Ali Gizer

0
136

Ulvi Yaman – Halil Duranay: Bir bibliyoman mısınız yoksa iyi bir okur musunuz? Bu e-postayı aldıysanız zaten sizi iyi bir okur olarak kabul etmişiz demektir 🙂 Bu iki kavramı nasıl tanımlarsınız?

Ali Gizer: İyi bir okur olmaya çalışıyorum. Sanırım bibliyoman değilim, belki biraz bibliyofilik olarak tanımlayabilirim kendimi. Ancak bu bile iddialı geliyor bana. Bazı davranışlarım benzerlik sergilese de, büyük ölçüde bibliyoman veya bibliyofilik olanlara haksızlık etmek istemem. Rol çalmak gibi bir şey bu. Bunlardan herhangi birisi olduğumu söylesem, burcum şudur demek gibi eğreti durur üzerimde. Diğer yandan, bunlardan herhangi biri olarak anılmaktan keyif alır mıydım, ondan da emin değilim.

Bazı istisnai olanlar ve bana büyükbabamdan ve abimden kalanlar haricinde neredeyse tüm kitaplarımı konusu itibarı ile seçerek almışımdır. Buna karşılık kitapları nesne olarak sevdiğim de doğrudur. Nadiren de olsa içeriğine erişmek istediğim halde nesne olarak sevmediğim için almadığım kitaplar var, oluyor yani böyle bir durum ne yazık ki. Bazen de sahip olduğum halde daha güzel bir baskısını bulduğum için almış olduğum kitaplar da vardır.

Kendime biraz daha yakıştırmaya çalıştığım “iyi okur” olmaya gelince; buradaki ölçütlerim de biraz değişik herhalde. İyi okur olmayı, okuduğum veya sahip olduğum kitap sayısından ziyade, her bir kitap ile olan ilişkim ile tanımlamaya çalışıyorum. Bir kitabı aldığımda öncelikle kapak içindeki yazarın ve var ise çevirmenin hayat hikayesini, sunuş, teşekkür, ön söz gibi bölümleri, var ise içindekileri satır satır okurum. Eğer var ise son sözleri de kitabı okumadan önce okurum. Kim yazmış, ne zaman yazmış, bu yazarın kaçıncı kitabıymış, başka neler yazmış, kaçıncı baskıyı okuyorum, orijinal adı neymiş, o adı nasıl çevirmişler, çevirmen başka hangi kitapları bize kazandırmış ve sair.

Bütün bunları öğrendikten sonra kitabın kendisini okumaya başladığımda kendimi daha iyi hissederim. Eğer edebi bir eser değil ise, daha doğrusu bir roman değil ise kitabı sıra gözetmeden, kaba tabiri ile karman çorman okurum.

Bu sırasız okuma alışkanlığı çok renkli ve mücadeleli bir okuma deneyimi sunar bana. Yazarın mantıksal sıralaması ile kitabın önceki bölümlerinde aktarmış olduğu kavramları yanlış veya farklı yorumlayarak okuduğum sonraki bölümlerde oluşan kanaatlerimi, ilgili kavramın yazara ait yorumu ile karşılaştıktan sonra zihnimde yeniden tartışmak bana büyük keyif verir. Bu benim iyi okur tanımım işte.

Bir belediye otobüsüne ara duraktan binmek gibi bir şey. Çünkü her kitap seni bir yerden alıp bir yere götürür. Otobüsün nereden gelip nereye gittiğini biliyorsun sadece. Ama ayakta kaldın, konfor alanında değilsin. İyi bir okur için bence, kitap okumak konforlu bir deneyim, rahatlatıcı bir şey değildir. Bir kere, bulunduğun yerden başka bir yere gidiyorsun; değişiyorsun, değişmeye açık olmalısın. Diğer yandan değişirken doğrularını korumaya çalışıyorsun; gideceğin yeri, ineceğin durağı kaçırmamaya çalışıyorsun. Bir sonraki bağlantılı seferi kaçırmamaya dikkat ediyorsun. Eğer onu da değiştireceksen bunu kendi aklınla yapmaya çabalıyorsun.

Ulvi Yaman – Halil Duranay: Sahip olduğunuz kitaplar sizin için bir kitaplık mı yoksa bir kütüphane mi? Ayrımı nerede koyuyorsunuz? Yaklaşık kaç adet kitabınız var?

Ali Gizer: Kütüphane desem çok iddialı olur, kitaplık desem marangoz yanıtı. Ne desem bilemedim. Şimdi burada anlam bilimine girmeyeyim ama kütüphane diyebileceğim bir mekanım olmadı. Yani bir odamı sadece kitaplara ayırıp kapısına kütüp-hane yazmak nasip olmadı henüz, umarım olur. Diğer yandan yaşam alanımda kitapların bir kütüphane titizliğinde sıralandığını da söylemem lazım. Kitaplığım, sadece kitaplara ayrılmış yani başka nesneler içermeyecek şekilde sadece kitaplardan oluştuğu için, kütüphane tadında; ama ayrı bir oda tahsis edemediğim için de kitaplık kıvamında.

Sayıya gelince, sahip olduklarım, yani elimin altında olanlar yaklaşık beş bin civarında. Elimin altında diyorum ama, ne yazık ki şu anda üçe bölünmüş durumda. İstanbul’da evde ve kişisel ofisimde iki ayrı kitaplığım var. Bunlara son beş yılda Londra’daki kitaplığım da eklendi. Oradaki kitaplığım da bayağı genişledi şu anda.

Ulvi Yaman – Halil Duranay: Okumaya ve kitaplara ilginizi gerçek anlamda etkileyen biri ya da birileri oldu mu?

Ali Gizer: Evet. İçerik ve okuma aşkı olarak en büyük abim belirleyici oldu çok küçük yaşlarımdan itibaren. Hala da etkiler. Harp okulunda yatılı okuyordu abim. Bazı hafta sonlarında genellikle de arkadaşları ile birlikte bizim eve gelir, giderken de vazife verir gibi okumam gereken kitapları sıralardı bana.

Abimin pedagojik bir formasyonu olmadığı için, yaşım ile hiç alakası olmayan kitaplar önerirdi. Bir gaflet anımda “ekonomi nedir” diye sormuştum abime; henüz on yaşında ya vardım ya yoktum, “sen önce şunu bir oku haftaya üzerine konuşuruz” diye Nikitin’in Ekonomi Politik kitabını tutuşturmuştu elime. Yüzme bilmeyen birisini on metre derinliğinde suya atmak gibi bir şey anlayacağınız. Yüzmeyi öğrendin mi derseniz, hayır elbette; sadece boğulmamayı başarabildim.

Nesne olarak da rahmetli babam etkili olmuştur kitapları sevmemde. Ama bilerek değil. Akademi mezunuydu babam, şimdiki adıyla Mimar Sinan Güzel Sanatlar yani. O her nesneye farklı bakardı; birlikte bir vapurla boğazı geçerken bana sesini dinletir, bir makine olmaktan ziyade, bir yakadan öbürüne yüzerek geçen insan olarak tasvir ederdi vapuru. Şirket-i Hayri’den beri İstanbulluları bir yakadan diğerine taşıyan Halas’ın siyahlara boyanıp seyir gemisi haline getirildiğini gördüğündeki üzüntüyü dün gibi hatırlarım. Demirlenmiş halde gördüğünde “belki gemi jilet olmaktan kurtuldu oğlum ama, ruhunu yitirdi geriye sadece bedeni kaldı” demişti. Dolayısı ile insan yapımı her nesnenin bir kişiliği, karakteri ve ruhu olduğu düşüncesi yer etmişti zihnimde, sayesinde. Kitaplar da öyle.

Ulvi Yaman – Halil Duranay:  Her kitabın yolculuğu ilginçtir. Kütüphanenize geliş hikayesi sizin açınızdan ilginç enteresan bir kitabınız var mı?

Ali Gizer: Benim için Ahmet Erhan’ın “Kuş Kanadı Kalem Olsa” kitabı. Ne de güzel şairdir Ahmet Erhan; ki bu vesile ile henüz okumamış olanlara da tavsiye edeyim burada. Hani şu Yeni Türkü’nün harika şarkısı “Kalırsa Bir Soru”nun – ki şiirin orijinal adı ‘Kalıt’ – yazarı Ahmet Erhan.

Kitabın bendeki hikayesi ise şöyle. Üniversite ikide 88 yılında sahaflarda dolaşırken, kitabın Can Yayınlarından çıkmış olan 84 tarihli birinci baskısı çıkmıştı karşıma. Tanımıyordum Ahmet Erhan’ı ama cezbetmişti beni sadece adıyla bile. Atladım üzerine ve aldım hemen. Başlar başlamaz, elimdeki bütün kitapları bırakıp bir solukta okudum bütün şiirleri. Sonraki bir yıl boyunca çantamdan hiç çıkmadı, yıllarca da kitaplığa konmadan masamın üzerinde durdu; ta ki 93’de evlenip kitaplığımda şiirlerin arasında özellikli bir yer bulana kadar. O yıllar boyunca her şiiri tekrar tekrar okudum. Kitap tanınmaz hal aldı. Altı çizili mısralar, kenarlarına alınmış notlar, kendi şiirlerim, hatta bir iki çizim. Kitap neredeyse kapağına Ahmet Erhan-Ali Gizer yazılacak hale geldi sonunda. Lakin zaman geçti elbette, kitap daha bir az elimden geçer oldu. Bir akşam çok sevdiğim bir dostum daha da eski bir dostum olan eşiyle birlikte akşam yemeğine gelmişti. Kitaplığımı incelerken şiirler arasında bu kitap dikkatini çekti; elbette büyük bir keyifle “al oku abicim, çok seversin” dedim ve kitabı verdim. Her ikimizin de kararı ile sonunda geri vermek kaydı ile. Ancak aradan yıllar geçti ve bir gün ben kitaba bakmak ihtiyacı duydum. Ancak kitabı bulamıyordum kütüphanede, yoktu! Kime verdiğimi hatırlayamıyordum. Acaba bir yerde mi unutmuştum? Nasıl olur da yaşamımda bu kadar yer etmiş olan bir kitabı bulamazdım? Panikledim. Kitapta benden olan notları ve sair her şeyi bir yana bırakıp, kitabın kendisine yeniden sahip olmak tutkusuna kapıldım. Çıktım aramaya koyuldum. Ancak kitap hiçbir kitapçıda yoktu. İstanbul’da ne kadar sahaf varsa dolaşıyordum her fırsatta, yoktu! Çevrimiçi ulaştığım bir kadın sahaf ile yazışmaya başladım, kitabı bulmaya çalışacağını söylüyordu. Aradan aylar geçti. Kadın aradı günün birinde ve “Ali Bey buldum. Kuş Kanadını buldum” dedi. Ancak şimdi hatırlamadığım bir doğu ilinden gelecekti kitap. Bir hafta sabırsızlıkla bekledim. Sonunda kitap gelmişti ve o gece kadının evinden teslim alacaktım. Kocaman bir buket çiçek yaptırıp gittim teslim almaya. Ancak kadında büyük bir mahcubiyet vardı. Çiçekleri görünce bu mahcubiyeti daha da arttı ve üzüntülü bir ses tonu ile “Ali Bey kitabınız geldi ancak bir sorunumuz var” dedi, elinde kraft kağıda sarılmış paketi gösterirken. Kitap gelmişti sonuçta, sorun ne olabilirdi ki? Bu esnada, karşılıklı büyük bir nezaket ile ve sanki daha önceleri böyle bir ritüel yaşanmışçasına çiçek ile kitabı eş zamanlı olarak elden ele geçiriverdik. Meğer kargo şirketi o ilden gelen paketli kargoları bir arada tutan ana balyanın üzerindeki siyah plastik şeridi falçata ile keserken, en üstte duran zavallı kitabın kapağından itibaren ilk otuz küsur sayfasına derin bir yarık açmıştı. Kitap yaralıydı! Bütün bunlara benim sebep olduğumu, kitaplığında huzur içinde duran bir kitabın üzerindeki bu yaranın da benden ötürü olduğunu söyleyerek teselli etmeye çalıştım kadını. Sonsuz teşekkürlerimi de paylaştıktan sonra paketini açmadan kitap ile eve geldim. Evde paketi açtığımda yara izini görüp üzüldüm. Derin kesiğin birbirine bağladığı sayfaları teker teker ve dikkatle açtım. Yine aynı ilk baskıydı. Hatta bu kesik sayılmasa gayat iyi bir kondisyondaydı. Şiirler arasındaki boşluğuna yerleştirdim kitabı. Yine beraberdik 🙂

Aradan bir iki yıl belki biraz daha fazlası geçtikten sonra yine aynı dostum ile bir Temmuz akşamı baş başa bir meyhanede içiyorduk. Bu esnada bana “ya dostum senin kitap da bende kaldı, bak bu gece getirecektim ama yine unuttum” dedi. Hangi kitap bile demedim. O anda hatırladım yaşadıklarımızı. Bocaladım, ne diyeceğimi bilemedim. Hangi kitap bende kalmalıydı? Dostumdakini geri almalı mıydım? Onu alırken bu geleni mi vermeliydim? Yoksa ikisi de aynı kitaplıkta yan yana mı olmalıydı? Bilemedim. Hala da tam karar verebilmiş değilim. Son durum nedir derseniz, benim kitap hala dostumda, sonradan aldığım da kitaplığımda. Her ikisi de koruma altında. Ahmet Erhan ise, dostumla yaşadığımız bu yemekten bir ay sonra, Ağustos 2013’te henüz elli beş yaşındayken vefat etti.

Ulvi Yaman – Halil Duranay: Kitap alırken hangi kriterlere göre hareket ediyorsunuz? Konu mu, yazar mı, yayınevi mi, baskı kalitesi mi, çeviriyse çevirmenin ismi mi sizi o kitabı edinmeye yöneltir?

Ali Gizer: Kitap almama neden olan gerekçeleri soruyorsun herhalde. Dört ana motivasyonum var diyebilirim.

Birincisi derin dalış. Herhangi bir konuda beni zorlayacak kitapları almayı severim. Genel hatları ile biliyor veya sadece aşina dahi olsam, belirli bir konunun detayına odaklanmış, içeriği veya dili ile beni zorlayacak bir kitabı almaya eğilimli olurum.

İkincisi ayaklarımı ıslatmak. Herhangi bir konuda yüz bir kitabı okumayı çok severim. Konuyu bilsem de severim. Özellikle felsefe veya tarihte herhangi bir giriş kitabı ile karşılaşırsam ve ders kitabı gibi çok sıradan değilse mutlaka elim gider, genellikle de alırım.

Üçüncüsü aslını okumak tutkusu. Kitapların içinde bahsi geçen kitaplara ulaşma arzusu. Bir kitabı okuduğum zaman referans verilen kitapların en az bir iki tanesine sahip olmaya çalışırım. Bir de ben okuyayım bakayım şunu derim. Felsefede ipin ucunu kaçırmam bu şekilde oldu.

Dördüncüsü ise anlık açlık. Şehirler arası yollarda baskısı feci kitaplar almışlığım var.

Diğer unsurlar da kitap alırken etkiler beni elbette. Saydığın gibi, konu, yazar, yayınevi, baskı kalitesi etkiler elbette. Daha önce de belirttiğim gibi sahip olduğum bir kitabın dahi daha iyi bir baskısını bulursam almaya gayret ederim.

Çevirmenler de çok önemli elbette, yukarıda belirttiğim gibi kitabı almadan önce ve alır almaz hemen okurum haklarındaki bilgiyi. Ancak ne yazık ki bu çok önemli kişilerin tarzlarını ve dillerini aklımda tutamıyorum. Yani şu çevirmeni çok severim, bundan pek hoşlanmam diyecek kabiliyette değilim.

Ulvi Yaman – Halil Duranay: Kıskandığınız kütüphaneler var mı? Kimlerin? Kütüphanenizde olmayan ama bir gün mutlaka olsun istediğiniz kitaplar var mı?

Ali Gizer: Öncelikle saklamadan ve doğrudan, büyük kütüphaneleri kıskandığımı söyleyebilirim. Ancak, içinde dikkatimi çeken bir kitap var ise büyüklüğünden bağımsız her kütüphane, kütüphanecik, kitaplık veya kitap yığınını kıskanabilirim. Fakat burada bir istisna var. Eğer bir kütüphane veya kitaplık, kendi içinde bir tasnife sahip değilse beni pek cezbetmez. Aynı şekilde dağınık veya raflarında kitaptan hariç nesneler bulunan kitaplıkları da pek sevmem.

Ulvi Yaman – Halil Duranay: Görüp, duyup, ziyaret edip imrendiğiniz kütüphaneler var mı? En etkileyici bulduğunuz kütüphaneler kimlerin?

Ali Gizer: Yalan olmasın, özellikle duyup görmeye çalıştığım bir kütüphane olmadı. Ama görünce etkilendiklerim oldu.

Seneler önce rahmetli Orhan Koloğlu’nun evine girdiğimde çok heyecanlanmıştım. Geçmiş zaman, üniversiteyi yeni bitirmiştim. Yanlış hatırlamıyorsam Büyükdere Caddesinin oradaki basın sitesinde müstakil olmayan bir yapıda iki katlı bir daireydi. Alt kattaki salonun iki duvarını yerden tavana kadar kaplayan geniş bir kitaplık vardı. Bir duvar tamamen mantar panoydu ve kendisi günlük gazeteleri bu mantar panoya iğneleyerek okuduğunu söylemişti. Pano tamamen o günün gazeteleri ile kaplıydı. Üst kata çıkan merdivenlerin ise her iki basamağından birisinde kitaplar tıpkı raflarda olduğu gibi sıralıydı. Üst kata çıkmak için basamakları ikişer ikişer çıkması gerekiyordu. Yaşam alanı tam bir kütüphaneydi anlayacağınız. Oldukça etkileyici bir mekandı. Aydınlıktı ve mekan hafif ve tatlı bir tütün kokusu ile harmanlanmış kitap kokuyordu. Özenmiştim ve ‘böyle bir mekanım olsa keşke’ diye düşündüğümü hatırlıyorum.

Ulvi Yaman – Halil Duranay: Henüz kütüphanenizde olmayan ve belki hiçbir zaman olamayacak ama bir gün mutlaka olsun diye hayalini kurduğunuz kitaplar var mı?

Ali Gizer: Bunu çok ciddi olarak düşünmedim. Ancak çok sayıda baskısını elde etmeye çalıştığım bir kitap var; “Komünist Manifesto”. Hem İstanbul’da hem de Londra’da, evimde çok sayıda versiyonu var. Bibliyoman diye sorduğunda takılmamın gerekçesi de bu oldu zaten.

Kitaplığımın felsefe bölümünün eksiksiz olması için çaba sarf ediyorum. En azından düşünürlerin kendi yazmış olduğu kitapların Türkçelerini tamamlamaya çalışıyorum. Ancak bu oldukça zor bir süreç. Herhalde yıllarımı alacaktır.

Bunun dışında, belki size biraz eski kafalılık olarak gelecektir ama, Britannica’nın otuz iki ciltlik ansiklopedisine de sahip olmak gibi bir arzum var.

Çocukluğumda evimizde yer alan on iki ciltlik Meydan Larousse’a bakmaktan büyük zevk alırdım. Her cildini sayfa sayfa karıştırıp, büyük ölçüde de okumuştum. Buna ek olarak bir de on ciltlik Resimli Bilgiler ile son iki cildi eksik olan Türkçe Britannicamız vardı. Yani ansiklopedinin bende ayrı bir yeri vardır diyebilirim. Hala bile onlardan kalma bilgiler vardır zihnimde.

Ulvi Yaman – Halil Duranay: Elbette her kitap değerlidir ama kütüphanenizde “yangında ilk kurtarılacak kitaplar” hangileri? Neden?”

Ali Gizer: Gerçekten çok zor bir soru. Ama bir seferde sayabileceklerim şunlar olur herhalde; Kapital (iki ciltli versiyonu, ki çok parasız bir zamanımda almıştım), Minima Moralia (zamanını aşmış harikulade bir başyapıt), Ecce Homo (bence en güzel Nietzsche kitabı), Cereyanlar (Tanıl Bora’yı pek severim ve isteyen istediği kadar eleştirsin, bence çok derli toplu bir kitaptır), Tractatus Logico-Philosophicus (nedense kitap olarak bende garip bir cazibesi var), Attilla İlhan (en sevdiğim şairin on iki şiir kitabı tekmili birden), Dünya Felsefe Tarihinin Oluşumu (Randall Collins’in az satanlarından) ve elbette Kuş Kanadı Kalem Olsa (haliyle hikayesini biliyorsunuz). Liste uzar gider…

Ulvi Yaman – Halil Duranay: Arzu nesnesi olarak baktığınız kitaplarınız hangileri?

Ali Gizer: Çok fazla değil. Büyükbabamdan kalmış olan Osmanlıca eski kitaplar. Aralarında Hüseyin Rahmi’nin çok keyifli hikayeleri vardır. Şimdi arasan hiçbirini bulamazsın. Rahmetli bana eski Türkçe okuyup yazmayı öğretmeye çalıştığı için, bir aralar kısmen de olsa okuyabiliyordum ama yeteneğimi kaybettim artık. Yeniden alfabeyi gözden geçirmem lazım. Eski Türkçe okumak sanıldığı kadar zor değil. El yazısı ve hat belki zorlar ama kitap alfabesini okumak mümkün.

Ulvi Yaman – Halil Duranay: Kitap verme konusunda cömert biri misiniz? Zaman zaman kütüphanenizi hafifletmek için ayıklama yapıyor musunuz? Kriterleriniz neler?

Ali Gizer: Çok istiyorum ama çok nadiren yapıyorum. Kitaplığım mürekkep hokkası gibidir, giren çıkmaz 🙂 Ama kızlarıma vermekten, zaman zaman da onların bana çaktırmadan çalmalarından keyif alıyorum.

Ulvi Yaman – Halil Duranay: Hiç kitap çaldınız mı?

Ali Gizer: Hayır 🙂 Ama gerçekten hayır. Kedinin ciğere baktığı gibi baktığımı görünce bana kitabını kendiliğinden vermiş kişiler oldu elbette. Çalmak sayılır mı bilemedim 🙂

Bunun dışında bir kitabı gerçekten beğendiysem, gidip almaya, satılmıyorsa arayıp bulmaya çalışırım. Ölmüş dahi olsa veya kendisine giden kısmı az da olsa, ödeyeceğim bedelin yazarın hakkı olduğuna inanıyorum.

Ulvi Yaman – Halil Duranay: Kitaplarınızı hangi dizine göre yerleştiriyorsunuz? Yayınevi? Yazar? Konu vb.

Ali Gizer: Çok basit bir yöntemim var. Öncelikle tematik ayrım yapıyorum. Buna göre kütüphanelerim soldan sağa şöyledir genellikle.

‘Felsefe’ ile başlıyorum sıralamaya; bunlar genel felsefe kitapları ve sözlüklerinin ardından yazar yani düşünür adına göre sıralı. Bunu takiben ‘tarih’ prehistoryadan günümüze, tarih cetveline göre sıralı. Osmanlı ve Türkiye tarihi ayrı bir kısım.

‘Sosyoloji ve kentleşme’ giriş bilgisinden detay konulara göre sıralıdır; ‘siyaset’ yine giriş bilgisinden tematik alanlara doğru; ve ‘psikoloji’ girişi, diğer bilimler ile ilişkisi ve alt dalları ile ayrı bir bölüm.

‘Fen bilimleri’ bilim felsefesi ile başlayıp, matematik, fizik ve doğa bilimleri olarak sıralı. ‘Araştırma’ ise teorik çalışmalar ve pratik kitapları ile istatistiği kapsayan bir grup. ‘Ekonomi’ de ayrı bir bölüm ve öncelikle felsefesi, takiben dünya ve Türkiye ekonomisi olarak sıralı.

‘Dil bilimi’, dil ile ilgili genel çalışmalar, dil felsefesi ile başta İngilizce ve Kürtçe olmak üzere dil kitapları ile özel bir bölüm. ‘Edebiyat’ ise kendi içinde edebiyat çalışmaları, tamamını okuduğum şiir kitapları, severek okuduğum az sayıda roman ve okusam ne iyi olur dediğim romanlar olarak sıralanıyor.

Ayrı iki kategori olarak da referans kitaplar ve çizgi romanlar var.

Ulvi Yaman – Halil Duranay: Siz göçtükten sonra kütüphaneniz için şimdiden hazırladığınız bir plan var mı?

Ali Gizer: Büyük kızım şimdiden sahiplendi hepsini. 🙂 Hangisini atar, hangisini tutmak ister bilemem. Genel olarak da ölümümden sonrası için hiçbir planım ve isteğim yok. Bundan da haberim olacağımı sanmam ama, başta kızlarım ve eşim olmak üzere, beni bilenler hatırladıklarında mutlu olsun yeter, ne diyeyim.

Ulvi Yaman – Halil Duranay: Kitap okuma ritüelleriniz var mıdır? Her yerde okurum, akşamları okurum, okurken müzik dinlerim vb.

Ali Gizer: Kabaca tüm boşluklarımda diyebilirim. En çok yolda kitap bitiririm. Sırf bu nedenle özellikle şehir içinde toplu taşıma tercih ederim. Vapurda mesela çok severim okumayı ama gözüm denizdedir, boğazdadır. Kitap okurken kaçırmam manzarayı, güneşin doğuşunu ya da gurubu.

Türkiye’de ailem ile zaman geçirmek, kızlarım ile sohbet etmek daha öncelikli benim için ama, İngiltere’de akşamlarım kitap okumakla geçer. Hafif bir müzik eşliğinde ve loş ışıkta okumayı tercih ederim.

Sadece kitap okumak için bir yerlere gittiğim de olur. Hafta içi bir cafe veya pub olabilir, hafta sonları kamp yapmaya giderim mesela. Yurt dışındayken en sevdiğim şeylerden birisi bu mesela. Çadırımı alıp, motoruma atlayıp giderim bir milli parka. Hafta sonu kamp yaparken, hafif bir müzik eşliğinde, loş bir çadır lambasının ve hatta kimi zaman kamp ateşinin ışığında kitabımı okurum. Keyiflidir.

Ulvi Yaman – Halil Duranay: Kitap okurken altını çizer veya sayfa kenarlarına not alır mısınız? Kartoteks kullanır veya bir deftere not alır mısınız?

Ali Gizer: En sevdiğim. Altını çizerim, yukarıdan aşağıya paragraf yanı doğrular, enlemesine kesmeler, köşeli ayrımlar, yıldızlar, ünlemler, parantezler, paragraf içi kesmeler, sayfalar arası gönderme notları ve sair… Aklınıza ne gelirse artık. Bazı kitaplar redaksiyondan geçmiş haber metnine döner elimde. Seviyorum böyle okumayı. Bir kitabı yıllar sonra elime aldığımda, nerelerde heyecanlanmışım, o vakit nelere vurgu yapmışım bütün bunları, yani kendimi, o zamanımı hatırlıyorum.

Kitap aldığımda ilk iş içine kartlar koyarım. Kitabı okuduğum sürece içinde olur. İster okununca biten, ister ömür boyu bitmeyen kitap olsun, ana okuma bitince kartlar çantama girer. Aylarca hatta kimi zaman yıllarca benimle dolaşır. Odamda ise hep kalırlar. Başta felsefe olmak üzere hemen her kitapla ilgili bir iki tane dahi olsa kartlarım vardır. Okuduklarımın analizi, kendi yanıtlarım ve sair ne geliyorsa aklıma, yazarım mutlaka.

Ulvi Yaman – Halil Duranay: Kitap okurken kaldığınız yeri işaretlemek için ayraç mı kullanırsınız yoksa sayfa ucunu katlar mısınız?

Ali Gizer: Sayfa katlamayı sevmiyorum. Zaten içinde kartlar olduğu için kaldığım yerleri unutmam. Kaldığım yerleri diyorum çünkü, yukarıda da söylediğim gibi var ise ön söz ve son sözü okuduktan sonra, kitaba çok cepheden saldırırım. Eğer baştan başlayarak okuduğum bir kitap ise ve kart da yoksa sayfa numarasını aklımda tutarım, daha doğrusu tutmaya çalışırım 🙂

Ulvi Yaman – Halil Duranay: Kitabın size ait olduğunu gösteren özel işaretler, belirticiler kullanır mısınız? Size özel bir Exlibris’iniz var mı?

Ali Gizer: Kapak içindeki ilk sayfanın sağ üst köşesine adımı, soyadımı ve aldığım ayı ve yılı mutlaka el ile yazarım. İlk sayfanın boş olmamasını tercih ederim ama bazen boş sayfa koyuyorlar. Yine de ilk sayfa.

Exlibris’im var. Eşim ve kızlarımın 50. doğum günümde benim için yaptırdıkları bir exlibris. Bir hediye olarak çok hoşuma gitmişti. Ama ne yalan söyleyeyim, çok kullanmadım.

Ulvi Yaman – Halil Duranay: Kütüphanenizde kitap dışında sizin için özel bir anlam taşıyan obje veya objeler var mı? Neler ve neden?

Ali Gizer: Hiç yok diyebilirim. Bazen bir iki şey olur ama kütüphanenin ayrılmaz ve bütünleyici parçası olarak değil. Zaten pek yer de olmaz, şöyle ki; kitaplarımı rafın ön sınırından 2,5 santim içeride olacak şekilde sırtlarından hizalı olarak yerleştiririm. Yani önlerinde bir şey koyacak yer olmaz zaten. Arada boş ve kullanılmayan raf da olamayacağı için, kitap dışı nesneler için pek yer olmuyor. Ama kitaplıklara diyagonal bir ışık düşürmeyi severim. Işık güzel bir etki yaratıyor. Kitap zaten güzel bir nesne.

Önceki İçerikMucit, Kaşif, Bilim İnsanı, Casus, Asker, Sahtekar, Cani, Sadakatsiz: Kaptan Cousteau
Sonraki İçerik25 Meslek Örgütü’nden Sansüre Hayır Açıklaması
1966, İstanbul doğumlu. Marmara Üniversitesi, Basın-Yayın Yüksek Okulu,Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Bölümü’nden mezun oldu. Aynı üniversitenin Radyo ve Televizyon Bölümü’nde yüksek lisans yaptı ve doktora çalışmasına devam etti, tez aşamasında ayrıldı. 1984-1989 yılları arasında, bir yandan okurken bir yandan Toros Mühendislik şirketinde İthalat ve Pazarlama Müdürü olarak görev yaptı. , yine aynı yıllar arasında UNESCO’ya bağlı, kar amacı gütmeyen uluslararası programlara sahip “The Experiment In International Living in Turkey”de Program Koordinatörlüğü görevini yürüttü. 1991 yılında Şeker Sigorta’da Reorganizasyon, Pazarlama ve Reklam Müdürü olarak mesleki kariyerine başladı. 1993 yılında Oyak Sigorta’da Reklam Müdürü olarak görev aldı. Dream Design Factory’de 7 yıl Genel Koordinatörlük, (dDf'teki son 3 yılında dDf’nin yan kuruluşu olan dda, Dream Design Advertising’de Müşteri İlişkileri Direktörlüğü) Capital Events’de 2 yıl Genel Koordinatörlük görevlerinde bulundu. 2003 yılında X-event’in kurucu ortaklarından biri olarak, şirketinin genel koordinatörlük görevini üstlendi. 2005-14 yılları arasında Farkyeri Reklam Ajansının Kurucu Ortakları arasında yer aldı. Ulusal ve uluslararası müşteriler için yüzlerce başarılı projeyi hayata geçirdi.Reklamcılık ve Etkinlik Yönetimi alanlarında bir çok ödül aldı. İstanbul Modern Sanatlar Galerisi’nde Yönetim Kurulu üyesi olarak görev yaptı. Doğrudan Pazarlama İletişimcileri Derneği Genel Koordinatör olarak görev yaptı. Çeşitli kitap projelerine katkıda bulundu, çeşitli dergi ve gazetelerde yazı, araştırma ve makaleleri yayınlandı. Halen bir çok ajans ve markaya danışmanlık vermektedir. TTNet'in "Yaratıcıya Destek, Yaratıcı Ekonomiye Destek" projesinin eğitmenlerinden oldu. 2006-2011 yılları arasında Bilgi Üniversitesi, Reklamcılık Bölümü’nde, “Etkinlik Yönetimi” dersleri verdi. Fenerbahçe Kulübü, Yüksek Divan Kurulu Üyesidir Specialties: Advertising, Event Management and Marketing, Special Project

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz