Paskalya’dan Ramazan’a…

 Dinle diyanetle işim olduğundan değil ama oldum olası severim dini bayram ve günleri. Bizim muhafazakârlar nasıl ki ahlakı kendisinde kalsın, batının teknolojisini severler ya o hesap, ibadeti dindarlara bırakıp işin eğlencesinde, yemesi içmesindeyim hep…Hele Rumların, Ermenilerin Paskalyası, Yahudilerin Pesah’ına, Müslümanların Ramazan’ına bayramına karıştığında değmeyin gitsin hep çocuk keyfime… Pastane vitrinleri rengarenk Paskalya yumurtaları, çikolata ve çörekleri ile şenlendiğinde, Hamursuz bayramına işaret eden beyaz zemin üzerine mavili kırmızılı İbranice harflerle dolu paketlerde matsa‘lar raflarda belirdiğinde, kandil simitlerinin Ramazan pidelerinin kokuları kırmızı beyaz Purim şekerlerinin etrafını sardığında İstanbul daha bir İstanbul olur gözümde. “Olurdu” mu demeliydim? Hem artık İstanbul’da yaşamadığımdan hem İstanbul bu renk cümbüşünü unutalı çok olduğundan…

İtiraf etmeliyim ki dini günlerin, bayramların çakışmasını bir miktar hınzırlık fırsatı olarak da görürüm. Tüm dinlerin yalnızca kendi imanlılarına açık tuttuğu cennet kapısından sızdırılmış lezzetlerin tümünün birden, üstelik neredeyse hiç dünyevi bedel ödemeksizin keyfine varabilme hınzırlığı. Üstüne üstlük Yahudi matsa’sı üzerine sürülmüş tereyağına toz şeker serperken veyahut kırmızı bir Paskalya yumurtasını çatlatıp, sakızlı paskalya çöreğinin kokusunu içime çekerken, o şahane çikolata tavşana kıyamayıp anca kuyrucuğundan kırarken, iftara doğru fırına gönderilen en küçümen olmanın intikamını sıcacık pidenin ucundan kopararak alırken muhafazakar pişkinliğiyle “dinlerinize değil ama lezzetlerinize bayılıyorum” diyebilmek… Neyse… Yine öyle şahane bir özel günler, bayramlar karmaşasında olduğumuz şu “mübarek zamanda” dindarları kızdırmak hiç işime gelmiyor açıkçası.

Pesah ve Paskalya geride kaldı fakat Ramazan kapıda. İslamcılar her ne kadar Ramazan’ı en asık suratıyla dayatmaya hevesliyseler de bakmayın siz; az ya da çok dindar olsun, sıradan insanların mütevazı evlerinde Ramazan kendine özgü bir keyifle yaşanırdı eskiden.

Emirgan’daki orta sınıf dede evinde de öyleydi… Başından sonuna kadar ritüelleriyle, sofralarıyla, sosyal yaşamda neden olduğu farklılıklarla yılın en özel aylarından biriydi Ramazan.

Dedem Hacı Muzaffer Bey, Ramazan’a günler kala alışveriş listesini hazırlamaya başlar, “Çavuş”un (anneannem Hatice Hanım’ın evdeki lakabıydı “Çavuş”. Birbirlerine ancak kızgın olduklarında isimleriyle seslenirlerdi. Hatice hanım da “Hu” diye seslenirdi Muzaffer Bey’e.) talimatlarını dikkatle not eder, eksik bir şeylerin kalmaması için çaba gösterirdi. Ezkaza unutulmuş her bir şey, iftar veya sahur sofrasında “Çavuş”un gözlerini kısıp devirerek “İzmir tulumumuz da kalmamış, eh artık idare edeceksiniz” şeklindeki kinayelerine katlanmak demekti ve tabii ki göze alınamazdı…

Sahur, “geçiştirilecek” bir öğün değildi dede evinde. Hatice Hanım sahur menüsünü özenle hazırlardı. Eğer yaz Ramazan’ıysa, gün boyu harareti azaltacak serinleticiler, kış Ramazan’ı ise mutlaka yüksek kalorili gıdalar öngörülürdü…

Uykunun en tatlı yerinde mutfaktan gelen kokular ve sesler, oruç tutmayanları bile baştan çıkartacak kadar davetkârdı hep. Hatice Hanım üşenmez, sıcak sıcak yensin diye muska börekleri kızartmaktan imtina etmezdi örneğin. Bu yüzden, bölünmüş uykuya rağmen kimsenin sahur sofrasına suratsız biçimde oturduğunu hatırlamıyorum. Bilâkis, sıcacık çıtır börekler ağızda dağılırken, buz gibi hoşaflar kaşıklanırken sofrada muazzam bir neşe ve hoşnutluk rüzgârı eserdi. Hatice Hanım “cefakâr” anne rolünün hakkını fazlasıyla verir, Muzaffer Bey de böyle hamarat bir “Çavuş”la hayat arkadaşlığından duyduğu gururu saklamazdı o sahur sofralarında… Eğer yeterli sitayişle karşılaşmamışsa, Hatice Hanım yüzünü ekşiterek, “bazı kadınlar pek üşenirler sahura, ne var ayol, insan hiç üşenir mi çoluğu çocuğu için mübarek gün?” der ve göz ucuyla sözlerinin sofradaki yansımasını beklerdi… Ve elbette bütün hane halkı, lokmalarını yutmaya çalışırken kafalarını onaylarcasına sallayarak ziyadesiyle kınarlardı “o tür kadınları!”

Prensip olarak, hazmı kolay, gün boyu rahatsız etmeyecek “midevi” yiyeceklerin tercih edilmesi makbulse de Hatice hanımın sahur sofralarında, “destekleyici” nitelikte pilav-makarna hazırda tutulurdu. Önce akşam yemeği kıvamında sıcak yemekler, ardından kahvaltılık yiyecekler ve illâki çay! Yeme içme faslı devam ederken, kulaklar bir yandan da sabah ezanında olurdu. Muzaffer Bey, ezana 10 dakika kadar kala aile üyelerini uyarır, yanılıp da ezandan sonra bir şey yiyip içmemelerini sıkı sıkıya tembihlerdi. Ancak evin gençleri, ezanı duymadan bitirmezdi yeme içme faslını…

“Yetişkinler dünyasının” parçası olmak için pek hevesli olduğum orucun çocuk bünyemdeki olası hasarına karşı “çocuk orucu” ya da “fasulye orucu” dedikleri icadın farkına varmam zaman aldı. “Çocuklar böyle tutar” diyerek yedirilen kahvaltıdan sonra “çocuk iftarı” olan öğlen yemeğim gelir, iki öğün arası hiç bir şey yiyip içmemem sıkı sıkıya tembihlenirdi. Derken “çocuk orucundan” yetişkin orucuna geçtim bir süre ve fakat tam “alışıyorken”, dedemin bir sahur vakti alışkın biçimde yanağımı okşayarak uyandırmasına direndim: “ben artık oruç tutmuyorum dede…” Kısa bir duraksamadan sonra “neden?” diye sormuştu Muzaffer Bey. “Ben artık inanmıyorum dede…”… Elinin, sakalının titrediğini, gözlerinin dolduğunu hatırlıyorum. Küsmediğini, kızmadığını fakat o günden sonra bir daha asla… Bir daha asla sahur vakti yanıma gelip uyandırmadığını da… Oruç tutmadığım halde sırf keyiften sahura kalktığımda da ses etmemişti, sormamıştı da hiç: “Neden ama?…” Ne düşündü bilmiyorum ama kırıldığını, çok kırıldığını biliyorum ezberlediğim her sure için başımı okşayıp çikolata veren adamın… 

“Orucun bütün gün yatılarak tutulanı makbul değildir” derdi Muzaffer Bey. Günlük hayat sekteye uğramamalıydı ona göre. Bu nedenle evde Ramazan günleri olabildiğince sıradan bir gün gibi geçiştirilmeye çalışılırdı. Tek farkla tabii: ne o güzelim kahvaltılar ne Hatice Hanım’ın kekleri, çörekleriyle süslenen beş çayları olmadan…

İftar hazırlıkları başladığında, Hatice Hanım beni çağırır tek tek hazırladığı tüm nevaleyi tattırırdı. Günün en keyifli zamanıydı bu. Dikkatle yüzüme bakar, tattığım her yemekte nasıl bir tepki verdiğimi inceleyip, lezzetinden emin olmaya çalışırdı. Bazı tadımlarda “bir türlü tadından emin olamadığımı” söylememe gerek yok tabii… İlk kaşıkta gözümü havaya dikip, ağzımı şapırdatır, bir gurme edasıyla “ımmm?” yapardım. Fena halde endişelenen Hatice Hanım, “hiiii vah vah vah, tuzunu mu kaçırdım?” der, ben yine “ıııııııııımmmmmmm!” yapıp, “bir dakika” diyerek hain bir fırsatçılıkla ikinci kaşığı yutuverirdim… Hatice Hanım o zaman “uyanır” ve rahatlar, yüzü gevşerdi…

En eğlenceli anlar ise mutfaktan “hiiiiiiiiiiiiiiiiiiii!” seslerinin geldiği anlardı… Bu ses, Hatice Hanım’ın “unutarak” yemeği tattığı anlamına gelirdi ki Muzaffer Bey kıkırdayarak “Çavuuuuuuşşşş hayrola yine?” diye seslenirdi. Muzaffer Bey’in muzip seslenişi karşılık bulmaz, Hatice Hanım artık iftara kadar “sakatlanmış” orucunun yasını tutardı…

İftara yarım saat kala sofra kurulur, evi mis gibi bir yemek kokusu sarardı. Fırından illâki kuyruğa girilerek sıcak sıcak alınmış pideler ekmek sepetine yerleştirilir, çay demlenir, çorbanın sıcak kalmasına özen gösterilirdi.

İftar sofrasına ezandan mutlaka 5-6 dakika önce otururdu Muzaffer Bey. Sofrayı keyifle izlerken, dudaklarının kıpırdanışından sessizce dua ettiğini anlardık. Bir yandan radyo açılır ama hiçbir zaman radyoya güvenilmez, balkona çıkılarak mahalle camiinin müezzininin duyulması beklenirdi. Bu sırada sık sık “Okundu muuuu?”, “Okunmadııııııı” sesleri evden eve uçuşur, nihayet müezzinin sesinin duyulmasıyla birlikte herkes sofradaki yerini alırdı.

Muzaffer Bey, ezanı ve ezan ardından yapılan duayı sonuna kadar dinledikten sonra bir yudum suyla orucunu açtıktan sonra bütün aile üyelerine “Allah kabul etsin, hadi afiyet olsun” der ve iftar resmi olarak o dakika başlamış sayılırdı… Benim çocukluğumda Nur Subaşı ve Semih Sergen’in sesinden dinlerdik “Allah’ım senin rızanla oruç tuttum…” diye başlayan duayı.

Görgüsüz bir yığmayı değil, bereketli bir mutfağı yansıtırdı iftar sofrası. Olabildiğince çeşitten azar azar… Dedemin deyişiyle “nefis körletecek kadar…”

İftara çorbayla başlanır, çorbanın ardından hafif bir kahvaltıyla mide alıştırılır, sonrasında da mutlaka etli bir yemek ve yanında pilav veya makarna, çoğu zaman da börek olurdu. Ara geçişi sağlayan  kahvaltıda çayla birlikte kahvaltılıklar, elbette “Çavuş’un” elinden çıkma reçeller tadılırdı. Evin sigara içenleri, çorbanın ardından ilk çaylarını kapıp bahçeye atarlardı kendilerini ki Hatice Hanımın “bok için”, Muzaffer Bey’in “tövbe estağfurullah” bakışları, sigara kaçamağının bol kahkahalı konusu olurdu hep.

İftar, genellikle güllaç veya hamur işi bir tatlı ve meyve ile son bulur, ardından sıra Türk kahvesi ve “keyif çayına” gelirdi…Teravih namazına giden gider, kaçan kaçar, sahura kadar mideler dinlenmeye bırakılırdı. 

İftar davetlerinde ise çeşitlilik tam bir göz ziyafetine dönüştürülür, sıradan iftarlarda pek bulundurulmayan her şey misafirler için hazır edilirdi… Ancak burada da kıstas “mahcup etmemek, imrendirmemekti” Hatice Hanım ve Muzaffer Bey’in sessiz mutabakatında. “En iyiyi ikram sünnettir” derdi Muzaffer Bey, “fakat ifrat haramdır” …

Hatice Hanım’dan da, Muzaffer Bey’den de, Emirgan’daki dede evinin o efsunlu Ramazan akşamlarından da eser yok artık. Yerini İslamcı yeni muktedirlerin ölçüsüz görgüsüzlüğü aldı. Derdine düşmek, “kültürel iktidar” hayali kuranların olsun. Muktedirin değil ama Muzaffer Beylerin ruhumuzdaki “kültürel iktidarında” tadını çıkarmaya berdevam Ramazan pidelerinin, güllaçların, şerbetlerin…

 Eh madem lafı getirdik yine gırtlağa, iki tarifle kapatalım konuyu…

İlk tarifimizle Rum komşularımıza selam verelim. Paskalya sofrasından, “Magiritsa Çorbası”…

MALZEMELER:

250 gram küçük doğranmış kuzu eti

250 gram küp doğranmış kuzu ciğeri

2 demet ince kıyılmış taze soğan

1 demet ince kıyılmış dereotu

1 tatlı kaşığı sarımsak ezmesi

1 demet ince kıyılmış nane

tuz, karabiber

 YAPILIŞI:

Tencereye eti ve ciğeri koy. Rengi dönene kadar kavur. 5 su bardağı su ekleyip kaynat, kaynayınca kısık ateşte 15 dakika daha pişirmeye devam et. Nane, taze soğan, dereotu ve sarımsak ezmesini ekleyip 5 dakika daha pişir. Tuzunu, karabiberini ekle, doğruca tabaklara! Afiyet olsun. 

İkinci tarifimiz de Balkanlardan ama Ramazan sofrasına yakışan cinsten: Mişöriz

MALZEMELER:

Orta boy bütün tavuk

3 su bardağı pirinç

1 iri kuru soğan

6 su bardağı tavuk suyu

1 yemek kaşığı domates salçası

1 tatlı kaşığı toz kırmızı biber

100 gram tereyağı

1 çay kaşığı karabiber

Tuz

YAPILIŞI

Tavuğu haşla. Tavuk haşlanırken bir başka tencerede küp doğranmış soğanı tereyağında kavur. Salçayı, kırmızı ve karabiberi ekle, kavurmaya devam et. Yıkayıp süzdüğün pirinci ilave et, kavurmaya devam. Yuvarlak fırın tepsisine kavrulmuş soğanlı pirinci yay, tavuğun haşlama suyundan 6 su bardağını ekle. Önceden ısıttığın 180 derece fırına tepsiyi sür, pirinçler suyunu çekene kadar pişir. Pirinç suyunu çekince haşlanmış tavuğu parçalayarak fırın pilavın üzerine serpiştir. Yeniden fırına sür, tavuklar kızarana kadar pişir. Fırından çıkardığında pilava kontrollü biçimde 1 kepçe kadar tavuk suyunu da ilave edip doğru masaya getir. Mişöriz’i yeme usulü geleneksel olarak ortadaki tepsiden birlikte yemektir fakat ille de kibarlık diye tutturursan tabaklara servis et. Afiyet olsun. 

Karnımız doydu, ruhumuz da doysun değil mi? Madem Balkanlarda dolandık, gelsin bir Rumeli türküsü dersen, Yasemin Göksu’dan gelsin: Çalın Davulları

MİNİK SÖZLÜK:

Ezkaza: Yanlışlıkla, rastlantıyla

İmtina: Kaçınmak, sakınmak, geri durmak

Kinaye: Üstü kapalı, dolaylı söz

Midevi: Mideyi rahatlatan, iyi gelen

Sitayiş: Övmek, methetmek, ısrarlı ve coşkulu övgü

Benzer İçerikler
Devamı

Başarmaktan Başka Çaresi Olmayanlar…

Türkiye’de engelli yurttaşların yeteneklerini ortaya çıkarabildiği ender alanlardan biri Paralimpik sporlar olarak kabul edilebilir. Hatırlayanlar mutlaka olacaktır. Tekerlekli…
Devamı

Müzik Ne İle Yapılır?

Merhaba. Uzun süredir radyodan da müzik yazmaktan da uzaklaşmıştım. Pandeminin başlarında ara ara korsan radyo yayınları yaparım diye…
Devamı

“Ayna” ile Aramızdaki Uçurum

Geleneksel tıp bozuklukları etiketlemeyi ve etiketlenenleri yaşamın dışına çıkartmayı sever. Bu yaklaşım, sorunları çözmemizin önündeki en büyük engeldir.…