Türkiye’de Orta Sınıfın Prekaryalaşması ve Sendikalaşma

0
530

Ülkemizde 2020 yılında 2006’ya göre en düşük gelir grubu hariç, tüm alt-orta gelir gruplarının gelirden aldığı pay ortalamanın üstünde artıyor (Grafik 2, soldaki mavi boyalı bölge). Esaslı bir ekonomik büyüme söz konusu olsaydı gelir dağılımının düşük gelirliler lehine düzelmesini kutlayabilirdik. Ne yazık ki en üstteki %5’lik yani 4 milyon 250 bin kişilik küçük azınlık hariç herkes, hep beraber az ya da çok fakirleşiyor. En tepedeki şanslı azınlığa yakın gruplardaki (Grafik 2, sağdaki mavi boyalı bölge) gelir kaybının daha hızlı olması harcama ve yatırıma katkılarının da azalması anlamına geliyor. Zira ücretlerin düşük, geniş tanımlı işsizliğin yüksek ve dahi kadınların sadece %30’unun işgücüne dahil olduğu ülkemizde çok sefalet seviyesinin daha az sefalet seviyesine çıkması elbette kötü bir haber değil ama geleceğe dair umutlu olmamıza yetmiyor.  

Aslında üst-orta sınıfların belinin bükülmesi sadece bizim ülkeye özgü değil. Biz yerel ekonomik kriz etkisiyle daha şiddetli yaşıyoruz. The Independent’da sene başında çıkan haberde bir araştırmaya göre İngiltere’de gençlerin yarısından azı ev sahibi olabileceklerini düşünüyor, üçte biri finansal açıdan güvende hissetmediklerini söylüyor. Haberin başlığı ise manidar: Prekarya Kuşağı.   

Prekarya kim? Nasıl Oluştu?

Prekarya “precarious” ve “proleterya” kelimelerinin birleşiminden ortaya çıkmış. “Proleterya”nın emekçi sınıf olduğunu biliyoruz. “Precarious” un ne olduğunu da Aslı Vatansever’in “Prekarya Geceleri” makalesinden öğreniyoruz. “Precarious” kelimesi, feodal sistemde bir süreliğine kullanım hakkı kiraya verilen kilise topraklarını tanımlayan precaria kelimesinden türemiştir. Buradan hareketle, statüsü ve akıbeti belirsiz şeylere precarious denmiştir. Buna uygun olarak, prekarya da, sistem içerisindeki konumu ve akıbeti, kapitalizmin geçirdiği yapısal dönüşümden dolayı belirsiz hâle gelmiş olan grupları tanımlamakta kullanılır (Bourriaud, 2010)”

Prekarya, 20. yüzyılda adı konmuş bir çalışan sınıfı. Ağırlıklı olarak “sınırlı-kontratlı, yarı zamanlı, proje bazlı sözleşmeler ile işgücü piyasalarına iş yapan sınıf” olarak tanımlanıyor sözlüklerde. “Prekarya” ilk anda uyandırdığı derin sefalet imajının ötesinde bir kavram. Temel olarak “güvencesizlik”le ilişkili ama güvencesizler sınıfına sadece mavi yakalılar değil, beyaz yakalı uzmanlar, alanında yetkin, az bulunur profesyoneller de dahil edilebiliyor. 

Bu alanda referans sayılan “Prekarya. Yeni Tehlikeli Sınıf” kitabında Guy Standing bu sınıf için “İstihdam edildikleri dönemlerde bir geleceği olmayan ve toplumsal hafızadan yoksun işlerde çalışırlar” ve “,,, kendisini dayanışma üzerine kurulu bir emek camiasının parçası olarak görmez” derken işine yabancılaşan onu araçsallaştıran bu sınıfın mesleki kimliksizliğinin derin sosyolojik ve siyasi sonuçları olabileceğini vurguluyor. 

Prekaryayı “lümpenlik” den ayıran şey bu sınıfın heterojen yapısı içinde eğitimli, uzman, çalıştığı sürece yüksek gelir üretebilen grupların da yer alabilmesi. 

Guy Standing, prekaryanın küreselleşmenin çocuğu olduğunu söylüyor. Wolfgang Streeck, Büyük Gerileme adlı kitaptaki makalesinde söze “neo -liberalizmin küreselleşme ile küreselleşme de neoliberalizmle geldi” diye başlıyor. 70’lerde başlayan neoliberal akımın 80’lerin sonlarında merkez sağ ve ne enteresandır ki merkez solda norma dönüştüğünü ekliyor.

Neoliberal yaklaşımda küresel rekabetle başa çıkabilmek için esnek iş gücü piyasası yaratmak öncelikliydi.  Bunun için emek sürecini esnetme politikalarının önüne geçebilecek kurumlar zayıflatıldı. 80’lerin başından itibaren sendikal örgütlenmeler eridi, grevler kırıldı.

Türkiye bu sürece 24 Ocak kararlarıyla hızlı bir giriş yaptı. Ülkeyi küresel ekonomiye bağlayacak ihracata dayalı yeni ekonomi modeli benimsendi. Devletin ekonomide etkisinin azaltılması için özelleştirme ve pek çok sektörde sübvansiyonun kaldırılması, oynak kur sistemi, yabancı sermaye girişlerine imkân tanınması ile küresel piyasa ekonomisine entegrasyon süreci başlatılmış oldu. Bu modelin işleyebilmesi için sadece TL’nin değil emeğin de ucuzlaması gerekiyordu. Sahiden de 70’ler Türkiye’de işçi sınıfının hem siyasi hem de ekonomik haklar açısından en güçlü olduğu bir dönemdi. 12 Eylül darbesi 24 Ocak kararlarına karşı çıkan işçi sınıfını ezme misyonunu da yerine getirdi. Darbeci General Evren’in şu lafı dönemin ruhunu gayet net biçimde özetliyor “Eğer 24 Ocak kararları denen kararların arkasından 12 Eylül dönemi gelmemiş olsaydı, o tedbirlerin fiyasko ile sonuçlanacağından hiç şüphem yoktu. Böyle sıkı bir askeri rejim sayesinde o tedbirler meyvesini vermiştir” (Milliyet, 7 Ocak 1991)

Türkiye’de bugün emekçileri güvencesiz, geçici ve düşük ücretli işlere mahkûm eden neoliberal iklime giriş 12 Eylül darbesinin desteği ile hızlı, sert ve elbette faşizme varan anti-demokratik yöntemlerle gerçekleşti. 

Bugün geldiğimiz noktada DiskAr’ın 2020’de yaptığı araştırmaya göre kayıt dışı işçilerin de dahil edildiği fiili sendikalaşma oranı %12,4, işçilerin sadece %7,8 si toplu iş sözleşmesi kapsamında, bu oranlar OECD ülkelerinin çok gerisinde.