı?”

“Yevgeni’ye ne oldu? Ben hala onu merak ediyorum.”

“Çarlık rejiminin sıradan insanlar üzerindeki ehlileştirici, ezici etkisine maruz kalmıştı o Muzaffer Abi. Acizliğe, yanılmış olmanın yıkımına tanık oldu doğal olarak. “Küçük adam trajedisi”… Aklını yitirdi. Yok oldu gitti.”

“Yazık olmuş.”

“Yok Muzaffer Abi. Yevgeni’ler bitmedi. Hesaplaşma henüz gerçekleşmedi. Bu dünyada ya da varsa ötesinde…”

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz