Tüm yaşananların sebebi can sıkıntısı, biliyorsunuz değil mi?

0
347

Ahkâm kesmek değil aslında niyetim ama şöyle düşünün, son 2 yılı aşan sürede yaşanan pandeminin sebebi, o gün can sıkıntısı yüzünden hayvan pazarına gidip etrafta avare avare gezen ve hayatında yarasa ile daha önce karşılaşmışlığı olmayan bir adamın, satıcının ısrarlı çığırtkanlığının da etkisiyle, kaynayan çorba kazanından kâseye aktarılan bir kepçe sıcak ve içinde ne olduğuna dair şu an hiç birimizin fikri olmayan çamur renginde sıvının içine attığı yarasa kanadı ise ne düşünürsünüz?

Ben direkt küfür ederim o ayrı! Hem de çok sağlam, öyle böyle değil! Ama başlıkta sorduğum soru doğrulanmış olur. Savaşlar için de aynısını söyleyebilir miyiz? Her şey güllük gülistanlık, hayat gayet doğal akışında kör topal giderken yani ülkenin hükümdarı, sarayında ekmeğine kaymak sürüp üzerine bal akıtıp, ejder meyveli serinletici içeceği eşliğinde taam edip sonrasında eli çenesinde oturup havuzdaki balıkları seyrederken gözüne giren güneşin, yerleri süpüren kölenin toz kaldırmasının, akşam yatakta hiç de işveli bir tavır takınmayan kraliçenin de katkılarıyla, canı sıkıldığı için savaş ilan etmiş olabilir mi? Sonrasında tüm coğrafya bir birine girip on binlerce insanın kanı dökülmüş, haritalarda sınırlar değişmiş, yüzyıllar süren esaretler, işkenceler yaşanmış da olabilir tabii ki. 

İnsan, özüne inildikçe tutarlı davranış kalıbından uzaklaşan bir canlı bence. Soğan yöntemi ile kabuklarını kat kat ayırdığınızda öze inersiniz ve orada minicik, kendisinden başka hiç kimseyi, hiçbir şeyi düşünmeyen, hayatta kalma çabasından başkaca bir amacı olmayan “insan evladı” ile karşılaşırsınız. Maslov’un ihtiyaçlar piramidinde tabanı oluşturan o sıkıcı ama gerekli maddeleri hatırlarsanız, insanın hayatta kalma mücadelesinin eskiden ne kadar zor hatta imkânsız, şimdiyse ne kadar basite indirgemiş gibi geldiğini, bu kadar basit görünen o ihtiyaçların, zaman içinde evrilerek modern insan statüsüne kavuşana kadar omuzlarına yüklediği tüm o ağırlıkları da görürsünüz. Kafasının üzerini örten bir çatıyı modern zamanlarda gökdelen olarak yenileyen, yemek ihtiyacını Beluga Havyarına kadar taşıyan, uyku için kendisine at kılından örülmüş kumaşla kaplı hafızalı sünger icat eden insan, Maslov’u bile hayrete düşürecek kadar ilerleme kaydetmiş gibi durmaktadır.

Kibarlık, iyilikseverlik, edep, utanma, kültür ve sanat gibi edinimler aslında modern insanın omuzlarına yüklenen ciddi bir ağırlıktır… Toplumların bir arada yaşamaya başlaması ile kurallara uyulma ihtiyacı aynı zamana denk gelir. Kısacık hayatını tek başına avcı-toplayıcı olarak geçiren insan evladı, bir arada yaşamaya başladığı an çatışmalar da başlamıştır. İhtiyaçlar piramidinin tabanı bu çatışmaların en yoğun yaşandığı yerdir. Çünkü barınma, yemek, uyku, ısınma gibi hayatta kalmaya yönelik ihtiyaçları kıt kaynaklarla sağlamaya çalışan insan atası, o kıt kaynaklar için gayet rahat bir şekilde hemcinsini de başka cinsleri de öldürüyordu. Öldürmek çok sonraları yasaklanan bir eylem olarak kurallar çerçevesinde cezalandırılarak kişilerin birbirlerini öldürmemeleri sağlanmaya çalışıldı. 

Kanun koyucunun ısrarlı çabaları ve kanunların korunması için oluşturulan tüm sisteme rağmen bugün yaşadığımız ve modern dediğimiz çağda bile insanlar birbirilerini gayet rahat öldürebiliyor ve anlaşılan o ki öldürmeye devam edecek. Çünkü insanın içindeki ilkel dürtü ve “hayatta kalmak için öldür!” sesi, her ne kadar bir nebze seviyesini düşürmüş olsa da, küfür etti, küfür yedi diye, kulübe alınmadı, sıra bekledi, sıra kendisine gelmedi diye, kızdığı ya da canı istediği için, kötü haberi doktordan aldığı için, gürültü yapan komşusunu, konuştu diye karısını, eve geç geldi diye çocuğunu, bileziklerini vermedi diye annesini, para vermedi diye babasını, şaka yaptı diye dostunu, arkadaşını öldürüyor insan evladı. Otoparkta başkasının yerine park etti diye ölen insan var bu dünyada… 

Ateş başında anlatılan masallarda iyilik ve iyi insanın mükâfatlandırılacağı konusu binlerce yıl boyunca, milyarlarca defa tekrarlanmış olsa da, ilkel yanımızın ortaya çıkması için sadece bir kıvılcım yetiyor. Kanunlar olsa da, semavi dinlerde yasaklansa da, öğretilerde “tu kaka” denilse de bu yaşananlar hiçbir zaman bitecek gibi durmuyor. 

Öldürmeyi ve zarar vermeyi o kadar seviyor ki insan evladı; en çok seyredilen filmlerde, en çok satan kitaplarda bile ölüm var. Kahramanların ortaya çıkması için ille de ölüm / yıkım gerekiyor. Her gece televizyon karşısında heyecanla çayını yudumlayan teyzeler, amcalar, şiddeti meşrulaştıran, mazur gösteren, intikam kisvesi altında makulleştiren dizilerde kendi hayatlarından kesitleri seyrederken, eziyet çekenden yana değil de bir süre sonra eziyet edene gıpta etmeye başlamıyorlar mı sizce? Güçsüzün yanında olmak, bir süre sonra sürekli ezilen tarafla denklik kurmaya dönüştüğü için sıkıntı vermiyor mu? Bu sefer taraf değiştirip ezene öykünerek, gerçek hayatlarında kendilerini ezenlere karşı içlerinde birikmiş tüm o nefreti bir çırpıda ortaya dökerek, haklı ya da haksız fark etmez, ezileni suçlamaya, aşağılamaya başlamıyorlar mı?

Seyrettikleri dramalarda ekrana yansıyan ezilenlerin birebir aynısını yaşasalar da, ezenlere hayranlık duymaya, köşe dönücüleri yüceltmeye, kötüyü övmeye ve taklit etmeye başlamıyorlar mı? Umarım ben yanılıyorumdur, çünkü bu yazdıklarım doğru ise, insan evladı, beyni son derece kolay yıkanan ve aslında kukla olmaya çok müsait bir canlı olarak dünyanın kadim tarihinde yer alırken, zalimlik seviyesinde de, zirvede yerini almış olacak.

İnsana can sıkıntısı yaramıyor velhasıl. Meşgale gerekiyor, iş gerekiyor, bir şeylerle uğraşması, kafasını meşgul etmesi, üretmesi ve ürettiğince tüketmesi gerekiyor. Güzel olanı fark etmesi, güzele yönelmesi, iyiliğin ve kötülüğün tanımını bir kez daha yapması gerekiyor belki de. 

Fantastik edebiyat bu yazdıklarımın neresinde derseniz; “içimi dökmek istedim bu seferlik, affola!” derim… Hayallerimiz kadar var olduğumuz o fantezi dünyasında, hepinizin, kendisi için sınırsızca kurguladığı bir masalın kahramanı olmasını diliyorum…

Fotoğraf: Hasan Alması/ unsplash.com