Ne kadar yüzeysel ne kadar da gelgeç ilişkiler dünyasındayız. Bağlar nasıl da kırılgan. En yakın sandığın bir bakıyorsun yıldızlar kadar uzak. Bugünün insanı için iletişimde derinleşmek büyük bir yük haline geldi. Düşünceler, duygular, dil hızla değişim geçiriyor. Sanki her şeye, ruhlara yeni bir format atılıyor gibi.
John Berger’in dediği noktaya vardık nihayet: “Nesneler bizim onlara yüklediğimiz anlamlardan ibarettir, insanlar da öyle.”
Hepimiz nesneleştik. Acı olan şu ki ne anlam taşıdığımızı ya da taşıyacağımızı belirleyen de biz değiliz. Bir piyasa düzeninin, o piyasaya sahip olanların nesneleriyiz. Anlamları biz değil piyasanın “metalaştırma araçlarına” sahip olanlar belirliyor. Bizden türetilmiş nesneler, kopyalarımız ellerinde. Biz de kendimizi, kendi benliğimizi yaşıyoruz diye düşünüyoruz ya…
Nedir bu meta meselesi diye sormayın arkadaş. ‘Taşlaşmışlık’ gibi bir şey işte. Gerçek ama gerçek değil, bizden bir parça ama biz değil. Bedeni, ruhu var mı? Yok. Ama her şeyi biz gibi yaşayabiliyor mu? Evet. Ya duygular? Tamamıyla sahte…
Bizde olan ne varsa, düşüncelerimizi, hislerimizi, davranışlarımızı okuyan, takip eden, bilen bir “alıcılar” dünyasının kölesiyiz. Dokunduğumuz, baktığımız, tattığımız, kokladığımız her şey, bizden bir şeyler, “veriler” halinde meta evrenine taşınıyor, arşivleniyor. Orada bizden ama ayrı “yeni” bir varlık büyüyor. Ve o yaratılan yeni varlık, bizim gibi düşünmeye başlıyor, bizden topladığı her veriyle bize daha çok benziyor, bizimle ilişki halinde gelişiyor ve bir zaman geliyor ki bizimle yaşamaya başlıyor. Bir sonraki hamlemizin ne olacağına ilişkin tahminler yapıyor, bizi yönlendirecek biçimde düşüncelerimize giriyor, iletişimde bulunuyor, tercihlerimizi belirliyor. Yalnızca bunlarla mı sınırlı kalıyor dersiniz? “Yapay zeka” bu. Neler neler yapıyor kim bilir… Biz uyurken mesela nefesimizi sayıyor, yürürken adımlarımızı, koşarken hızımızı. Ne izlememiz gerektiğine karar veriyor; neyi beğenip ne yememiz gerektiğine ilişkin notlar tutuyor; gidebileceğimiz yerleri, deneyimleyebileceğimiz kıyafetleri, arkadaşları, duyguları, aşkları öneriyor. Ve bizim adımıza iletişime geçiyor. Bizden türettiği verilerle işlemler yapıyor, otomatik ödemeleri gerçekleştiriyor, mesajlar gönderiyor. Hatta başkalarıyla adımıza konuşabiliyor. Başkası dediğim de insanla sınırlı değil hani. Belki başka bir yapay zeka…
Ve bütün bu yaşananlar yeni bir çağın yalnızca merhabası…
Meta çağındayız. Metalaşmış insanların, toplumların, devletlerin çağı. İnsani olan ne varsa her şeyin ‘piksel’lere, ‘bit’lere, “cloud”lara toplandığı, yapay zekalarda işlendiği, otomatik kalıplar, dijital yapılar haline getirildiği yeni bir dünyadayız.
Ufak ufak alışsak hiç fena olmayacak!
Meta toplumunu, buna ilişkin yeni düşünce biçimleri ve değerlerini yaşamaya başladık. Sadece yaşamıyoruz tabi. Hepsi yeni dünyanın egemen kodları haline geliyor. Ve bu yeni toplum düzeni, yeni toplumsal ilişkilere, sosyal yapılara, devletlere ve dahası yeni bir insana işaret ediyor.
İnsanın Değişimi
Modern toplum öncesi, yani sanayi üretim ilişkilerinin hakim olmadığı, toprağa bağımlı üretim ilişkilerinin geçerli olduğu çağlarda sınıflı bir toplum düzeni içinde insan insanın kölesiydi. İnsan üretim ilişkilerinin gerektirdiği biçimde bir toplum düzenine ve sosyal ilişkilere, bunları besleyecek egemen düşüncelere, inanç ve değerlere sahipti. Din hayatın her alanına hükmediyordu. Yaşamın her pratiğini dinin yasalarıyla işleten bir egemen sınıf söz konusuydu. İnsanın kendini var edişi; toplumsal hiyerarşi, toprak sahipliği ve bu sahipliğin üzerinden biçimlenmiş ‘bağlılık ilişkilerine’ yani salt sadakate dayalıydı.
Endüstrileşmenin, fabrikanın doğuşuyla birlikte üretim ilişkileri köklü biçimde değişti. Bu aynı zamanda düşüncelerin, değerlerin, sahip olunan aklın değişimi demekti. İnsan modern toplum dinamikleri içinde yeniden doğdu. Ve bu yolda Tanrının varlığı üzerinden insana dair yaratılan meşruiyet sistemi geçerliliğini yitirdi.
Zamanındaki birçok düşünür gibi Nietzsche de “Tanrı Öldü” diyerek onu var eden değerler sisteminin çöktüğüne işaret etmişti. Her ne kadar bugünün dünyasına baktığımızda bazı şeylerin değişmemiş olduğunu görsek de!
İşte o günlerden bu yana insanın da varlığının, meşruiyetinin çöktüğü zamanlara geldiğimizi görüyoruz. “İnsan da öldü” desek pek yanlış olmaz.
Nietzsche Hristiyanlık dininin hayranı olmasa da dinin belirlediği değerler sisteminde yaşanacak bir çöküşün yaratabileceği tehlikeleri görebilen biriydi. Çünkü özellikle o vakitler din insanların yaşamlarına anlam katmaları için gerekli bir enstrümandı. Tanrı’yı şöyle bir denklemden çıkardığınızı varsayın? İnsan yaşamın acılarına, toprağa dayalı üretimde efendilerin vurduğu kamçılara nasıl katlanabilir?
İnsanın metalaşma yolculuğunda üretim ilişkilerindeki değişimi ve bu değişimin yarattığı egemen ekonomi-politik yapıları, etkilerini göz ardı etmek yanlış olur. Çünkü insanı ve toplumu anlamak için bu kesitleri bilmek önemli.
Nietzsche endüstri devriminin, modern toplumun doğduğu yıllara denk gelen bir düşünür. Ve o da çağının birçok düşünürü gibi orta çağın yok edici feodal düzeninin, bu düzendeki değerlerin nasıl yıkıldığını açıklayarak, modern toplumun doğuşunu ve içinde bulunduğu sancıları dile getirdi.
Feodal dönemde dinin yarattığı ahlaki anlayıştan bahseden Nietzsche efendi-köle ahlakını, efendi-köle dünyası üzerinden betimler. “Böyle Buyurdu Zerdüşt” eserinde feodal akıldan kopuşu vurgulamak için şunları der: “Yalvarıyorum kardeşlerim yeryüzüne sadık kalın ve size doğaüstü umutlardan söz edenlere inanmayın. Zehir saçar onlar.”
Bugünden bakınca söylemek gerekiyor ki maalesef dünyanın çoğu yerinde doğaüstü umutlar vaat eden, zehir saçan yapılar halen egemen…
Yeniden doğmakta olan insana ilişkin açıklamalar yapan Nietzsche çalışmalarında özellikle dinin etkisindeki insanı zayıflatan, yaşamını değersizleştiren ve böylece kendini gerçekleştirmesini, kendi olmasını engelleyen değerler konusuna odaklanır.
Ahlakın feodal dönemde köle ahlakı ve efendi ahlakı şeklinde biçimlenmesiyle insanın da bu iki ahlak anlayışı kapsamında ayrıldığına ilişkin açıklamalar yapar. Köle ahlakıyla biçimlenmiş sürü insanı ile efendi ahlakına oturttuğu üst insan için görüşler ortaya koyar. Ona göre üç tür sürü insanı vardır: Sıradan insan, son insan ve nesnel insan.
Sıradan insan, dinsel değerlere, görüş ve yargılara göre hayatını biçimlendiren, herkesin eşit, bir ve aynı olduğuna inanan ve diğer tüm insanların da kendisi gibi sıradan olmasını isteyen bir insan tipidir. Din sıradan insanın hayatında belirleyicidir. Ona göre kilise ‘iyi insan’ adı altında her şeye hınç besleyen sürü insanları yetiştirmiştir. Kilise, ‘tutkular nasıl özgürleştirilir?’ diye sormak yerine ‘ahlak’ adı altında tutkuları hadım etmek istemiş ve böylece yaşamı olumsuzlayan, değersiz kabul eden ve ‘yaşama hayır’ diyen insanlar yetiştirmiştir. İşte bunlar sıradan insanlardır.
Oysa Nietzsche’ye göre sağlıklı bir ahlak sistemi yani efendi-köle ahlakına sıkışmamış bir ahlak düzeni, tutkulara savaş açmaz ve insanları tutkularını bastırmaya zorlamaz. Aksine insanların tutkularını özgürleştirmesi için uygun ortamlar hazırlar; çünkü erdem tutkunun içinde yeşerir. İnsan, tutkusunu bilime, felsefeye veya sanata yönelttiğinde kendi yaratılarına sahip olur. Modern toplumun en önemli taşıyıcıları olan bilim, sanat ve felsefe alanındaki etkinlikler özgür insanın tutkularıyla hayat bulur.
Son İnsan
İkinci tip sürü insanı olan “son insan” ise dine karşı bilimi savunur. Son insan, büyük hayalleri olmayan, rahatlığı her şeyin önüne koyan, yaşamaktan bıkmış, risk almayan, yalnızca huzur ve güvenliğini düşünen kişidir. Gerçek mutluluğun yalnızca hazcı bir yaşantı sürmek olduğunu iddia eder. Aslında sürünün bir parçasıdır, hazları ahlaki bütün değerlerden üstün tutmaktadır. Onun bütün eylemlerinin temelinde hazların doyurulması yoluyla mutluluğa ulaşmak vardır.
Modern zamanları ve hatta günümüzün insanını nasıl da güzel betimlemiş…
Son insanlar topluluğunda herkes birbiriyle aynıdır ve aynı şeyi ister. Bu toplulukta farklı düşünen insanlar toplum için tehlikeli olarak algılanır ve hatta ‘deli’ ilan edilir. Son insanın ve diğer sürü insanı tiplerinin ahlakı köle ahlakıdır. Köle ahlakının temelini oluşturan hınç, sürü insanına hiçbir başarı getirmez; çünkü bu duygu hiçbir yaratıcı değer içermez. Bu nedenle son insan ve diğer sürü insanı tipleri değer yaratmaktan ve güç sahibi olmaktan yoksundur. İnsan ya üst insana giden zorlu ve yaratıcı yolu seçmelidir ya da sıradanlığın ve rahatlığın dünyasında son insan olarak kaybolmalıdır. Bugünün “son insanı” hazların esiri olarak tam anlamıyla bir kayıptır, politik olarak etkisizleştirilmiş bir varlıktır.
Üçüncü tip sürü insanı “nesnel insan”dır. Ne dini ne de bilimi savunur, fakat her ikisine de karşı değildir. Onun en belirgin özelliği orta olmasıdır. Nesnel insan bütün insanların kendisi gibi orta olmasını ister; çünkü sürü değerlerinin yıkılmamasının ve korunmasının en önemli yolu herkesin aynı olmasından geçmektedir. Herkes aynı olduğunda kimseden aykırı bir ses yükselmeyeceği için sürünün değerleri korunmuş olacaktır.
Farklı düşünen, çıkıntılık yapan dışarıda kalır!
Tutkuları bastırılmış olan sürü insanı değer yaratamaz. Ve değer yaratamayan insan ona göre “üst insan”a dönüşemez.
Nietzsche’ye göre yaşamın amacı mutluluk değildir; çünkü yaşam bir güç istencidir. Bu nedenle insan mutluluk için değil, her zaman gücünü artırmak için çabalar. Yaşamdaki tüm itici güçler, güç istencidir. Dolayısıyla insan doğasındaki temel itici güç veya temel yaşam ilkesi haz ya da mutluluk değil, güç istenci olmalıdır.
Nietzsche’nin belki de en sert eleştirilerinden biri sürü ahlakıdır. Sürü, sorgulamayan, güvenli olanı tercih eden, topluma uyum sağlayan insanları temsil eder. Sürü risk almaz; ona söylenenleri yapar, kendi değerlerini yaratmaz.
İnsan, üstün insana ulaşmak istiyorsa sürünün tepkisel istencinden kurtulmalı, etkin bir güç istencine sahip olmalıdır. Böylece insan, dünyanın anlamsızlığı karşısında kendi değerlerini ve dünyasını yaratarak, yani kendini yeniden yaratıp üstün insana ulaşarak yeryüzünü anlamla doldurabilir.
Dönemi, modern zamanları, yeniden doğan insana ilişkin düşünceleri, yeni dünyanın değerleri ve eski dünyadan kopuşun sancılarını anlayabilmek için Nietzsche’nin bu görüşlerine değinmek önemliydi.
Tabi geçen süreç içinde sürü insanından çıktığımızı söylemek zor. Modern zamanlar son insanı ya da nesnel insanı yaratmış, üretimde tek tipleştirme hastalığına tutulmuş fabrika ve politik egemenlerin elinde tek tipleştirme despotizmi icat edilmişti. Ta ki üretime ve bu defa tüketime de ilişkin süreçte derin bir değişim yeniden yaşanıncaya kadar…
Dijital Sürünün İnsanı
Nasıl ki fabrikanın ortaya çıkmasına neden olan icatlar endüstrileşmeyi ve modern toplumu doğurduysa bilgisayar, bilişim ve buna dayalı tüm teknolojilerdeki gelişmeler de yeni tür bir üretim ilişkileri evrenini doğurur. Tek tip seri üretim anlayışı ve fabrika yönetim hiyerarşisi bilgisayarla, otomasyonla değiştikçe, çok tip, ihtiyaca göre üretim geliştikçe toplumlardaki farklılıkların da değeri anlaşılır oldu. Renkler, çeşitlilikler, ayrıksı olanlar da görülmeye başlandı.
Bu yeni bir toplum düzeni, değerler ve ilişkiler evreni demekti. Post modernizm ve sonrası yaşanan süreç başlamıştı. İnsan üzerine kurulmuş tüm kalıplardan kurtulmalı, yapısal olarak oluşturulmuş, insanı ezen tüm düzenekler bir bir çözülmeliydi. Bu devletlerin, sosyal yapıların, egemen değerlerin ve inançların değişimi demekti. “Bir yerde herkes birbirine benziyorsa; orada kimse yok demektir” diyen Foucault’nun sesi duyulmuştu.
Ve o günden bugüne köprünün altından çok sular aktı. Çok şey yaşandı. Yine tüm toplumsal düzeni, ilişkileri köklü bir şekilde değişime uğratacak yeni bir ekonomi-politik gelişmenin içine girdik.
Artık meta üretim ilişkilerinin doğurduğu yeni bir topluma, insana ve güç ilişkilerine ulaştık. İnsana dair ne varsa bir kere daha değişime uğruyor.
Üretim ilişkileri değişti. Robotlar üretimde yer alıyor. Tüketim ilişkileri de değişti. İşyerleri yerini sanal ofislere bırakıyor, işlerin büyük kısmı dijital araçlar tarafından yönetilir hale geliyor. Birçok meslek geçmişte yaşandığı gibi kaybolacak. Endüstri toplumunda belirleyici olan para kağıt olmaktan çıktı. Eğitimden ulaşıma, ekonomiden sağlığa her konu dijital uygulamalarla dolu. Her yerde verilerimizi bıraktığımız bir yaşamımız var. Sosyal medya geleneksel medya araçlarının yerini aldı. Tüketim dijital yönlü gelişirken pazarlar ve tüketim alışkanlıkları da yön değiştiriyor. Sınıflı toplum düzeni gitti ancak camdan duvarlarla örülü, geçişkenliği olan ama geçilemeyen yaşam alanları doğmaya başladı. Dinmiş, toplumların egemen geleneksel değerleriymiş hepsi biçim değişikliğine uğramaya mahkum. Yoksa yok olup gidecekler.
Meta çağı… İnsanın varoluşunu, toplumsal ilişkiler içindeki yerini köklü bir şekilde değiştiren teknoloji ve dijital yönlü gelişmelerin yarattığı ekonomi-politik düzen ve bu düzenin değiştirdiği insanlık kesiti…
Hayat anlayışımız, bugüne kadar ürettiğimiz değerlerimiz, yücelttiğimiz inançlarımızın kökten değişimine tanık oluyoruz. Yeni üretim araçları, bunlara sahip yeni sınıflar, bu egemen sınıfın politik kurumları, yeni devlet yapıları geliyor. Dijital ağlarda yükselen yeni bir ekonomi ve piyasa düzeni yeni sermaye güçlerini doğuruyor. Esnek, hızlı değişkenliğe açık… Bu piyasalarda üretim ve tüketimin birlikte yönetimi, üreten-tüketen dijital insanın yeni değerleri egemen. Geçmişin ideolojilerine, kalıplaşmış bilgilerine teslim olanlar için karanlık günler geliyor.
Meta çağı, 2025 yılı rakamlarıyla 2 milyar Instagram kullanıcısı içinde dijital sürünün bir üyesi olarak kendini var eden insan demek. Nesneleşmiş, dijital ekonominin bir parçası olmuş, verileri üzerinden alınıp satılan ve efendileri için dijital değişim değeri yaratan insanlara tanık oluyoruz. Duygularına dahi kendi iradesiyle karar veremeyecek düzeyde dijital yönlendirmelere teslim olmuş ruhları her yerde görmek mümkün. Feodal çağın köle-efendi ilişkisinin dijitalleşmiş sürümünü yaşıyoruz. Tüm insani değerlerin metalaştığı, ilişkilerin, bağların verilere göre şekil aldığı, inançların dahi dijital pazarlarda boy gösterdiği böyle bir dünyada, köle ahlakının sözde dijital özgürlük alanlarında tüketim hazlarıyla biçimlendiğini görüyoruz.

