Slug’s’ta Kar Yağıyordu

0
9

Lee Morgan, geri alınamayan ses ve bir kaseti yirmi dört yıl bekleyen kadın

I. İki dakika

19 Şubat 1972 gecesi New York’a kar yağıyordu. Doğu Yakası’nın üçüncü caddesinde, 242 numarada, adı Slug’s Saloon olan bir yer vardı: enine değil boyuna uzanan, resmî kapasitesi yetmiş beş kişi olup düzenli olarak iki katını içeri alan, zemini talaşlı, sahnesi en dipte bir bar. Sun Ra orada pazartesi geceleri çalmıştı. Ornette Coleman, Albert Ayler, Sonny Rollins oradan geçmişti. O gece sahnede Lee Morgan vardı; otuz üç yaşında, caz trompetinin yirmi yıldır en parlak isimlerinden biri, bağımlılıktan yeni çıkmış, hayatının belki de en iyi grubuyla çalıyordu.

Setler arasında bir tartışma çıktı. Morgan’ın birlikte yaşadığı Helen, salonda genç bir kadınla, Judith Johnson’la karşılaştı. Tartışma büyüdü, Helen dışarı çıkarıldı. Kar altında bir süre bekledi. Sonra geri geldi ve ateş etti.

Yara ilk anda ölümcül değildi. Öldüren şey kardı. Ambulans, tipide saatlerce gelemedi. Lee Morgan, kendi kulübünün zemininde, hastane on beş dakika uzaklıkta, kan kaybından öldü.

Felsefe tarihinde ölümün soyut bir kavram olmaktan çıkıp bir insanın kendi varlığının biricik ölçütü haline geldiği yer Heidegger’in “ölüme doğru varlık” dediği yerdir: ölüm, yaşamın sonundaki bir olay değil, yaşamın her anına sızmış bir yapıdır. Ama Heidegger’in hesaba katmadığı bir şey var. Bazen ölümü belirleyen şey varoluşun yapısı değil, hava durumudur. Morgan’ın ölümü metafizik değildi. Meteorolojikti. Ve bu, onu daha az değil, çok daha fazla dayanılmaz kılıyor.

II. Ablanın aldığı trompet

Edward Lee Morgan 10 Temmuz 1938’de Philadelphia’da doğdu, dört çocuğun en küçüğüydü. Önce vibrafona ilgi duydu. On üçüncü yaş gününde ablası Ernestine ona bir trompet aldı ve onu Earle Theater’a götürdü. Hayatın bütün yönü, bir ablanın bir hediye seçimiyle değişti.

Varoluşçuların “fırlatılmışlık” dediği şey tam olarak budur: kimse doğacağı şehri, ailesini, on üçüncü yaş gününde eline tutuşturulacak nesneyi seçmez. Sartre’ın formülü ise bunun devamıdır: insan, kendisinden yapılmış olan şeyle ne yaptığıdır. Morgan’a bir trompet verildi. Geri kalanı ona kalmıştı.

Ustası Clifford Brown oldu, ona ders verdi, üslubunu şekillendirdi. Brown 1956’da, yirmi beş yaşında bir trafik kazasında öldü. Aynı yıl Morgan, on sekiz yaşında, Dizzy Gillespie’nin büyük orkestrasına girdi. Yani Morgan tam olarak şu konumdaydı: bir ustanın ölümüyle boşalan koltuğa oturan çocuk. Gillespie ona ucu yukarı kıvrık o meşhur trompetlerden birini verdi. 1958’de yayımlanan Blue Train’de o trompeti duyarsınız; Coltrane’in plağında, yirmi yaşında bir çocuk, kendinden on yaş büyük adamların arasında hiç sıkılmadan çalıyor.

Sonra Art Blakey. 1958’den 1961’e kadar Jazz Messengers. Moanin’. Wayne Shorter’ı gruba sokan kişi Morgan’dı. Yirmi bir yaşında, jazz’ın en sert okulunda müzik direktörü gibi davranıyordu.

Aynı okulda eroini de öğrendi.

III. Kaybolan yıllar ve Sidewinder ironisi

Bağımlılık 1961’de onu gruptan da, New York’tan da attı. Philadelphia’ya döndü. Trompetini rehin verdiği, sokakta kaldığı yıllardır bunlar. Caz mitolojisinin en çok sevdiği ve en az anladığı bölüm.

1963’te New York’a döndü ve The Sidewinder’ı kaydetti. Davulcu Billy Hart’ın anlattığına göre Morgan o parçayı plağı doldurmak için, dolgu malzemesi olarak yazmıştı. Parça 1964’te pop ve R&B listelerine girdi, Blue Note’un tarihindeki en çok satan kayıtlardan biri oldu. Chrysler, World Series yayınları sırasında parçayı izinsiz olarak reklamlarında kullandı; Morgan dava tehdidinde bulununca şirket anlaşma yapıp reklamı kaldırdı.

Burada durup bakmaya değer. Walter Benjamin, sanat eserinin teknik olarak çoğaltılabilir hale gelmesiyle “aura”sını, yani buradalığını ve biricikliğini kaybettiğini yazmıştı. Ama Benjamin’in kehanetinin en acı versiyonu şudur: eser sadece auras’ını kaybetmez, başka bir şeyin satış aygıtına dönüşür. Siyah bir müzisyenin bir öğleden sonra dolgu olsun diye yazdığı riff, izni alınmadan bir otomobil şirketinin jingle’ı olur.

Adorno jazz’ı küçümserken tam da bunu söylüyordu: kültür endüstrisinde özgürlük görüntüsü, standartlaşmanın ambalajıdır, “sözde bireyselleşme”dir. Adorno, Morgan’ın çaldığını gerçekten dinlemediği için haksızdı. Ama Chrysler meselesinde haklıydı. Bir sanatçının aynı anda hem Adorno’yu çürütmesi hem de doğrulaması mümkündür; Morgan bunun yaşayan örneğiydi.

Dahası var. Morgan kendi en iyi çalışının Sidewinder’da değil, bir ay önce kaydettiği Grachan Moncur III plağı Evolution’da olduğunu düşünüyordu. Plak şirketi ise hitin tekrarını istedi. Cornbread geldi, Yes I Can No You Can’t geldi. Başarı, sanatçıya kendi eserinin taklidini yaptıran bir ceza biçimidir. Kierkegaard’ın “tekrar” üzerine yazdıklarını hatırlatır: aynı şeyi tekrar yaşamak istersiniz ama tekrar hiçbir zaman aynı şey değildir, sadece kaybın kanıtıdır.

Yine de aynı dönemde Search for the New Land’i kaydetti. Adı bile manifestodur.

IV. Helen

Helen Moore 1926’da Kuzey Carolina’nın Brunswick County’sinde, Shallotte yakınlarında bir çiftlikte doğdu. On üç yaşında anne oldu; iki çocuğunu büyükanne ve büyükbabası büyüttü. On yedi yaşında kendisinden yirmi iki yaş büyük bir kaçak içki satıcısıyla evlendi. Adam iki yıl sonra boğularak öldü. Kocasının New York’taki akrabaları onu 1945’te şehre getirdi.

Helen, Hell’s Kitchen’daki dairesini bir tür gayri resmî caz salonuna çevirdi. Müzisyenleri doyurdu, yatırdı, dinledi. Kendisi için şöyle diyordu: “sert biriydim, keskindim, öyle olmak zorundaydım.”

1960’ların başında Lee Morgan’la tanıştı. Onu buldu, temizledi, ayağa kaldırdı, işlerini yönetti. Morgan’ın 1963 sonrası “dönüşü” dediğimiz o olağanüstü verimli dönem, bir kadının başka bir insanın hayatını gündelik ve yorucu bir emekle tamir etmesinin ürünüdür.

Simone Weil, dikkati cömertliğin en ender ve en saf biçimi olarak tanımlar. Bir başkasına gerçekten dikkat etmek, kendi benliğini bir süreliğine askıya almayı gerektirir. Helen’in Lee Morgan’a yaptığı şey tam olarak buydu ve bunun bedeli de tam olarak buydu: kendi hayatını, başka birinin hayatını mümkün kılmak için askıya almak.

Levinas, etiğin ontolojiden önce geldiğini söyler; Öteki’nin yüzü bana sonsuz bir talep yöneltir ve ben o talebe cevap vermekle yükümlü hale gelirim. Ama Levinas bir şeyi söylemez: kurtardığınız yüz, bir gün size sırtını dönebilir. Etik talep karşılıklı değildir. Karşılıksızlık onun kusuru değil, tanımıdır. Ve bu tanım, insanların taşıyabileceğinden daha ağırdır.

Hegel’in efendi ile köle diyalektiğinde asıl mesele şiddet değil, tanınmadır. İki bilinç birbirinin gözünde var olmayı ister. Helen ve Lee’nin ilişkisi klasik anlamda bir bağımlılık ilişkisiydi: biri diğerini var etmişti, diğeri o var edilişin sürekli hatırlatılmasına tahammül edemez hale gelmişti. Kurtaran kişi, bir süre sonra kurtarılanın gözünde kendi zayıflığının canlı arşivine dönüşür.

Morgan uzaklaştı. Başka bir kadın vardı.

V. Politikleşme ve son iki yıl

Hayatının son iki yılında Morgan giderek politikleşti. 1970’te Rahsaan Roland Kirk’ün başlattığı Jazz and People’s Movement’ın öne çıkan isimlerinden biri oldu. Hareket, Amerikan ulusal televizyonlarında siyah caz müzisyenlerine yer verilmemesini protesto ediyordu. Dick Cavett’ın, Merv Griffin’in programlarının çekimlerini bastılar, Tonight Show denemesi güvenlik tarafından engellendi. Talepleri açıktı: program yapımına danışmanlık edecek bir müzisyen kurulu, sezon başına üç dört caz özel programı, siyah caz müzisyenlerinin düzenli konuk olarak ağırlanması.

Hareketin kendi bildirisinde geçen ifade şuydu: siyah yaratıcı deha, medyanın denetimi yoluyla sistematik biçimde bastırılıyor.

Kazandılar mı? Hayır. Birkaç görünüm, birkaç toplantı, sonra sessizlik. Ama Camus’nün Sisifos’u tam da bu noktada devreye girer. Sisifos’un kayasını tepeye çıkarması önemli değildir; önemli olan, kayanın her seferinde yuvarlandığını bile bile onu yeniden itmesidir. Camus’nün cümlesi şudur: kişinin kaderini küçümsemesi, o kaderi yener. Morgan’ın televizyon stüdyolarını basması caz’ı prime time’a taşımadı. Ama kayayı ittiği için, ittiğini biliyoruz.

Temmuz 1970’te Hermosa Beach’teki Lighthouse’da iki haftalık bir angajman çaldı. Bennie Maupin, Harold Mabern, Jymie Merritt, Mickey Roker. Kayıtlar, Live at the Lighthouse adıyla, caz tarihinin en iyi canlı belgelerinden biri olarak kaldı. Orada duyduğunuz adam, Sidewinder’ın adamı değildir. Daha uzun, daha açık, daha riskli, daha modal, neredeyse serbest bir alana doğru yürüyen biri.

Eylül 1971’de Van Gelder’in stüdyosunda son stüdyo seansını kaydetti. Plak The Last Session adıyla, o öldükten üç ay sonra yayımlandı. Ekim 1971’de memleketinde, Philadelphia’da 52. Cadde’deki Aqua Lounge’da son kez çaldı. 2024’te aynı adrese onun adına bir tarihî levha asıldı.

VI. Kar

Ve sonra 19 Şubat 1972.

Camus, felsefenin tek ciddi sorununun intihar olduğunu yazarken, saçmanın kaynağını insanın anlam talebi ile dünyanın makul olmayan sessizliği arasındaki çatlakta buluyordu. Lee Morgan’ın ölümü bu çatlağın ders kitabı örneğidir. Bir kurşun. Kurtarılabilir bir yara. Ve şehri felç eden bir kar fırtınası.

Anlam arayan zihin burada bir sebep bulmak ister: bağımlılık, ihanet, kıskançlık, siyah müzisyenin Amerika’daki hayatı, caz’ın kendi kendini yiyen mitolojisi. Bunların hepsi doğrudur ve hiçbiri yeterli değildir. Çünkü tek belirleyici değişken kardı. Dünya cevap vermiyor. Sadece yağıyor.

Benjamin’in Angelus Novus’u yüzü geçmişe dönük duruyordu; gördüğü şey olaylar dizisi değil, enkaz üstüne yığılan tek bir felaketti, ve onu geriye doğru geleceğe savuran fırtınaya ilerleme diyorduk. O gece New York’ta gerçek bir fırtına vardı, mecazi değil, ve enkazı bir kulübün zeminine yığdı. Benjamin’in imgesi, Slug’s’ın kapısında somutlaştı.

Slug’s Saloon o yılın sonunda kapandı.

VII. Yirmi dört yıl sessizlik

Helen Morgan tutuklandı, hüküm giydi, yattı, şartlı tahliye edildi. 1978’de hasta annesine bakmak için Kuzey Carolina’ya, Wilmington’a döndü. Metodist kilisesine devam etti. Komşuluk yaptı. Geçmişinden neredeyse hiç söz etmedi.

Yirmi dört yıl boyunca caz dünyası onun hikayesini onsuz anlattı. Kadın, bir cümleye indirgendi: Lee Morgan’ı vuran kadın. Bir yüklem, bir nesne, bir sıfat. İnsanın bir eyleme indirgenmesi, o insanın ikinci kez öldürülmesidir.

Şubat 1996’da, Wilmington’da caz eğitmeni ve radyocu Larry Reni Thomas ona ulaştı ve konuşmayı kabul etti. Tek bir röportaj. Bir kaset. Ses kalitesi kötü, kadın yorgun, anlatı dağınık. Bir ay sonra kalp rahatsızlığından öldü.

Paul Ricoeur, kimliğin bir töz değil bir anlatı olduğunu söyler: kendimizi ancak hikaye ederek var ederiz, ve kendimize hep bir başkası olarak bakarız. Helen’in o kaseti, kırk dört yıl boyunca kendisine ait olmayan bir anlatının içinde yaşamış bir insanın, ölmeden bir ay önce anlatıyı geri alma girişimidir. Kierkegaard’ın meşhur cümlesi burada tam yerine oturur: hayat ancak geriye bakılarak anlaşılabilir, ama ileriye doğru yaşanmak zorundadır. Helen ömrünün geri kalanını, anlaşılmayı beklerken yaşamak zorunda kaldı.

Derrida arşivin bir hastalık olduğunu söylerken bunu kastediyordu: arşiv, geçmişi korumaz, geçmişin nasıl hatırlanacağına karar verme gücünü kurar. Yirmi dört yıl boyunca arşiv tek taraflıydı. Sonra bir kaset ortaya çıktı ve arşivin dengesi bozuldu.

Kasper Collin’in 2016’da Venedik’te gösterilen belgeseli I Called Him Morgan, işte bu kasetin üzerine kurulu. Filmin başardığı şey, iki ayrı hikaye anlatmak değil, tek bir hikayenin iki kişi tarafından yaşandığını kabul etmektir. Kurtarıcı ile katil aynı kişidir. Ve bu, bir çelişki değil, bir insandır.

VIII. Geri alınamayan ses

Bergson zamanı iki türe ayırır: saatin ölçtüğü, uzamsallaştırılmış, bölünebilir zaman; ve yaşanan, akan, bölünemeyen süre. Doğaçlama, ikincisinin duyulabilir hale geldiği ender sanat biçimidir. Bir solo, yazılıp düzeltilmez. Geri sarılmaz. Her nota, kendinden önceki notanın geri alınamazlığı üzerine kurulur.

Lee Morgan’ın hayatı da öyleydi. Ablasının aldığı trompet, ustasının ölümü, Blakey’nin okulu, iğne, Philadelphia’daki karanlık yıllar, Helen’in dikkati, Chrysler’in reklamı, televizyon stüdyolarındaki protesto, Lighthouse’daki o uzun geceler, Van Gelder’deki son seans, ve kar. Hiçbiri geri alınamadı. Hiçbiri prova değildi.

Otuz üç yıl. Blue Note için yirmi beşi aşkın albüm, sayısız sideman kaydı, caz trompetinin dilini kalıcı olarak değiştiren bir ton. Ve bir adamın kendi ölümünden yarım asır sonra hâlâ tartışılan, kendisine ait olmayan bir son.

Nietzsche amor fati derken, olan her şeyi sadece kabullenmeyi değil, sevmeyi kastediyordu. Bu, Lee Morgan’ın hikayesine uygulanabilecek en kolay ve en yanlış felsefi hareket olurdu. Bazı hayatlar sevilecek bir kaderle bitmez. Bazı hayatlar sadece kesilir.

Ama Lighthouse kayıtlarını açın. Temmuz 1970, Hermosa Beach, bir kulüpte otuz iki yaşında bir adam ve grubu, kimsenin acelesi yok, parçalar yirmi dakikaya uzuyor. Orada duyduğunuz şey trajedi değildir. Bir insanın, önündeki zamanın sınırlı olduğunu bilmeden, tam olarak istediği gibi çalmasıdır.

Kar sonra yağdı.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz