“BİRLİKTE ŞARKI SÖYLEMEK SİYASALDIR”
Sizi dinlerken kafamda Orhan Gencebay imgesi belirdi. Arabeskin belki bilinen ilk sesi, en önemli figürlerinden birisi ve şimdi AKP yanında saf tutuyor. AKP “eski Türkiye” vurgusu yapar ya sürekli. Orhan Gencebay’ın bu tavrı, bir dönem baskı altında tutulmuş olmasına tepki mi acaba?
Bence böyle yorumlamak ya da buradan yola çıkarak anlamlandırmaya çalışmak fazla spekülatif olur. Aslında araya girip soru sorduğunda gelmek üzere olduğum yer de burasıydı. Siyasal iktidarı elde ettikten sonraki kültürel alana yönelik müdahalelerde veya hegemonya kurma çabası açısından AKP’nin birkaç farklı strateji izlediği görünüyor. Bunlardan biri şu; toplumsal kültürel yaşam alanında bir değer üretmiş, insanların yaşamlarında karşılığı olan bazı popüler kültürel figürleri iktidarıyla bağdaşık tutmak. Buradan sanatçılar arasında ayrım oluşturuldu. Yani işte “bizden olanlar ve olmayanlar” ayrımı. Bu Orhan Gencebay’ın pozisyonunu açıklayabilir. Bizim açımızdan mesele şu: Orhan Gencebay’ın bir sanatçı olarak uzun sanat yaşamında kurduğu gerçekliğin AKP’ninkiyle bağdaşık olacağı anlamına gelmiyor. Çünkü insanlar yapılan müzikle gerçek toplumsal ilişkilerini ayrı tutabiliyor; o müziği yapan kişinin siyasi iktidarla kurduğu ilişkiyi ayrı bir yere koyabiliyorlar. Tabii önemli kültürel figürlerin mevcut iktidar yanında saf tutmasının halkta hayal kırıklığı ile karşılandığı çok durum oldu. Ama bu kültürel alanın o kadar köklü bir etkisi ve kalıcılığı var ki. Geçen gün öğrendim; Orhan Gencebay, kariyeri boyunca 60 milyona yakın albüm satmış. Türkiye’de tüm zamanların en fazla albüm satan sanatçıları listesine bakıyorsunuz, Orhan Gencebay, Ferdi Tayfur, Hakkı Bulut, Sezen Aksu diye devam ediyor. Bu etki derin, köklü. Bunun edebiyatta da karşılığı isimler var. Bu isimleri kendi yanına çekmek bir yol.
Diğer yol ise diğerlerine yasak getirmek. Diğerlerini olabildiğince o kültürel alanının, üretim alanının içerisinde itibarsızlaştırmak ya da birtakım kaynakları somut olarak ellerinden almak. İşte konserlerin yasaklanması, şikâyet konusu edilmeler, hedef gösterilmeleri, mahkemeye çıkarılmaları filan.

Tabii bir de kendi kültürel alanını yaratma çabası var değil mi?
İslami siyasallığın da kendine özgü uzun geçmişi olan bir kültürel alanı, sanatsal üretimi var. Bu alanlar Kemalizm’e tepkisel kalarak bir gerçeklik yaşadılar. Yani ideolojik alanları öyleydi. Bu alandaki üretime ciddi parasal kaynak aktarıldı. Kendi cenahlarından bütün üretimleri destekleyerek yer açmak istediler. Satmayan kitapları varsa kütüphanelere bu kitapları aldırdı, gazetelerine devlet kurumları abone edildi, ayakta tutuldu. Kendi kültürel alanlarını görünür tutmaya çalıştılar. Tabii belli anlamda kültürel bir takım değerler üretmişlerdir bu süreçte. Ama adını sanını bilmediğimiz bir sürü insan var ve o gerçeklik alanından ve orası için yaratıyorlar.
Bir tarafı baskılamak, öbür tarafa olanak tanıyıp serbestiyet kazandırarak bir gerçeklik hegemonyası, yani gerçeklik alanı oluşturmaktı amaçları. Bunun için bir dinamik koymak ve o dinamik üzerinden de o gerçeklik alanından yeni siyasal toplumsal inşaları yapacaklardı. Mesele şu ki o beklenen dinamiği koyamadılar aslında.
Türkiye’de yaklaşık 70-80 yılda oluşan beğeniler alanını ve onunla bağlantılı yaşamımızdaki karşılığını, bütünüyle ortadan kaldıramadıkları bir nihai noktaya geldiler. Artık son dönemlerde bu kültürel alanın içerisinde hâlâ var olan, hâlâ üretimlerini yapan, hâlâ halkın gerçeklik alanıyla doğrudan buluşabilen popüler kültür figürlerine bu öfke ve hayal kırıklıklarını yansıtmaya kadar götürdüler işi. Böyle herhangi bir toplumda benimsenmiş ve kitlesi olan sanatçılara filan yönelik bir baskı, saldırı gibi öfkeli tavırlar başarısızlığın ifadesidir.
Sonuçta baktığımız popüler kültür üretim alanını da kendisi de sorgulanması gereken bir şey. Yani bunun çok kapitalizmle doğrudan göbek bağı olduğunu biliyoruz. Popüler kültür matah bir şey değil yani sonuç olarak hani.
Güçlü bir dinamik olarak iki boyuttan söz ettik: Birincisi biat, ikincisi takıyye. Bu hem bir siyasallıktır hem de kültürel yaşam alanı ve günlük yaşamın dokusuyla çok doğrudan bağlantısı olan organik ilkelerdir. Bu ideolojik alanın kurucu dinamiklerinin çeşitli biçimleriyle tezahürleri ve gerçekleşme yollarıyla karşımıza türlü türlü çıkacağını zaten öngörebiliyor olmamız gerekiyordu. Yani burada bütünüyle siyasal iktidarı ve devletin bütün yönlerini kontrol altına alıp gücünü hissettikten sonra özellikle kültürel alana yönelik bir adım atacağını görmek gerekiyordu. İşte 2000’li yılların başındaki Ergenekon, Balyoz operasyonları filan, antimilitaristleşme olarak gösterilebilir ama başka bir şeyler de oluyordu o sırada. Tuzaklı bir biçimde gelişiyordu her şey. Burjuva siyasasının demokratik usulleriyle yapmadılar bunları, bambaşka bir takım komplolar içerisinden yaptılar. Dolayısıyla da ondan sonra kültürel alana gelindiği zaman ne çıkabilirdi ki oradan? İslami siyasallık, kültürel hegemonyayı kuramadıklarını fark ettikleri ve baskılamaya çalıştıkları noktada, insanların bir araya gelebileceği, insanların birbirleriyle etkileşebileceği ortamları da ortadan kaldırmak ya da baskılamak ya da kontrollü izin vermek gibi bir yönteme başvurdu. Konserlerin yasaklanması gibi yani. Duruşu kendileriyle denk düşmeyen sanatçıların konserlerinin yasaklanması aslında oradaki insanların buluşmasının, bir araya gelmesinin; o kültürel pratik aracılığıyla ve birbirleriyle karşılaşabilmelerinin önüne geçmekle ilgili bir şey. Jean Baudrillard’ın bir kitabı var; ‘Sessiz Yığınların Gölgesinde’ diye, alt başlığı ‘Toplumsalın Sonu’dur. Ben bunu “sesli yığınların gölgesinde toplumsalın başlangıcı” olarak kullanıyorum. Bir araya gelebilmek, birlikte durabilmek, birlikte aynı şarkıyı söylemek kültürel bir pratik olarak görülse bile siyasaldır, siyasal bir pratiktir. Konserler, örtük siyasallaşmanın ortamlarıdır ve bu ortamları engellemek, yeni ve talepkâr muhalif yığınların güçlenmesini önlemeye de yaramıştır.
