Kraliçe Öldü!

0
220

Sanırım ortaokulun ilk yılıydı. Pop müzik evreninden sıkılıp rock müziğin evrenine yolculuğa çıktığım, yüzümde daha ergenlik sivilcelerinin bile çıkıp çıkmamaya karar veremediği, sesimin gittikçe kargalaşıp hormonların kıpırdanışını yeni yeni hissettiğim zamanlardı TV’de ilk kez karşılaştığımızda. İnce askılı, derin göğüs dekolteli, bacaklarını tamamen ortaya çıkartan püsküllü ve derin yırtmaçlı eteğiyle seksi ve parlak kıyafeti, aynı parlaklıktaki ince topuklu ayakkabıları, aslan yelesi gibi kabartılmış sarı/siyah saçları ve kıpkırmızı rujuna rağmen orta yaşlarına geldiği belli olan ama tüm enerjisi ve gücüyle dans eden, şarkı söyleyen siyahi bu kadın Tina Turner’ın ta kendisiydi. Sıkılarak uzaklaşmakta olduğum pop ile yavaş yavaş ısındığım rock müzik arasında o zamanlar adını bile duymamış olduğum gospel ve blues’u da barındıran vokaliyle şarkısını söylüyordu. Şarkıdan ziyade o donuk TV ekranından bile taşan enerjiyi hayranlıkla izlediğimi hala hatırlayabiliyorum. Her ne kadar pop’dan uzaklaşmakta olsam da Tina’nın o enerjisi, vokalindeki rock’n roll ve soul tınıları ve tabii ki seksi ama tam da seksi olmayan o hali beni yakalamıştı. O zamanlar Tina’nın rock’n roll’un doğuşundaki etkisinden, kendisine Rock’n Roll’ün Kraliçesi dendiğinden, yaşadığı zor hayattan bi haberdim ama ilk seyrettiğim andan itibaren Tina benim için seksapelliği, enerjisi ve sahnedeki o hakim duruşu ile “Süper babane“ydi. Tüm bu bilmediklerimi zaman içinde merak ettikçe öğrenecektim. 

Tina Turner, 40’lar ve 50’lerin ABD’sinde ırkçılık ve adı konulmamış bir kölelik düzeni içerisinde kendi içine kapanmış, kendi getto’larına sıkışmış siyahilerin yaşadığı tüm kırılmaları, fakirliği ve parçalanmışlığı yaşayarak büyüdü. Bizim 80’lerin ortasından itibaren izlediğimiz ve hayran olduğumuz Tina’nın sahnedeki o kendinden emin duruşu da o günlerden kalmaydı zaten. Yıllar geçip 60’lardaki ve 70’lerdeki Tina’nın müziğiyle tanıştıkça aslında 80’lerdin ortasından emekliliğini ilan edeceği güne kadar yaptığı her şeyin o ilk yıllarının rafine edilmiş bir hali olduğunun ve bizlerin aslında 80’lerin ortasında 60’lar ve 70’lerin rock’n roll enerjisinin peşinden gittiğimizin farkına varacaktım.

Tina Turner’ın sahnedeki enerjisinin kaynağını ise çok yıllar sonra kendisinin verdiği bir röportajı okuduğumda anlayacaktım. Tina o röportajda “Ben hiç bir zaman sevilmedim. Annem de babam da beni istemiyordu” diyordu o röportajında. Bu röportajı okuduğumda Tina Turner’ın 80’lerde izlediğim konser videolarından biri gözümün önüne geldi. 1988’de verdiği bir konserde 80’lerdeki ilk çıkış şarkısı olan Let’s Stay Together‘a başlayacakken seyircinin Tina tezahüratına karşı gösterdiği bir sevinç halinin fotoğrafıydı gözümün önünde beliren. O tezahüratı almak için St. Louis’in siyahilere özel bir kulübünde keşfedip, bir anda bir hastanede hemşire yardımcısı olarak çalışan Anna Mae Bullock’u Tina Turner’a dönüştüren ve sonra kocası olan Ike Turner’ın yıllar sürecek dayaklarına, aşağılamalarına, korkutmalarına boyun eğmiş ama sonunda bu cendereden çıkma cesaretini gösterip kendi kanatlarıyla uçmak her şeyi denemiş bir kadın vardı o aklımda beliren videoda.

İşte aklımda beliren o konser videosu bu…

Tina, aslında Ike Turner’ın ellerinde yavaş yavaş büyük bir yıldız olma yolunda ilerliyordu 60’ların başından itibaren. Daha 60’ların başında A Fool in Love ile Billboard listelerinde ikinciliğe oturup Ike & Tina Turner olarak herkes tarafından bilinir olmuştu. 1961’de çıkan ikinci uzunçalarlarının ilk teklisi It’s Working Out Fine ile ise o yılın en iyi Rock’n Roll Performansı Grammy ödüllerine aday gösterilmişlerdi. Ike & Tina Turner Revue ise en ateşli ve iyi rock’n roll performansı olarak ünlenmişlerdi bile. Ike & Tina Turner Revue‘nin şovları James Brown‘un sahne şovları ile karşılaştırılıyor ve en az Brown’un şovu kadar ateşli ve enerjik görülüyordu. Öyle ki, Tina’nın o topuklu ayakkabıları üzerinde Michael Jackson‘un ay yürüyüşüne bezer hızlı ve minik adımlarla, mikrofona yaklaşmasında James Brown‘u görür insan ister istemez. Aslında 1960’ların başında Tina ve Ike ikilisi Rock’n Roll’un doğuşundaki en önemli figürlerden biri haline gelmişti. O yıllara ait videoları izlediğinizde göreceksiniz ki 80’ler ve 90’larda Tina’nın sahne şovunda kullanılan dansçıları ve Tina ile birlikte yaptıkları dansların temelinde 60’lardaki bu çılgın dönem yatıyor. Merak eden aşağıdaki videoya bir göz atabilir. Bence, benzerliği siz de göreceksiniz.

60’ların ortasından itibaren ise 70’lerin ortasına kadar Tina için başarılarla dolu ama kabus gibi geçen yıllardı. The Rolling Stones ile yolları kesişip Avrupa’da isimleri duyulmaya ve ilgi görmeye başlamaları ile hem Ike hem Tina Turner için başarıları büyüyerek devam etse, Rolling Stone dergisinin kapağındaki ilk siyahi kadın olsa da, 1976’da Dallas’da Ike’dan havaalanında otele kadar arabada yediği dayaktan sonra “Artık tamam” deyip o otel odasından beş parasız kaçıp bir başka otele sığınmasa bugün bizim hayran olduğumuz Tina Turner belki de hiç doğmayacak, Rock’n Roll Kraliçesi’nin kül kedisi hayatı bir Rock’n Roll Divası olarak yeniden başlamayacaktı. Bu dönemde, Ike Turner’dan sadece sahne ismini isterken aslında hayata yeniden dönmek ve yaşadığı her şeyi tek başına yeniden inşa etmek için tek sermayesini, yani kendisini, geri istemişti. Bunun için bu ayrılık sonrası plak şirketlerinin, organizatörlerin ve sektördeki bir çok farklı insanın açtığı tazminat davalarını, bu davalardan doğan ağır borçları bile üstlendi. Bu dönemde hem ABD’de hem Avrupa’da bulduğu her sahne işini kovaladı, yeni albüm kontratları için uğraştı. The Rolling Stone‘un açılış grubu olarak turnedeyken Mick Jagger‘a dans etmeyi öğreten bu kadın belki de David Bawie‘nin ısrarları olmasa ve onunla düet yapmasa o kontrata ulaşmak için daha uzun yıllar çabalamak zorunda kalacaktı.

O son kontratla Tina artık dev sahnelerin, yüzbinlere insanın bir araya gelerek izlemek istediği bir rock’n roll divası haline gelmişti. Ancak, Tina farklıydı. Benzer şekilde büyük sahnelerde arz-ı endam eden dönemin büyük müzisyenleri gibi bir şovun yıldızı değildi sadece. O büyük sahnede, o devasa şovunu gerçekleştirirken bile bunu samimiyetini kaybetmeden yapmayı başarabiliyordu. Asıl Tina’yı Tina yapan şey üstüne tutulan projektörlere ve yaptığı şeyin aslında bir “iş”, bir “endüstri” olduğunu biliyor olmasına rağmen o samimiyetini ve enerjisini hiç kaybetmemesiydi. O yüzden, biz onu sahne dışında Tommy’de Acid Queen, Mad Max’de Bartertown’un yöneticisi Entity olarak da izlediğimizde o rollere de yakıştırdık. Çünkü o Tina’ydı ve yaptığı her şeyi kendine dönüştürmeyi başarabilirdi.

Tina hiç bir zaman Aretna ya da Nina Simone gibi “mükemmel ses” değildi. Tüm dünya onun o nazal sesiyle şarkılarını söylerken o kirli, samimi ve olduğu gibi olma halini sevdi. O yüzden Tina tüm dünyada o “mükemmel sesler” ile aynı görüldü. Bunun ispatı Grammy’ler, Rock’n Roll Hall of Fame’e hem Ike & Tina hem Tina Turner olarak kabul edilmesi ya da Dünyada gelmiş geçmiş en çok satan sanatçılarından biri olması değil tüm dünyada Tina Turner denince aklınıza gelen o ev sahnedeki samimiyet ve enerji aslında. Tina, söylediği şarkıların ruhunu bizlere geçirebilme gücü ile tüm bunları başardı. 

Tina tüm hayatı boyunca savaşmak zorunda kalmış ama bu savaştan da hiç kaçmamış bir kadındı. Nutbush’un pamuk tarlalarında pamuk toplayan, daha çocuk yaşında kaçan annesinin kaçışı sonrası bir yanda okula giderken ve kilise korolarında şarkı söylerken diğer yanda hizmetçilik yapan, dağılan ailesi sonrası büyükannesi ve annesi arasında dolanıp duran, hemşire yardımcılığı yaparken St. Louis’in gecekulüplerinde şarkı söylemek için her yolu deneyen, yıllarca kocasının dayaklarına ve aşağılamalarına katlanan, yıllar sonra geçirdiği felç sonrasında yürümeyi yeniden öğrenmek zorunda kalan ama bunların hiçbirinin yıldıramadığı biriydi. Sahnede gördüğümüz enerjisini hiç kaybetmedi ve en azında hayatının son dönemlerinde o aradığı “sevgi”yi de buldu. Sanırım Tina’nın hikayesi hayatın içinde zorlandığımız anlarda dönüp umut bulabileceğimiz ama her umut taşıyan hikaye gibi içinde bir çok ağır ve taşıması zor yükü taşıyan bir hayat hikayesiydi. Tina, aslında 80’lerin liberalleşen ve sterilleşen dünyasında 60’ların ve 70’lerin dünyanın değişme umudunun hala taşındığı dönemlerin enerjisini getirmiş son habercilerden biriydi. Bizler ise bunu pek de fark etmeden o 60’lar, 70’ler enerjisini, samimiyetini, saflığını sevdik. 

Tina Turner’ın hayatı bir çok kez kaleme alındı, belgeseller yapıldı, filme alındı. 1999’da Türkiye’ye geldiğinde konerine gidip canlı canlı seyredememiş olduğuma hala pişmanım. Eğer bir twitter tefrikası yapıyor olsaydım şarkı şarkı üzerinde geçerek uzun bir tefrika yapardım muhtemelen. Ancak, onun yerine o tefrikada kullanabileceğim şarkılardan bir spotify listesini yazının sonuna eklemeyi tercih ettim. Listeyi de kendime göre Tina’nın yaşam hikayesine de uyduğunu düşündüğüm bir sıralamada hazırladım ki Tina Turner’ın müziğindeki değişimi ve gelişimi de dinlemek mümkün olsun. Sanırım, 80’lerin ortasında Tina’nın yeniden doğuşu ile paralel büyüyen liberal dünya ve gerçek sonrası hayatımız içinde geçmişten gelen son gerçek şeylerden biriydi o. Bir daha benzer bir hayatın yaşanmasını, benzer bir enerjiyi benzer bir samimiyette sahnede izleme imkanımızın olması zor sanırım. Huzurla uyusun.

Uygar Arpak’ın Tina Turner Play List’i…