Dreyfus’ten Protokollere…

New York Üniversitesinde felsefe profesörü olan Jason Stanley 2018 yılında yayınladığı “How Fascism Works” adlı kitabının alt başlığını “The Politics of Us and Them” olarak koymuş[1].

Kitabın son bölümünün ilk paragrafı çarpıcı bir örnekleme içeriyor. Paylaşmak isterim :

“Biz” ve “onlar[2]” arasında mekik dokuyan bir söylemleri var. Duygusal dürtülerle efsanevi bir geçmiş inşa etmişler. Bu geçmişte “biz” var, “onlar” yok. “Onlar” geleneklerimizi tehdit eden, bin bir zorlukla kazandıklarımızı tehlikeye atan yozlaşmış liberal eliti temsil eder. “Onlar” özgürlüğü hak etmeyen tembel suçlulardır. Liberalizm, sosyal adalet üzerinden geleneklerimizi ve kültürümüzü tahrip edecekler, bu yolla “biz” güçsüz olacağız. “Biz”” çalışkan ve kanunlara saygılıyız. Özgürlüğümüzü çalışarak kazandık… “Onlar” kötü huylu, yozlaşmış, çökmüş, tembellerdir…”

Faşizm politikası birilerini diğerlerinin üzerine koyarak bir çeşit hiyerarşiye zemin hazırlar, “biz” ve “onlar” arasında, genelde yanlış, farklılıklar üzerine yükselir. Gerçek, ne kadar görünür olsa da, inkar edilen bir olgu olur. Sonunda onun yerine geçen üstü örtülü şey ne ise o, öne çıkar, herkes tarafından kabul edilir. Doğrular yanlışa, eğriler doğruya döner. Toplumların referans noktaları kayar… “Yeni” olarak tanımlanan bir yaşantı başlar… Her seferinde benzer süreçler yaşanır… Kaba bir deyişle, tarihin tekerrür etmesi belki de bundandır.

Bin yıl sürecek III Reich’ta, Nasyonal Sosyalizmin en hırçın şekli ile yoğrulmuş yeni Almanya’da “biz” Ari Alman ırkını, “onlar” Yahudi halkını ifade edecektir. Alman İmparatorluğunda olsun, Avrupa’nın değişik ülkelerinde olsun fark etmez, Yahudi halkının, toplumun aydınlanmasında önemli bir yere sahip olduğunu, sanat ve bilimin tüm alanlarında kattıkları ile birçok yeniliğe imza attığını yadsımak mümkün değilken, gelin görün ki,  “bize” yaranamadılar.

Kısaca karikatürize etmek gerekirse, “onlar”, utanç kaynağı  “Versailles” anlaşmasına taş döşeyenlerdi… Keza, yalnız Almanya’yı değil tüm Avrupa’yı Bolşevizm belası ile buluşturanlardı… Ve tabii ki finans dünyasını elinde tutan, böylece ulusların geleceklerine ipotek koyanlardı.

***

Aslında Fransa’da krallığın yıkılması ve Yahudilerin eşit vatandaş hakkını elde etmeleri ile başlayan bir olaylar zinciri söz konusudur. Krallık sevdalılarının burjuva hakkını elde edenlere kin dolu gözlerle bakmalarına tanıklık eder XIX. yüzyıl başları… Katolik Kilisesinin etkisini kaybetmesi, gündelik hayattan solup gitmesi ile, Yahudi inancından insanların toplumda yeni bir yer edinmeleri onlar için basit bir sebep – sonuç ilişkisiydi. Oysa, Napolyon girişiminin öngördüğü “anayasal vatandaşlık” göz ardı edilemeyecek bir uygulama alanı buluyordu. Ulus – devletin bu emekleme döneminde, Yahudi bireyi devletin değişik kademelerinde bulmak mümkündür.

Alfred Dreyfus, casuslukla suçlanıp Fransız Guyana’sına sürgüne gönderildiğinde Fransız ordusunda yüzbaşı rütbesi ile görev yapıyordu. 1859’da Mulhouse, Alsace’ta varlıklı bir Yahudi ailesine doğan Alfred, 1870’lerdeki Fransa – Prusya savaşında, bölgenin Alman işgaline uğraması üzerine ailesiyle Paris’e taşınır ve öğrencilik yıllarını, dönemin prestijli askeri okullarından Ecole Polytechnique’te geçirecektir. Orduya adımını attığında, Yahudi kimliğinin farkında olan bir Fransız vatandaşıdır ve bundan dolayı ailesi de kendisi de gurur duymaktadır. Savaş karmaşası içinde geçen çocukluğu ve gençliği, asker olma isteğinde önemli rol oynayacaktır. Ancak adının bir casusluk olayına karıştığının iddia edilmesi üzerine yargılanacak, bu süreçte kimliği,  “Fransız Ordusunda görevli”  yüzbaşı Dreyfus’ten, “Yahudi” Dreyfüs’e evrilecektir.

Dreyfus olayı hakkında yazılan makaleler, kitaplar, çevrilen belgeseller, filmler saymakla bitmez. Hepsi de olayın kah sosyal, kah hukuki yanını irdeler. Ancak altı çizilmesi gereken, yargılama sürecinde Yahudi düşmanlığının ilk kez toplumsal bir halk hareketi halini almasıdır. Ortaçağın karanlık tarihi boyunca kilise güdümünde gelişen antisemitizmden ırk temelli bir düşmanlığa dönüş vardır… Basının gücü “Pis Yahudi” temasının hızla tabana yayılmasına neden olur. Bu daha önce hiç yaşanmamış bir gelişmedir.

Yahudi birey aydınlanma sürecini iyi yönetir ve kısa zamanda kendisinden çok daha iyi durumda olan Hıristiyan bireyden, göreceli olarak, daha fazla yol alır. Devlet kademelerinde, akademide, uluslararası ilişkilerde yer bulur, bilim ve sanatta kendini kanıtlar. Çok değil, birkaç yüzyıl öncesine dek, kentleri çevreleyen yüksek surların kapılarından, feodal prensin özel izniyle geçebilirken ve o kentlerde geceleri konaklayamazken, yeni hayatında, özgür ve eşit vatandaş kimliği ile, bunun çok ötesine gider…

Bunun bir kıskançlığa yol açtığını söylemek Dreyfus hadisesi ile ortaya çıkan durumu basitleştirecektir… Değişik bir inanca sahip olduğu için dışlanan Yahudi, artık eşit haklara sahiptir ve dini üzerinden kendisine yöneltilemeyecek ötekileştirme, XIX. yüzyıl ortaları ile birlikte geçer akçe olmaya başlayan, ırkçılık üzerinden devam edecektir.

Emile Zola’nın ünlü makalesi: “Suçluyorum!”

Dreyfus Olayının bu anlamda geniş halk kitlelerini Yahudi ırkına karşı ateşleyen bir karakteri olmuştur. Konu ile ilgili yapılan çalışmaların hemen hepsi kralcılar ile laikler arasındaki bir çekişmeden, adil olmayan bir yargı sürecinden, Emile Zola’nın “J’Accuse” başlıklı makalesinden söz eder. Ancak çok azı, Dreyfus’un Paris’teki art niyetli kurguyu gazetesi adına izleyen Avusturyalı Theodor Herzl’den bahseder. Oysa, kısaca Yahudi milliyetçiliği olarak karşımıza çıkacak Siyonizm’in fikri temeli onunla birlikte, o dönemlerde atılacaktır.

Bu arada not etmek gerekir ki Alfred Dreyfus, kendisine yöneltilen suçlamalardaki tutarsızlıklar, çokça da seküler Fransız’lar tarafından lehine oluşturulacak kamuoyu baskısı nedeni ile yeniden yargılanacak, kendisine atfedilen tüm suçlardan beraat edecek, sökülen rütbeleri yeniden verilecek ve orduya kaldığı yerden geri dönecektir. 1914 – 18 savaşında ülkesi için savaşacak, başarılarından ötürü yarbaylığa terfi edecek, Fransız Cumhuriyeti’nin en üst madalyası Légion d’Honneur ile taltif edilecek ve 1935’te ölecektir. Alfred Dreyfus, Avrupa Yahudiliğinin çoğunluğunun yaptığı şekilde, hiçbir zaman, farkında olmadan ilham kaynağı olduğu Siyonist harekete katılmayacaktır.

***

Geçen yüzyılın başında Fransa’da sokak ve meydanlar Dreyfus olayı ile çalkalanır, toplum bir “öteki” yüzünden farklı kamplara bölünürken, Çarlık Rusya’sında yayınlanan bir kitap dehşet verici bir teoriyi piyasaya sürüyordu. “Siyon Önderlerinin Protokolleri” veya sıkça sözü edileceği gibi sadece “Prtokoller” o andan itibaren her coğrafyada ve gelecek her zaman diliminde sıklıkla servis edilecek ve çokça müşteri bulacak bir komplo teorisini haykırıyordu : “Sakının, Yahudiler tüm dünyayı yönetiyor !”

Devamı gelecek !


[1] Faşizm Nasıl İşler – Biz ve Siz Politikaları, Random House, Eylül 2018

[2] “Bunlar” olarak da okunabilir.

Benzer İçerikler
Devamı

İnce şeyleri anlamak…

“Ah, kimselerin vakti yok / Durup ince şeyleri anlamaya” der Gülten Akın İlkyaz şiirinde. Ne zaman aklıma gelse…