Homo Sapiensin Anlam Arayışı Ya da Mitolojik Evrenimiz

0
357

İnsan mitoloji ile ilk ne zaman karşılaşır? Sanırım ilk duyduğu ve öğrendiği kelimelerle birlikte. Ailelerimizin bizi tehlikelere karşı uyarma çabaları Türk Mitolojisinden karakterlerle doludur. Umay Ana bize ruhumuzu verir ve bizi korumaya gelir, Çarşamba karısından sakınmak gerekir… Bazı gökcisimlerinin adı mitolojik karakterlere dayanır, gün adları, ayakkabı markaları ve günlük hayatta kullandığımız daha nice kelimeler… Farkında olalım ya da olmayalım mitoloji tüm hayatımızın içerisinde. Bahar bayramını farklı isimler altında hepimiz kutlarız ve yeni yılın gelişini. Muazzez İlmiye Çığ’ın Kur’an, İncil ve Tevrat’ın Sümer’deki Kökeni isimli kitabında Sümer’de Kutsal Evlenme bölümünde Aşk ve Bereket Tanrıçası İnanna ve Çoban Tanrısı Dumuzi’nin hikayesi anlatılır. Yılın yarısı yeraltı dünyasında diğer yarısı yeryüzünde kalan Dumuzi baharda yeryüzüne her geri döndüğünde dünyaya bereket gelir, ekinler büyür, hayvanlar yavrular. Tanıdık bir hikâye değil mi?

Kişisel mitoloji merakım ise dinler tarihini araştırmaya yönelmemle başladı. Tarihin içerisinde geriye doğru gittikçe varılan yer hep mitoloji oluyor. Toplumların mitolojileri arasındaki benzerlikler ve coğrafyaya göre şekillenen farklılıklar beni hep büyülemiştir. Dünyanın birbirinden uzak parçalarında insanların benzer öykülere sahip olması ya da kendilerinden önceki toplumların tanrılarını ve inançlarını kendilerine göre evirerek farklı isimler altında yaşatmaya devam etmesi kolektif kültürün mirası. Bugün hiç kimse gerçekten Thor’un varlığına inanmıyor ama İngilizcede Perşembe hala Thursday yani Thor’s day.

Ulaş Tanrıkul’un Kuş Mitolojisi kitabı Haziran 2022’de yayınlandı. Bu kitabın yayınlanması bizim Ulaş Tanrıkul’la tanışmamıza da vesile oldu. İzmir’de her gün bir mitoloji ve antropoloji aşığı ile karşılaşmanız mümkün değil. Kitabı okur okumaz sosyal medyadan bulup kendisiyle görüşmek istediğimi yazmıştım. Beni kırmayıp “Tabi” demişti. O gün bugündür bu çerçevede yaptığımız sohbetleri sizinle de paylaşmak istedim. Bu röportajın doğum öyküsü böyledir. 

Esra Altun, İzmir, Eylül 2023

Esra Altun: Kuş Mitolojisi bir ilk kitap. Bu kitabı yazma serüvenin nasıl başladı? Kuşlar üzerine bir mitoloji kitabı yazmaya nasıl karar verdin?

Ulaş Tanrıkul: Genel olarak mitoloji serüvenim kitapların büyülü denizindeki yolculuğum sırasında rüzgârın beni sürüklemesiyle başladı. Bir Umberto Eco hayranı olarak Ortaçağ tarihine çok meraklıydım. Ortaçağ tarihinde Kilise’nin paganizm karşısındaki mücadelesine dair tartışmalar ve bilgiler ilgimi çekmeye başladı. Kilise eski dinin kalıntıları karşısında sürekli tetik halindeydi. Batı Avrupa’nın düşünce tarihi temelde Antik Yunan medeniyetinin üstünden yükselir. Ortaçağ’da Yunan mitolojisi ve tanrılarına yapılan göndermeler bir mıknatıs gibi beni çekti. Birçok mitoloji sever gibi ben de başlangıçta Yunan mitolojisiyle başladım. Şefik Can’ın Klasik Yunan Mitolojisi kitabını aldım. Okuma sürecimi dün gibi hatırlıyorum. Yazlıktaydım, cırcır böceklerinin sesi eşliğinde sabaha kadar gözümü kırpmadan okudum. Kitaptaki her şey benim için yeni ve büyüleyiciydi. Tanrılar, tanrıçalar, periler, deniz canavarları, hikâyeler… Yıllardır ne olduğunu bilmeden aradığım şeye kavuşmuştum sanki. Daha sonra Oxford Antikçağ Sözlüğü’nü okumaya başladım. Her gün deniz kenarına giderek ve masmavi yorgana bakarak sözlüğü okumaya başladım. Denize bakıyor, Kıbrıs’ta karaya çıktığı rivayet edilen Aphrodite’yi, denizde maceralara atılan Odysseus’u, deniz perilerini düşlüyordum.

Tarihi her zaman sevmiştim. Ortaokul ve lisede en başarılı olduğum ders tarihti. Ama tarihin inanç ve mitoloji yönüyle ilk defa bu kadar ciddi bir şekilde ilgilenmeye başlamıştım. Atalarımızın nelere inandığını, neleri düşlediğini, nelerden korktuklarını öğrenmeye dair bir açlığım başladı. Mitolojiyi felsefe tarihinin bir parçası olarak görüyorum. Felsefecilerin deyişiyle “Sokrates öncesi” dönemin bir parçası bence. Homo sapiens sürekli olarak bir anlam ve anlamlandırma arayışı içinde. Mitoloji de bu sistematik anlamlandırma çabasının bir parçası. Bugün modern bilimin evrenin kökenine dair bir “Big Bang” teorisi var. Mitolojide köken “Kaos” mitleriyle anlatılır genellikle. İlksel bir deniz vardır ve yaşam oradan başlar. Bazı bilim insanları büyük patlamanın ilk saniyelerinde sıcaklığın katı maddelerin oluşmasına izin vermeyecek kadar yüksek olduğunu ve bunun mitolojideki ilksel deniz hikâyesine çok benzediğine dikkat çekerler. Ayrıca milyarlarca yıl önce yaşamın ilk olarak denizde başladığını biliyoruz. Eski insanlar ellerinde bugünün teknolojisi ve bilgisi olmadan modern teorilere en azından çerçeve açısından benzeyen bir kuram üretmeyi başarmışlardı. Bu nedenle mitolojiyi saçma sapan hikâyeler ve inançlardan ibaret bir şey olarak görmüyorum. Tüm hataları, doğru ya da yanlış tahminleriyle kültürel bir miras benim için.

Kuşlar benim için büyüleyici hayvanlardır. Kuş Mitolojisi’nde de yazdığım gibi, kameralı cep telefonumuzu çıkarmaya çalışırken uçup giderler. Teknolojimize meydan okurlar. Ele avuca sığmazlar. Tarih boyunca da kuşlar mitolojilerde çok önemli roller oynamışlardır. Arkaik mantık dünyayı üç katmana ayırır; üst dünya, orta dünya ve alt dünya. Kuşlar göğe yükselebilirler ve tanrıların mekânı olarak kabul edilen gökyüzüne yaklaşabilirler. Şamanların yardımcı ruhlarının arasında kuşlar da vardır. Şaman ritüel sırasında göğe yükselir ya da bir dalgıçkuşu gibi alt dünyaya dalabilir. Biz uçamayan canlılarız ve kuşların bu yeteneğine gıptayla bakıyoruz. İnsanın kulaklarını sağır eden gürültülü uçakları yapabildik ancak. Bu sebeple kuşların kanatlarına mitler yükledik.

Yıllarca mitoloji kitapları okudum ve zamanla daha dar konu başlıkları ilgimi çekmeye başladı. Bir kitapçıya girip mitoloji bölümüne baktığınızda çoğunlukla başlığı çok genel olan kitaplar görüyorsunuz: Yunan mitolojisi, Sümer mitolojisi, Viking mitolojisi, bitki ya da hayvan mitolojisi… Benim ise artık gözüm daha spesifik konulardaydı. Türkçe literatürde kuşlara dair pek mitoloji kitabı bulamadım. Hatta İngilizce kaynakları araştırırken bile hayal kırıklığına uğramıştım. Kitabı yazmaya başladığım zaman işimi daha da zorlaştırmaya karar verdim. Sadece gerçek kuşlara dair mitleri ve inançları yazdım. Küllerinden yeniden doğan Anka Kuşu gibi hayali yaratıklara yer vermedim. Bu hayali kuşlar çok bilinen figürler ve hiç mitoloji kitabı okumamış insanlar bile bilir. Ben ise dışarı çıktığımızda gördüğümüz kuşların peşindeydim; kargalar, kırlangıçlar, kızılgergedanlar, karabataklar… Alanı daraltmam tabii ki işimi çok zorlaştırdı. Kitabı yazmak hiç kolay olmadı. Ama insanı yılgınlığa düşüren bir zorluk değildi bu. Daha da şevklendim. Sonuç olarak gökyüzünde gördüğümüz gerçek kuşların mitlerine dair bir kitap ortaya çıktı.

Kuş Mitolojisi’nde Yunan ve Roma mitolojisi gibi dünya çapında bilinen mitolojilerden ya da semavi dinlerden az sayıda bilgi var. Bu popüler inanç sistemlerinin genel yapısı insan merkezci ve hayvanlar geri planda. Kitabımın temeli ve taşıyıcı direği aslında antropolojinin dikkatle incelediği halklar: Kuzeydeki Inuitler, Sibirya’nın yerli halkları, Avustralya’nın Aborjinleri, Amerikan yerlileri. Bu halkların doğayla daha sıkı bağları vardır. Birçok ilah doğrudan hayvan biçimlidir. Yunan mitolojisinde Zeus’tan ateşi çalan Prometheus karakteri aslında dünya çapında yaygın bir mittir. Orada biçim olarak insansıdır ama az önce bahsettiğim halkların mitinde kuştur. Dünyada ateş yoktur, insanlar zor durumdadır ve bir kuş sahneye çıkıp ateşi yeryüzüne getirir. İnsanların popüler Yunan mitolojisinin egemenliğinden çıkıp bu mitleri de öğrenmesini istedim ve Kuş Mitolojisi’ni yazmaya karar verdim.

Esra Altun: Kitapta okuyucuyu bitmek bilmeyen bir bilgi seliyle boğmak yerine, aralarda kendi deneyimlerinden ve düşüncelerinden bahsediyorsun. Sanki yüz yüze bir mitoloji sohbeti yapıyormuşum havasında okudum kitabını. Aralarda zihnimden sana cevaplar verdim, kendi deneyimlerimi sana anlattım. Ansiklopedik bilgi bombardımanı yapmak yerine kişisel deneyimlerini de metne eklemek her yazarın seçtiği bir yol değil. Bu yazım tarzını belirlemekte sana yol gösteren neydi? 

Ulaş Tanrıkul: Bilinçli olarak böyle bir üslubu benimsedim. Kitabıma dair en olumlu eleştirilerden bir tanesi oldu. Okuyucular benim dünyamı tanıdıklarını ve benimle kişisel bir bağ kurduklarını söylediler. Bu da beni çok mutlu etti. Biraz romantik bir yönüm var ve çalıştığım konuya laboratuvardaki araştırma nesnesi gibi yaklaşmıyorum. Günümüz zamanından sıyrılıp empati kuruyorum. Kendimi geçmişteki o insanların yerine koyuyorum. Kuşlara onlar gibi bakmaya çalışıyorum. Bilgilerin art arda sıralandığı kuru bir metin yerine kendimden bahsettiğim, şiir ve romanlardan alıntılar yaptığım, okurun gözüne hoş gelen ve biraz da şiirsel bir şekilde yazmaya çalışıyorum. Bazı araştırma kitapları beni geçmişte çok hayal kırıklığına uğrattı. Bilgi ve birikim açısından hiçbir eksiği yok fakat metindeki dil okuru konudan soğutuyor. Bunun olmaması için uğraşıyorum. Kitabımın biraz şiirsel ve otobiyografik yönü olsun istiyorum. Örneğin son bölümde kumrunun ötüşünün bende uyandırdığı hisleri yazmıştım. Beni nasıl gençliğime ışınladığını ve ilk aşkımı hatırlatmasına değinmiştim. 

Esra Altun: Mitoloji denilince benim aklıma ilk önce Yunan Mitolojisi sonra Roma Mitolojisi gelir. Pek çok mitoloji kitabı da bu konulardan bahseder. Son yıllarda da Kelt Mitolojisi pek ünlü. Odin’i, Zeus’u, Hera’yı, Thor’u hepimiz tanıyoruz. Arada bir Loki olasımız geliyor. Maşallah pek çoğumuz Venüs ya da Afrodit’iz. İlk defne ağacı nasıl oluşmuş, horoz nereden gelmiş, Odin tek gözünü neden feda etmiş biliyoruz. Senin kitabın ise sadece bu coğrafyalarda kalmak yerine dünya mitolojisinden anlatılarla bezeli.  Oldukça geniş çaplı bir araştırma yapmışsın ve kaynakçan hayli zengin. En çok ilgi duyduğun mitolojiler hangileri? 

Ulaş Tanrıkul: Evet az önce konuştuğumuz gibi bunlar çok popüler anlatılar ve birçok insanın çok iyi bildiği mitolojiler. İnternete girip binlerce kaynak bulabileceğiniz mitler. 

Jung, 35 yaşında bir dönüşüm geçirildiğini ve kişiliğin asıl o zaman şekillendiğini söyler. Ben de benzer bir süreci yaşadım. Önce Yunan, Roma ve İskandinav mitolojisi dışındaki mitolojilerle tanıştım. Fakat artık mit okumak yetmiyordu bana. Sadece hikâyeyi okumak bana yetersiz gelmeye başladı. Bunları yorumlamak, sistemin teorisini öğrenmek istemeye başladım. Antropoloji bunun için en doğru adresti. Antropolojiyle tanışınca büyülü bir dünyaya girdim. İçimdeki merak duygusu daha da arttı. Antropologlar Avrupa’da meşe ağacının neden kutsal olduğunu, ritüellerin hangi nedenle düzenlendiğini, şamanın kıyafetinin üstündeki sembollerin ne anlama geldiğini tartışıyorlardı. Benim için zihinsel açıdan çok besleyici bir süreç oldu. Artık Apollon’dan kaçarken defne ağacına dönüşen Daphe’nin mitini okumakla, yani işin sadece hikâye kısmında takılmakla kalmıyordum. Sembollerin anlamlarını, insanların inançlarındaki mantık sistemini öğrenmeye başladım. Dünya sadece Zeus’un zamparalıklarından ibaret değildi. Binlerce ilah, sayısız mit ve inanç vardı. Bir ansiklopediyi kurcalayan çocuk gibi heyecanlı ve iştahlıydım. 

Yüz yıllar önce beyaz sömürgecilerin yarı çıplak yerlilere bakıp “bunlar insan bile değil” diye düşündükleri halkların dünyasına girmiştim. Onların mitolojilerindeki o edebi dil beni hayran bırakmıştı. Claude Levi-Strauss Aborjinlere “edebiyatçı halk” der. Gerçekten onların mitlerindeki şiirsel tını beni de çok etkilemişti. Ayrıca bu kabilelerin inanç sistemleri geçmişe dair fikir yürütmeme de yardımcı oluyor. Bu insanların Taş Devri’ndeki inançları eksiksiz bir şekilde yaşatmaya devam ettiklerini söylemek istemiyorum. Hiçbir toplum on binlerce yıl boyunca değişmeden kalamaz. İnsan doğasına aykırıdır bu. Ama tarihöncesindeki inançlara dair birtakım izleri belli belirsiz yaşatıyor olabilirler. James David Lewis-Williams’ın “Mağaradaki Zihin” kitabı on binlerce yıl Avrupa mağaralarına çizilmiş görkemli hayvan resimlerine dairdir. Lewis-Williams kitabın bir bölümünde günümüzde yaşayan Afrikalı avcı-toplayıcılara değinir. Bu avcı-toplayıcılar taş duvarların üstüne hayvan resimleri yapmaktadırlar, çünkü inançlarına göre taşların arkasında güçlü ruhlar yaşamaktadır. İnsanlar taşlara çizdikleri hayvan resimleriyle bu ruhlardan yeni hayvanlar göndermelerini ister. Bunu ilk kez okuduğumda çok etkilenmiştim. Tarihöncesi ile günümüz arasında bir bağ kurmaya çalışan, geçmişe dair en azından bir fikir yürütme şansı veren böyle karşılaştırmaları ben de benimsiyorum. Zihnim en çok geçmişi merak ediyor. Gelecekte neler olacağı beni çok heyecanlandıran bir konu değil. Bugünlere nasıl geldiğimizi, hangi basamaklardan geçtiğimizi öğrenmek istiyorum. Bu nedenle en çok “ilkel” (bu terim artık aforoz edildi, pek tercih edilmiyor) ya da sanayi öncesi halklar denilen toplumların mitolojileri ilgimi çekiyor.

Esra Altun: Yaşamımızın hala mitolojik bir evrende geçtiğini düşünüyorum ve kitabının “Kuşlar Söyledi” bölümünde “Paganizm öldü. Artık kartalı, baykuşu görünce aklımıza Zeus ve Athena gelmiyor. Fakat eski tanrılar ölmüş olsa da kutsal kuş imgesi tamamen ölmedi… Gökten haber getiren kuş imgesi tek tanrıcılıkta da yaşamaya devam etti. Bedeni artık insan biçimliydi fakat kanatları duruyordu.” diyorsun. İlkel insanın içinde yaşadığı mitolojik dünya ile bizim günlük mitolojimiz aynı paralelde mi devam ediyor sence? Mitolojik karakterler isim ve yer değiştirdi ama hala buralardalar mı? 

Ulaş Tanrıkul: Bazı simgeler farklı kültür ve mitolojilerde ufak tefek değişikliklerle yaşamaya devam ediyor. Yunan mitolojisinde Hermes haberci tanrıdır. Ayakkabılarında kuş kanatları vardır. Gökten haber getiren kuş imgesini ayakkabılarında yaşatmaya devam etmektedir. Diğer bir haberci ilah da İris’tir. İris büyük olasılıkla Hermes’ten önceki tanrıçaydı. Onun simgesi gökkuşağıdır. Gökkuşağı gökyüzü ile yeryüzünü birleştiren gibi görünen bir fenomendir. Tanrıların diyarına bir yol açar. İskandinav mitolojisinde tanrılar insanların yaşadığı dünyaya gökkuşağının üzerinden yürüyerek inerler. Bunlar farklı coğrafyalarda tekrar eden ve temelde aynı mantığı yürüten arketiplerdir. Milli Piyango’nun logosunda kuş var. Bugün “talih kuşu” diye bir isimlendirmeyi kullanmaya devam ediyoruz. İnsanı bir gecede zengin edecek parayı veren piyango bir kuşla simgeleniyor. Çünkü gökle, tanrılarla bağlantısı var. İnsana refahı, iyi şansı ilahlar verir. Binlerce yıllık bir inançtır bu. Birçok dilde etimolojik olarak tanrı ismi zenginlik ve refah sözcükleriyle ortak kökü paylaşır. Üstüne kuş pislediğinde gidip talih oyunu oynayan milyonlarca insan var. Zihnimizin derinliklerinde o ilahi ve haberci kuş imgesi yaşamaya devam ediyor. Çocukken evimizin balkonuna kuşlar yuva yapmıştı. Annem kuşların yuvasını bozmamam için bir ciddi bir şekilde uyarmıştı. Birçok hayvana bu özeni göstermeyiz, ama kuşun mitik yönü ruhumuzu beslemeye devam ediyor. 

Kitabımın “Kuşlar Söyledi” bölümünde Avrupa folklorundaki inançları yazdım. Evlenmeyi bekleyen genç kadınlar belli türde kuşların ötüş sayısına göre kaç sene sonra evleneceklerini tahmin ediyorlardı. Bazı inançların dinsel yönü zayıflasa da halk inançlarında yaşamaya devam ediyor ya da yeni dinde simgesi var olmaya devam ediyor; Hıristiyanlığın Baba-Oğul-Kutsal Ruh üçlemesinde Kutsal Ruh kuşla simgelenir genellikle. Bunlar çok arkaik semboller ve binlerce yıl sonra doğmuş yeni dinlerde bile tamamen silinemiyor.

Esra Altun: İnsanların mitleri yaratmasının altında yatan sebepler neler? Mitoloji bir kıssadan hisseler içeren öyküler topluluğu mu ya da sadece insanların yaşamı anlamlandırma çabası mı? 

Ulaş Tanrıkul: Anlamlandırma çabası tabii. Rene Girard kültürün cenazenin etrafında doğduğunu söyler. Yıllarca beraber yaşadığın, sohbet ettiğin bir insan bir gün ölüyor. Ne olacak şimdi? Bu kadar mıydı her şey? Fiziksel olarak artık olmayan o insanı rüyalarında görmeye başlıyorsun. Nietzsche rüyalarında ölüleri gören insanların ruh inancının temelini atmış olabileceğini söyler. Doğuyoruz, yaşıyoruz ve ölüyoruz. Ölümden sonra ne olacağı düşüncesi bizi ürkütüyor. Atalarımız bu nedenle evreni ve yaşamı anlamlandırmaya çalıştı. Her şeyin temelinde simgesel düşünce yeteneğimiz var. Mitolojiyi, inançları, ilahları bu düşünce sistemi sayesinde yarattık. Bunu başka hiçbir canlı yapamıyor.

Esra Altun: Kitabını okurken kendim için aldığım notlardan biri “yeni yıl kutlamalarının zamansızlığı üzerine” olmuş. Pagan bayramlarının çoğu günümüzde hala farklı isimler altında farklı kültürlerde kutlanmaya devam ediliyor. Hatta bu bayramların izlerini geçmişe doğru sürmek bana keyif veriyor. Farkında olmadan hala pek çok pagan adetini yerine getiriyoruz. Seninle bir sohbetimizde paganizmin sadece romantik kısımlarını devam ettirdiğimizi aslında paganizmin oldukça vahşileşebildiğini de anlatmıştın. Paganizmin günlük inançlarımıza evrimi sırasında nelerden geçtiğini düşünüyorsun? 

Ulaş Tanrıkul: Eliade içimizdeki mitolojik dürtünün asla ölmediğini söyler. En inançsız insanlarda bile bazı eski inançların yaşadığına dikkat çeker. Ona göre yılbaşı ve doğum günü kutlamalarında yeniden doğuş inancının izleri vardır. Böyle özel anlarda iyi dileklerde bulunuruz. Kendimize dair beklentileri dile getiririz. Bazı kabileler yeni yıla girdiklerinde eski kap kacakları kırarmış. Çünkü onlar eski yıla aitti ve yeni bir başlangıç gerekiyordu. Hıdırellez’de insanlar minik ritüeller düzenlemeye devam ediyor. Gerçekleşmesini bekledikleri şeyleri kağıtlara yazıp ağaç ya da başka bitkilerin altına gömüyorlar. Eskiden birçok toplumda yeni yıl baharın gelmesiyle başlardı. Doğa uyanıp çiçeklenir ve yeşillenir. Bir uyanış ve taze başlangıçtır bu. İnsanlar da eskiden baharın bu ritmine çeşitli ritüellerle eşlik ediyordu ve Hıdırellez örneğinde olduğu gibi etmeye devam ediyorlar. Kökleri büyük olasılıkla tarihöncesine dayanan çok kadim bayramlardır bunlar. Süpermarketten yiyecekleri kolaylıkla aldığımız, üretim sürecinden haberdar olmadığımız bir çağda yaşıyoruz. Mevsim döngüleri eski insanlar için çok önemliydi. Hasadın bereketi, kıtlık ihtimali çok kritik konulardı. Modern kentlerde yaşayanlar çiftçi bir toplum değil ama bahar bayramlarını yaşatıyoruz hâlâ. En azından doğanın yenilenmesi sırasında biz de taze bir başlangıç yapmak istiyoruz. Mitolojide yılan çok önemli bir figürdür, çünkü belli dönemlerde eski derisini bırakıp yenilenir. Bazı inançlarda yılan bu sebeple ölümsüz kabul edilir. İçimizdeki mitik yılan yılbaşında ve doğum günlerinde yüzeye çıkıyordur belki. Eski yılın ya da yaşın yorgunluklarını, dertlerini atıp deri değiştirmek istiyoruz.

Esra Altun: Böylesi lezzetli bir ilk kitabın ardından mutlaka yeni projeler gelecektir. Kitapçılarda yeni kitaplarını görmeyi sabırsızlıkla bekliyorum.

Ulaş Tanrıkul: Çok teşekkür ederim bu güzel sohbet için. Şu anda ikinci kitabım için çalışıyorum. Yine genel bir başlık yerine daha dar bir konuya, belli bir canlı türüne odaklandım. Yazmaya devam ettikçe de bu çizgide ilerlemeyi düşünüyorum.