Tıkanma

0
191

Bir süredir Reportare’de gündemdeki bazı olayları dil ve iletişim açısından değerlendirmeye çalıştığım yazılar yazıyorum malumunuz. Bu hafta tıkandım, yazamıyorum. Normal şartlar altında bir insan konu bulamayınca tıkanır, bulduğu konular ilgi çekici değilse tıkanır, okurun umursayacağı bir mevzu yoksa tıkanır; ama ben tam aksini yaşıyorum: O kadar çok konu var ki hangisini yazacağımı bilemiyorum, tıkanıyorum. Galiba bu hafta, affınıza sığınarak, yazıyı neden yazamadığımı anlatmaya çalışacağım. Evet, bu yazının konusu, bu yazının neden ve nasıl yazılamadığıdır.

Aklıma ilk gelen konulardan biri, iktidar partisinden bir yetkilinin partilerinden bazı görevlilerin halk arasında tebdilikıyafet gezdiğini söylemesi oldu. Eskiden, misal Osmanlı döneminde, sarayın halktan haberdar olabilmesi ve toplumdaki sorunların belirlenebilmesi için hükümdarın bizzat kendisinin ya da saraydan üst düzey bazı kişilerin halktan biri gibi giyinerek halk arasında bir çeşit casusluk faaliyeti yürütmesi (tebdil gezmek de denirmiş buna) sıradan bir durummuş. Sonuçta bir tarafta giyim kuşamından yediklerine, dertlerinden zevklerine bambaşka iki grupmuş yöneticilerle halk; ama çok şükür bugün halkın tam göbeğinden gelen, halka şahdamarından bile yakın olan bir kudretli yöneticimiz varken buna neden ihtiyaç duyulur ki? Sayın yetkili ne demek, nereye varmak istemektedir anlayamadım. Ayrıca tebdilikıyafet ile ne kastedildiğini düşündüm, halkın nabzını tutmak için sokaklara çıkan bu görevliler ne giymiş olabilirlerdi? Enine çizgili ve cepli tişört geldi ilk olarak aklıma ve birden bütün konu netleşti. Yavaşça telefonumu çıkardım, hüzünle baktım ona, şükrettim. Gözümden akan iki damla yaşla bu konuyu yazmaya gerek olmadığına ikna olmuştum, telefonum vardı, bahtiyardım.

Bir gazetenin genel yayın yönetmenliğini yapan zatımuhteremlerden birinin “Türkiye’yi 2023’te ‘silahsız bir 15 Temmuz’ teşebbüsü bekliyor.” analizi geldi sonra aklıma. Bahsettiği şey genel seçimler olamaz herhalde diye düşündüm; ama konuşmasını dinleyince kastettiğinin tam da seçimler olduğunu gördüm, bir miktar kalbim kırılmadı değil. Bir zamanlar “demokraaasi demokraaasi” nidalarıyla yeri göğü inlettiğine adım gibi emin olduğum bu zatın demokrasiden (ya da demokraaasiden) ne anladığını merak ettim. Demokrasinin aslında bir belirsizlik rejimi olduğunu, buradaki belirsizlik ibaresinin hiç de olumsuz bir anlam taşımadığını, demokrasiyi demokrasi yapan şeyin tam da bir sonraki dönemde kimin iktidar olacağının bilinememesi ve bu sebeple de herkesin, tabiri mazur görün, ayağını denk alması gereği olduğunu bilmiyor olamazdı kossskoca bir genel hem de yayın üstelik yönetmeni! İçim daraldı biraz, hemen telefonuma baktım ve tatlı bir huzura kavuştum.

Geçtiğimiz hafta bir de büyükelçiler krizi yaşandı malumunuz ve bir atasözümüz tarihin tozlu raflarında yerini aldı bu vesileyle: Elçiye zeval oluyormuş, atalar fena yanılmış. Karşılıklı restleşmeler, testleşmeler, fısıldaşmalar ve göz kırpışmalar sonucunda her iki taraf da karşı tarafın geri adım attığını beyan etti ve mevzu huzur içinde kapatıldı. Uluslararası ilişkiler bilen bir insan değilim; ama bunun adı “Schrödinger’in diplomasisi” olsa gerek. Bu mevzuda dikkatimi celbeden bir diğer husus da İletişim Başkanı’nın, amirini hunharca övdüğü açıklaması oldu. Okumayanlar için kısaca özetlemek gerekirse… Neyse, özetleyip ağzımızın tadını bozmayalım şimdi, merak eden elbet bulup okur o muhteşem açıklamayı. Üstelik hepinizin cebinde zaten bir trilyon dolarlık telefon var, açıklamayı bulmanız işten bile değil.

Yine geçtiğimiz günlerde kapıcıların “bile” arabası olduğunu, kimsenin aç olmadığını, kafeye gidip nargile içebildiğimizi, her evde birkaç telefon olduğunu, bir çocuk yokluk çekiyorsa çalışması gerektiğini, çalışsa dahi yoksulsa babasının adam olmadığını, bu durumdan dolayı asla ve kat’a başkasının suçlu olmadığını, en nihayetinde nefes aldığımızı ve bunun için ne kadar şükretsek az olduğunu en tepeden sokaktaki adama/kadına kadar birçok ağızdan tekrar tekrar duyduk, dinledik. Buradan da yazı malzemesi çıkmayacağı netleşti. Tekrar telefonumu çıkardım, zor zamanlarda bakıp kuvvet bulayım diye çekip duvar kâğıdı yaptığım arabamın fotoğrafına mutlu gözlerle baktım. Arabam vardı, o arabanın fotoğrafını bilmem kaç liralık telefonumla çekmiştim, bundan fazlasını hayal etmem resmen belamı aramam olurdu. Hele de Fransa’da, İngiltere’de, Almanya’da, Amerika’da bunca yoksulluk, açlık, kıtlık varken. “Şükür…” dedim, “Bugünümüze, büyüklerimize, cumhurbaşkanlığı hükûmet sistemimize şükür!..”

Succession

Baktım ki konu bulamıyorum, ben de üstüne laf söylemeyenin dayak yediği diziden bahis açayım dedim: Squid Game. Oturdum, sırf yazı konusu bulayım diye tüm bölümleri peş peşe izledim. İşin açığı diziyle ilgili daha önce okuduğum/duyduğum birçok analizin biraz da olsa aşırı yoruma kaçtığını düşündüm. Kaldı ki ben zaten dert üstü murat üstü bir ülkede; musmutlu, epeşit, desdemokratik, sümsüper bir toplumda yaşadığım için bu dizi bana bizim dışımızdaki köhne dünyada yaşanan kötülükleri ancak ihsas edebilirdi. Bu arada, alegoriye hiç bulaşmayan, alengirli bir görselliğe yaslanmayan, gerçek bir kapitalizm ve kapitalist eleştirisi izlemek isterseniz başka bir dizi tavsiye ederim naçizane: Succession.  Succession aklıma gelince benim ülkemde ne böyle acımasız bir ekonomik sistem ne de böyle acımasız kişiler ve aileler olduğunu düşünüp bir kez daha rahatladım, mutlandım ve tahmin edin ne yaptım? Evet, telefonumu çıkardım yine, bir kez daha bahtiyardım!

Bütün bu nafile çabalardan sonra bu hafta yazmamaya karar verdim, zira tıkandım. Bu tıkanıklık uzun sürmez diye umuyorum, çünkü tıkanmak gerçekten hoş bir his değil. Tıkanan başkaları da olduğunu tahmin ediyorum üstelik, bu tıkanıklık aşılmadan bir şeyler üretmek de bir hayli zor olacak. Satırlarıma son verirken bu hafta yazımı yazamadığım için herkesten çok özür dilerim; ama her şeye rağmen birlikte sevinebiliriz, çıkarıp telefonumuza bakalım.