Mehmet Fırat Pürselim: Kahraman Öyküsüyle Beraber Geliyor

0
444

Öykülerinizi bize genelde birinci tekil şahıs anlatıyor. Ve bu kişiler bazen işsiz bir genç oluyor, bazen bir gazeteci, bazen bir konfeksiyon işçisi. Her birinin de farklı bir dili var o jargonu yakalamak zor değil mi?

Kahraman öyküsüyle beraber geliyor. Hatta kimi zaman önce kahraman geliyor. Sokakta yürürken, dolmuşta para uzatırken, metrobüse binmek için kapıyı zorlarken geliyorlar. Bazen bir söz, bazen bir bakış bazen de kocaman bir hayat bırakıp gidiyorlar.

Babam herkesle barışık çok konuşkan bir adamdır, ben de onun gibi herkesle iletişim kuruyorum ama ben konuşmaktan çok dinlemeyi seviyorum, sessizce dinliyorum. Sanırım bir de avukatlığın yardımı oluyor. İnsanların hikâyelerini yazmaktan bahsetmiyorum, anlatmak istediğim onları tanımak. Hepimiz kendimize benzeyen insanlarla birlikteyken rahat ediyoruz, o yüzden çevremizi, dostlarımızı yakın sosyal çevrelerden kuruyoruz. Ama avukatlıkta çok farklı insanların hayatına giriyorsunuz. Sorgulamak ya da yargılamak sizin işiniz değil ama yardımcı olmak için karşınızdaki insanı tanımak sizin işiniz. Bana hikâyesini bırakıp giden tüm o insanlardan bir şeyler kalıyor ve sanırım bu sayede kahramanları kanlı canlı anlatabiliyorum. 

Fotoğraf: Kadir İncesu

İnsan dediğimiz canlı ömrü boyunca bir sürü ilginç olaya hayata tanıklık ediyor, duyuyor ama yazmak için başka bir motivasyona ihtiyaç var. Siz konularınızı neye göre seçiyorsunuz? 

Gene sokağa çıkacağım sanırım 🙂 Sokakta yürürken çöp toplayan bir adamla karşılaşıyorum. Adamı hep aynı konteynırın başında görüyorum, gel zaman git zaman selamlaşmaya başlıyoruz. Sonra bir sabah bakıyorum kafası güzel. “Hayrola” diyorum. “Baba dün lüfer akını vardı, üç kilo balığı bir büyükle öldürdük arkadaşla”, diyor. O zaman anlıyorum ki, öykü gelip beni buluyor. Bunu ne zaman yazacağımı bilmiyorum ama yazacağımı biliyorum. Ki yazdım da bunu. Mesela, birkaç ay önce dolmuşta bir adam yanıma oturdu. Mutsuzluğu elbiselerine bile sinmiş. Parasını uzattım. Teşekkür etti. Yüzüme bakıyor, anlatmak istiyor. Kadıköy – Üsküdar arası ne kadarcık yol ki… Bıraktım anlattı. “Müsait bir yerde inebilir miyim” dedim, şoföre. Adam duvardaki silahı indirip patlattı: “Ben aslında çok güzel adamım ama hiç arkadaşım yok, bazen kendi kendime konuşuyorum.” Bu da öykü henüz yazmadım ama bir gün mutlaka yazacağım.

Kurmacayla gerçeklik kafanızda ne kadar yürüyor?

Lavinia’dan farklı olarak okur kitabın başına yazarın yalanlarına inanmak için oturur. Ama gerçek yalanlar duymak ister. İşte burada kurmacanın bir gerçekliği devreye girer. Okura her şeyi anlatabilirsiniz ama kurmacanın gerçekliğine uygun düşmesi koşuluyla. Ben genel olarak gerçek hayattan kurmaca hikâyeler anlatıyorum. 

Sakarmeke salgın dönemine denk geldi. Okula yüz yüze yeni yeni buluşmaya başladınız. Okurlar bu dildeki değişime ne dedi. Tepkiler nasıl? Bu arada okurla sanal buluşmalar başladı. Okurla etkileşimin ve iletişimin bu yeni tarzı sizi nasıl etkiliyor? 

Daha önceki kitaplarımı okumuş olanlar başta şaşırdılar. Alışık oldukları anlatımın, dilin değişmesini hazmetmek için biraz zamana ihtiyaç duydular ama sonrasında olumlu dönüşlerde bulundular. İlk kez Sakarmeke’yle tanıyanların tepkileri beni kuş gibi gökyüzüne uçurdu. Kaldı ki, bu kitapla ben de çok daha geniş okur grubuna ulaşmayı başardım. Anlatılan sertlikleri yumuşatan kitabın ironik dili, pek çoklarına iyi geldi. Akılsız Sokrates’le açılan parantez Sakarmeke ile kapanmış oldu.

Başlarda zoom toplantıları, sanal etkinlikler bana soğuk geliyordu. Fakat evlerimize kapandığımız günlerde dışarıya açılan neredeyse tek kapımız olduğu için ben de teklifleri kabul ettim. Oldukça keyifli söyleşiler yaptık, Erzurum’un köyünden Kanada’nın metropolüne uzanan bir coğrafyada insanlarla bir araya gelince, bunun çok kıymetli bir şey olduğunun farkına vardım. Bundan sonra da devam edeceğine inanıyorum kaldı ki, hâlihazırda yüz yüze etkinlikler başlasa da sanal olanlarla da bir yandan devam ediyoruz.

Pandemi edebiyatı nasıl etkiledi?

İkinci Dünya Savaşı sonrasından olduğu gibi bir pandemi edebiyatı çıkacak mı ortaya? Yoksa insanlık her şeyi unutup eski maskesiz günlerine mi dönecek? Sanırım bunu zaman gösterecek. Fakat bu süreçte, ister istemez yalnızlaştık, içimize kapandık, bence bu psikolojik anlatıları tetikleyen bir süreç olacak. Bilinç akışı, iç ses, iç konuşma, kapalı mekân anlatılarını daha fazla okuyacağımızı düşünüyorum. Bir de hem pandemi hem de ülkenin gerçekleri karşısında daha fazla fantastik ve distopik metinler okuyabileceğimiz fikrindeyim. 

Siz kimleri okuyorsunuz?

Öyküden sosyolojiye, romandan felsefeye, şiirden edebiyat kuramına, masallardan gençlik kitaplarına salınan ilgi alanım okuma listemi belirliyor. Son dönemde okuduklarım ve okumayı düşündüklerim; Faruk Duman – Sus Barbatus üçlemesi, Behçet Çelik – Dünyaya Baktığımız Yol, Berna Durmaz – Ağaçlı Gül ve Hayal, Fuat Sevimay – Benden’iz James Joyce, Serkan Türk – Ausgang, Hannah Arendt – Kötülüğün Sıradanlığı, Michel Foucault – Deliliğin Tarihi, Zygmunt Bauman – Sosyolojik Düşünmek…