Üniversitelere Ne Gerek Var Anlamış Değilim!

0
366

Öyle bir yağmur işte arkadaş silecek yetişmiyor. Trafik desen berbat mı berbat. Alt tarafı yirmi dakikalık mesafeydi. Manzara o ki hiç umut yok, böyle giderse iki saatten önce varamam. Hep böyle zamanlarda ararlar zaten.

“Hocam merhaba, hatırladınız mı beni? Lisansta dersinizi almıştım.”

“Evet evet hatırlamaz olur muyum?”

“Uzun zaman oldu görüşmeyeli. Umarım iyisinizdir. Biraz işi düşünce aramış gibi oldum ama bir konuda yardımınıza ihtiyacım var. Bundan dolayı rahatsız ettim.”

“Hayırdır konu neydi?”

“Hocam sizin ayrıldığınız yıl yüksek lisansa başlamıştım. Dersleri verdim, tez hazırlığına başlıyorum.”

“Kutlarım. İyi ama nasıl yardımcı olabilirim?”

Danışmanından yeterli destek alamadığını, tez planını oluştururken ciddi sorunlar yaşadığını, danışmanının neredeyse konuyla ilgisinin bile olmadığını anlatıp duruyor. “Danışmanını değiştir o zaman” diyorum. Bu seferde danışmanı dekanın atadığını, “onun adamı olduğunu”, dekanla karşı karşıya gelmek istemediğini söylüyor.

Hep böyle sorunlu konularda ararlar zaten. Ne yapayım yani? Üniversite yönetimine söyle. Değişiklik talep et, İtiraz et, yazılı dilekçe ver, şikayet et. Et de et işte. Ama olur mu? İtiraz etmek demek, örgütlü bir düzene, sözüm ona akademik, bilimsel olduğu iddia edilen yetersizlerin çıkar ilişkilerine karşı koymak demek, zıtlaşmak demek. Yönetimle karşı karşıya gelmek, edindiği kazanımlarını kaybetme riski demek. Ortalığı bulandırmadan sistemden yararlanmanın bir yolunu bulmalı değil mi? Sanki toplumdaki ilişkiler, devletteki ilişkiler bundan farklı.

Durum öylesine açık ki ona bununla ilgili saatlerce konuşabilirim. Ama ne kadar anlatırsam anlatayım başına gelen bu olayın hangi nedenlere dayandığını, şu yüksek öğretim düzeninin ne kadar çürük ve ne kadar çağ dışında kalmış, bitik bir yapıdan oluştuğunu anlayamayacak.

Öylesine politikleşti, küçük çıkar ilişkileri öylesine hakim hale geldi ki… Akademi demeye bin şahit ister. Neredeyse bir parti devleti düzenindeymişiz gibi parti üniversiteleri çıktı ortaya. Üstelik olan biten her şey herkesin gözü önünde oluyor. Partili akademik kadrolar türedi her yerde. Herkes biliyor ne olup bittiğini ama herkes sus pus. Küçücük menfaatleri kaybetmemek adına bu kara düzene, ahlaksızlığa herkes uyum sağladı.

Sanki yalnızca onun başına geliyor…

Son zamanlarda hep tanık olduğum klasik bir sorundan öte bir durum değil aslında. Akademik dünya bilimsel amaçlara, çağın yüksek öğretim gerçeklerine dayalı istihdam önceliklerini öylesine kaybetti öylesine vasatlaştı ki neredeyse her bilimsel alan niteliksiz istihdamla doldu taştı. Üstelik bu sorunu görebilen sayısı giderek azalırken sorunun kendisi ise her geçen gün daha büyük bir hızla yayılıyor.

Tam kapatıyorum ki bu kez evden aranıyorum. Bir iki siparişim var. Zaten trafik gitmiyor, şu yol üzerindeki markete girmek iyi olabilir.

Akşamın bu saati içerisi ana baba günü gibi. Uzun bir uğraştan sonra kasaya varıyorum. Kasiyer görevlisi genç bir delikanlı, sen de 18 ben diyeyim 18 bile değil. Öyle işte…

Kuyruğun uzunluğundan, işlerin yoğunluğundan olacak biraz bunalmış. Kalın çerçeve gözlüklerinin üstünden bakıyor.

“Sanırım bugün senin için en uzun gün oldu.”

“Evet abi sorma, sabahtan bu yana kasadayım. Gerçekten çok yoğundu.”

Cesaret bulup soruyorum.

“Okuyor musun?”

“Yok abi lise bitti, geldik buraya işte, çalışmaya başladım.”

“Gençsin, bir üniversiteye gitmeyi düşünmüyor musun?”

“Neden? Ne olacak?”

“Eh iyi olmaz mı? Bilgin, kültürün gelişir, ufkun dünyan değişir. Belki daha iyi bir mesleğe giriş için fırsatların olur.”

“Ah abi ya… Sen dünyadan biraz uzaksın galiba.”

Bu sözü söylerken dudaklarında hafif bir tebessüm ancak yüzünde bir boş vermişliğin ifadesi beliriyor.

“Üniversite mezunu tonlarca işsiz var. Bizim mahallede okul birincisi bir çocuk vardı, kaç zamandır işsiz. Okuyup da ne yapacağım?”

Doğru ya, okuyup da ne yapacaksın? Geldiğimiz noktaya bak!

“Sorması ayıp ama ne kazanırsın bu işte? Yani çok değildir herhalde.”

“Yok abi, asgari ücret. Burada herkes bunu alır. Ama bunu bile kazanamayanlar var. Bak şu rafların olduğu tarafta broşür dağıtan şu çocuk var ya şu kıvırcık saçlı, sarı kafalı. O üniversite mezunu. Hem de işletme mezunuymuş. Saatlik ücret ile çalışıyor. Ne yapsın abi? İş bulamamış. Günlük yüz elli bilemedin iki yüz lira alıyor ya da almıyor. Sigorta yok, iş garantisi yok.”

Öyle ya ben de nasıl bir ülkede yaşadığımı sanıyorum. Sanki ekonomisi, toplumu üniversitesinden kopuk. Sanki toplum günlük hayatında bilime, kültüre, insani gelişmeye ciddi olarak akıl yoruyor, zaman ayırıyor, dert ediniyor. Araca doğru geçiyorum, yağmur da ne yağmur ama…

Yeniden trafiğe koyuluyorum.

Sabah sabah derste bir öğrenciden duyduğum sözler hala aklımda. Laf bir yerden bir şekilde kitap okuma alışkanlığına gelmiş, onlara son bir ay içinde okudukları bir kitap ismi vermelerini söylemiştim. Sessizlik karşısında hiç şaşkınlığa düşmemiştim açıkçası. Onca yıldır üniversitelerde bu tür konularda aldığım yanıt hep aynıydı. Koca bir sessizlik…

Sonra bazı yazarlar, onların eserleri, dönemlerine ilişkin gelişmelerden bahsettiğimde içlerinden biri demesin mi:

“Hocam, biz bunları okuyunca ne olacağız?”

Buyur buradan yak… Üniversiteler bir öğrencinin, hatta değil bir öğrencinin şimdilerde hocaların bile aklında aydınlanmanın, bilimsel, eleştirel aklın gelişeceği yerler olmaktan çıkmış. Kimisi için belki bir mesleğe giriş umudu ki bu her üniversite bölümü için geçerli bir durum değil, kimisi içinse toplumda bir sosyal statü kazanım aracı. Çoğu alt sosyal sınıf üyesi insan içinse sonunun ne olacağı bilinmeyen kör bir umut…

Şimdi ne demeli bu çocuğa?

Bir vakitler YÖK kaldırılsın diye söylenip durduğumuzu hatırlıyorum. Şimdilerde ise fikrim değişmedi desem yalan olur. Bence “YÖK kaldırılmasın”. Hatta daha da güçlendirilsin, despotik niteliği arttırılsın, aracılara da gerek yok doğrudan politik kişilikler tarafından yönetilsin. Artık hiç gerek yok. Geldiğimiz nokta gösteriyor ki bu toplumda insanların gelişme arzuları, değişim ihtiyaçları, medeni yaşam beklentileri çoktan bitmiş görünüyor. Adeta küresel sömürü düzeninin amaçlarına, egemenlerin beklentilerine özgü olarak sistemle bütünleşmiş oldukları anlaşılıyor.

Hal durum açık… Mevcut toplumsal ve ekonomik düzen üniversiteleri de geri kalmışlığa mahkum etmiş durumda.

Küresel şirketlerin düşük gelire mahkum eden, ucuz ve ciddi kirli atık üreten, yoğun beden işçiliğine dayalı işleri ülke ekonomisinin her alanını kapatmış. Böyle bir ekonomide şirketlerin ve onların emrindeki devletin insan kaynağı beklentisi de doğal olarak bilimsel, eleştirel akla dayalı yaratıcı insan değil, yalnızca söylenenleri uygulayabilecek düzeyde beceri sahibi insandan ibaret.

Kısacası yaratıcı, geliştirici, yenilikçi değil yalnızca uygulayıcı, hizmet eden kişileri talep eden bir ekonomi-politik düzende üniversitelerin de bu amaca uygun bir yapıya ve eğitim modeline dönüşmesi kaçınılmaz.

Bugünün dünyasında ekonomi bilgiye, sanayiye veya imalata dayalı piyasa uygulamalarının gerçekleştiği modellerden ibaret. Ve bugün bilgi yoğun ekonomiler en çok kazanan ekonomilerdir, diğer tüm ekonomik modellerin de belirleyicisidir.  

Bilgi yoğun ekonomi ve piyasa yapılarında yaratıcı insana, yenilik geliştirebilecek eleştirel akla ihtiyacınız olur. Öğretim modeliniz de öğrettiğiniz içerikler de doğal olarak ilkokuldan üniversiteye fark etmeksizin buna uygun gerçekleşir. Gelişmiş ülkeler bilgi temelli ekonomiye ve piyasa yapısına sahiptirler, dolayısıyla da küresel ekonomiden aslan payını alırlar. Oysa imalat ekonomisi yoğunluklu bir piyasa düzeninde ekonomi payınız hep düşük ve kazanımlarınız belirsizdir.

İşte ülke ekonomisi de tam olarak buraya sıkışmış durumda. Doğal olarak toplum da buraya sıkıştı, ortak akıl, toplumsal ilişkiler niteliksizleşti.

“Abi öyle deme ama, en azından sanayi ekonomisi düzeyindeyiz değil mi?” diyenleri duyar gibiyim. Yok öyle bir durum. İmalat ekonomisinden öteye geçememiş olduğumuzu, gelişmiş ülkelerin sahibi olduğu markaların üretimi için montaj hattının bir parçası olduğumuzu verilere bakarsan şıp diye anlarsın.

Tüm eğitim kademelerinde olduğu gibi üniversitelerde de küresel şirketlerin talep ettiği hizmet elemanlarından daha fazlasını üretememiş bir akla ve yönetim biçimine sahip olmanın faturasını ödüyoruz. Bilgi temelli bir ekonomiden, ileri teknoloji ve üretim organizasyonları kurabilme gerçeğinden çok ama çok uzaktayız. Çünkü insan kaynağımız, tüm öğretim düzenimiz ve üniversitelerimiz bu gerçeklikten çok uzakta.

Üniversiteler yaratıcı, eleştirel, evrensel bilgi temelli yenilikçi kurumlar olmaktan çok, beceri temelli meslek öğrenimini hedef almış, işte bu piyasa düzeninin istediği hizmet elemanlarını yetiştirmeyi amaçlamış, çoğunlukla bu amaca uygun içerikleri öğreten kurumlara dönüşmüş durumda. Eleştirel aklı geliştirecek sosyal bilimler içerikleri ise neredeyse yasaklı bir alana dönüşmüş. Hiç önemsenmiyor. Eh olacak tabi, sosyal bilimler demek eleştirel akıl demek. Egemen politika ve çıkar kurumlarıyla bu kadar bütünleşmiş bir üniversite düzeni bunu ister mi?

Hal böyle olunca da akademik niteliğe kim önem verir? Sonuçta bilim insanı demek ona uygun iklimi vermeyi gerekli kılar. Bilim insanı yeri gelir eleştiri yapar, toplumu acıtsa dahi söyler, egemen düzene ters gelse dahi konuşur, yazar, anlatır. Öncülük yapar, bunun bedelini de öder.

Size koca koca laflar etmeyeceğim. Zaten durum ortada. Ülkedeki tüm devlet üniversitelerini toplasan yıllık bütçesi şu Amerika’daki Harvard denen üniversite kadar etmiyor. Kişi başı yüksek öğrenim harcamalarında Türkiye, Avrupa Birliği ülkelerinde en alt sırada yer alan Yunanistan’ın üçte biri kadar dahi kaynak ayıramıyor. Diğer ülkeleri söylemeye zaten lüzum yok.

Adına vakıf denilen şu özel üniversiteler ise tam bir facia. Ne bilim derdindeler ne öğretim. Sisteme gayet iyi uyum sağlamışlar. Ticari amaçları için, üniversite isminin yarattığı itibar avantajlarından yararlanmak adına politik güçlerle iş birliği içinde bakkal dükkanından beter bir sistemi idare ediyorlar. Akademisyen zaten bu sistemdeki egemenlerin neredeyse emir eri olmuş. Kötü ekonomik koşullarda, iş güvencesiz ve kuralların hiçe sayıldığı bir şekilde çalışmaya mahkum. Geçtim mali destek bulmayı, bilimsel bir çalışma yapılabilecek bir ortam ise hiç yok. YÖK akademisyenlerin sözleşme koşulları, çalışma biçimleri, ücret konuları gibi konularında olduğu gibi kendi eliyle koyduğu kuralların hiçbirini bu özel üniversitelere uygulatamıyor. Bu kurumların patronlarıyla nasıl bir alışveriş düzenine girmişlerse, onca rezilliğin ortaya çıkmasına karşın bir tanesinde bile adam gibi yaptırım uygulayamadıkları ortada.

Sonuç mu?

Toplumda bilimin gelişmesi, yüksek öğretimin nitelikli olması için bir talep yok.

Üniversiteler akademik değil politik çıkar ve güç ilişkilerine göre düzenlenmiş birer organizasyona dönmüş.

Akademik kadrolar hızla politik ilişkilerin nüfuzu altına girmiş, niteliksiz hale gelmiş.

Gençler… Evet gençler ise “kısa yoldan kazanmak”, “köşe dönmek”, “şartlara uyum sağlamak” eğilimlerinin mahkumu olmuş.

Bence üniversitelerin “mış” gibi var oluşuna bu denli çaba harcanmamalı. Yazıktır günahtır, ülke ekonomisine gereksiz bir yüktür. Akademik unvanların ardına sığınmış politik çıkarları temsil eden cahilliğin de bu sistemin de bu denli arsızca büyümesine gerek yok.

Gelişmiş dünyanın sömürü ekonomisinin amaçlarıyla bütünleşmiş, gençlerini bu sömürü sistemine satan bir öğretim düzeninin bu ülke insanına zarardan başka verebileceği hiçbir şeyi yok. 

Kapak Görseli: Good Free Photos/Unsplash