Hareket eden bir otomobilin arka koltuğu çocuklar için sadece bir ulaşım aracı değil, dış dünyayı belli bir ritimle süzen büyülü bir kapsüldür. Çocukluğumuzun en büyülü ve belki de en az anlaşılan krallığı, babamızın veya annemizin direksiyon başında yolları fethettiği bizim ise arka koltukta kendi efsunlu dünyamızı kurduğumuz, bize özel bir sığınaktır. Camdan akan ağaçlar, birbirini kovalayan elektrik direkleri ve asfaltın o hiç bitmeyen, tekdüze ama güven veren şarkısı… Otomobilin teknik verileri, beygir güçleri ya da tork değerleri yetişkinlerin dünyasına ait sıkıcı rakamlardır; arka koltuktaki çocuk içinse otomobil, kokusuyla, titreşimiyle ve dış dünyayı panoramik bir sinema perdesi şeklinde sunduğu, yolun bittiği yere değil geçtiğimiz yerlere odaklandığımız o benzersiz gözlem kulesi, yaşayan bir organizma ve maceradır. Otomobilin ön tarafı geleceği, hızı ve varılacak hedefi temsil ederken; arka koltuk geçmişi, hatıraları ve süzülüp giden manzarayı temsil eder. Geriye bakmanın o melankolik ama huzurlu şiiridir arka koltuk.
Bir çocuğun gözünde otomobilin tarihi, aslında duyuların tarihidir. Eski bir otomobilin kapısını açtığınızda burnunuza çalınan o karışık koku; güneşin altında ısınmış vinil döşemenin, yıllanmış deri koltukların çizgileri ve hafiften sızan motor yağının o kendine has kokusu… Modern otomobillerin o steril, plastik kokan dünyasında asla bulamayacağınız bir aidiyet hissidir bu. Arka koltuktaki çocuk, o koltuğun kumaşındaki her bir ilmeği, kapı kolunun soğuk metalini ve camı açmak için çevirdiği kolun mekanik direncini ezbere bilir.
Yolculuk esnasında duyulan sesler ise başlı başına bir orkestradır. Lastiklerin asfalta her değişinde çıkan o rüzgâr fısıltısı, köprülerden geçerken değişen yankı ve tünellerde motorun devir almasıyla oluşan o bas tınısı… Gece yolculuklarında arka koltuğa uzanmış bir çocuk için bu sesler, dünyanın en güvenli ninnisine dönüşür. Dışarıda akan hayatın ışıkları tavandan bir film şeridi gibi geçerken, otomobilin içindeki o loş ve sıcak atmosfer, evin salonundan daha tanıdık bir sığınağa dönüşür.
Otomobil tarihine baktığımızda, tasarımcıların ve mühendislerin çoğu zaman sürücü koltuğuna, o “kumanda merkezine” odaklandığını görürüz. Ancak bir otomobilin gerçek ruhu, belki de en çok o arka koltukta, hiçbir sorumluluğu olmayan bir yolcunun hayallerinde demlenir. Çocukluğun o panoramik camından bakarken yolculuğun kendisi, varılacak menzilden her zaman daha ağır basar. Çünkü o koltukta zaman, kadranın gösterdiği hızla değil, dışarıda değişen coğrafyanın ruhumuzda bıraktığı izlerle ölçülür.
1940’ların sonunda, dünya henüz büyük savaşın yorgunluğunu üzerinden atmaya çalışırken, yollarda beliren devasa bir gölge vardı: Mercury Eight. Bugün bir koleksiyoner için “kurşun kızak” (lead sled) olarak adlandırılan bu tasarım harikası, o dönemin çocukları için adeta çelikten bir kale gibiydi. Edsel Ford’un vizyonuyla hayat bulan, Roma mitolojisinin hız ve ticaret tanrısından adını alan bu marka, lüks ile ana akım arasındaki o ince çizgide duruyordu. 1949 model bir Mercury Eight Coupe’nin arka koltuğuna oturmuş bir çocuğu hayal edin. Bob Gregorie’nin bir yatın pruvasından esinlenerek çizdiği o kıvrımlı hatlar, içerideki yolcuya dış dünyadan tamamen izole, sarsılmaz bir güvenlik hissi verirdi. Arka cam, günümüz otomobillerine kıyasla oldukça dar, adeta bir gözetleme mazgalı gibiydi. Ancak o dar açıdan bakıldığında yol, olduğundan daha gizemli görünürdü. 255 kübik inçlik düz V8 motorun derinden gelen hırıltısı, bir ninniden farksızdı. O yıllarda Mercury, sadece 110 beygir gücü üreten bir makine değil, “Safe T-Vue” konseptiyle aileyi sarmalayan, geniş metal gösterge panelleriyle teknoloji hissini arka koltuğa kadar ulaştıran bir yaşam alanıydı. O koltukta otururken, gösterişsiz ama kendinden emin bir ihtişamın tam kalbinde olduğunuzu hissederdiniz. Mercury, arka koltuktan bakıldığında dünyayı olduğundan daha güvenli ve daha ağırbaşlı gösteren bir filtredir.
1950’lerin ortalarına geldiğimizde, Avrupa’nın yollarında daha mütevazı ama bir o kadar ikonik bir silüet yükseliyordu. Volkswagen Beetle, ya da bizim deyimimizle “Vosvos”. 1953 ile 1957 yılları arasında üretilen “Oval Window” modelleri, arka koltuktaki bir çocuk için dünyayı adeta bir anahtar deliğinden izlemek gibiydi. O küçük, oval camın çerçevelediği manzara, dış dünyanın karmaşasını rafine eder, sadece gökyüzünü ve peşinizden gelen diğer otomobilleri seçmenize izin verirdi. Beetle’ın arka koltuğu, motorun hemen üzerinde yer aldığı için, hava soğutmalı boksör motorun o kendine has “pat pat” sesini en çıplak haliyle duyardınız. Bu ses, mekanik bir kalbin atışı gibiydi. Isınan motorun kokusu içeriye sızar, kış günlerinde o daracık kabini garip bir sıcaklıkla doldururdu. Arka koltukta oturan bir çocuk için o oval cam, sadece geriyi görmek için değil, geçmişe bakmak için tasarlanmış bir büyüteçti. Ferdinand Porsche’nin bu “halk otomobili”, darlığına rağmen sunduğu o sıcak aidiyet hissiyle, milyonlarca çocuğun ilk yolculuk hatıralarının başrolüydü.
Bugün modern otomobillerin yüksek omuz çizgileri, karartılmış camları ve içeriye hapsolmuş teknolojik oyuncakları arasında o panoramik hissi biraz kaybettik sanki. Oysa bir zamanlar arka cam, dış dünyaya açılan en büyük kapımızdı. Citroën DS, yani “Tanrıça” (Déesse) 1955 Paris Otomobil Fuarı’nda tanıtıldığında, insanlar bir otomobile mi yoksa bir uzay gemisine mi baktıklarından emin değillerdi. Flaminio Bertoni’nin elinden çıkan bu aerodinamik mucize, otomobil tasarımında bir devrimdi. Tasarımcısı Flaminio Bertoni, “Tanrıça”yı çizerken arka camı sadece bir boşluk olarak görmemişti. DS’in arka koltuğunda oturmak, bir otomobilde değil, bir tasarım manifestosunun kalbinde yer alıp, tavanın arka camın narin bir kavisiyle aşağı inerek birleştiği için yolcuların gökyüzünü ve geride kalan Paris siluetini bir akvaryumun içindeymişçesine izlediği bir şeffaflık abidesi ve bir trans haliydi. C sütunlarına yerleştirilen ikonik sinyal lambaları, gece yolculuklarında arka camın kenarlarında turuncu birer ay gibi parlardı. Ama asıl sihir, hydropneumatic (hidropnömatik) süspansiyondaydı. Otomobil yola çıktığında yükselir ve süzülmeye başlardı. Arka koltuktaki çocuk için dış dünya, sarsıntısız, akışkan ve rüya gibi bir sinema perdesine dönüşürdü. DS’in arka koltuğundan bakıldığında, 1950’lerin ve 60’ların dünyası çok daha fütüristik, çok daha zarif ve ulaşılamaz görünürdü. O “bulutun” üzerinde seyahat ederken, asfaltın kusurlarını hissetmez, sadece akıp giden zamanın estetiğine kapılırdınız.
Zaman ilerleyip de 1960’lara, Amerikan rüyasının en parlak dönemine ulaştığımızda, manzara biraz daha “hırçınlaşmaya” başlar. 1963 model Chevrolet Corvette C2 Sting Ray, otomobil tarihinin belki de en tartışmalı ve en güzel arka cam tasarımına sahipti: “Split Window” (Bölünmüş Cam). Larry Shinoda’nın bir köpekbalığından ilham alarak çizdiği bu form, arka camı tam ortadan ikiye bölen bir sütuna sahipti. Bu otomobilde aslında gerçek bir arka koltuk yoktu, sadece koltukların arkasında küçük bir bagaj alanı vardı. Ancak bir çocuğun oraya tünediği o nadir anlarda, dünyayı ikiye bölünmüş bir perspektiften izlemek, fütüristik bir filmin içinde olmak, bir savaş uçağının kokpitinde olmak gibiydi. O dikey sütun, dikiz aynasından bakan sürücü için bir engel olsa da, arkadaki çocuk içinse bir nişangâhtı. Bir çocuk için Stingray, sadece bir ulaşım aracı değil, ulaşılamayacak bir sürat idealinin somut haliydi. Arka taraftaki o omurga şeklindeki tasarım, içerideki yolcuya bir deniz canlısının karnındaymış hissi verirken, dışarıdaki herkes için bu otomobil ulaşılması gereken bir zirveydi. Zora Arkus-Duntov bu tasarımı “görüşü engellediği” gerekçesiyle hiç sevmemiş ve bu yüzden sadece bir yıl üretimde kalmasına neden olmuştu. Ancak o tek yıl, Sting Ray’i bir efsaneye dönüştürdü. O bölünmüş camdan geride bıraktığınız asfalta bakarken, 327 V8 motorun kükremesiyle dünyanın iki yana ayrıldığını hissederdiniz. Bu, hızın ve stilin en saf, en tavizsiz haliydi.
1961 yılında Cenevre’de tanıtıldığında Enzo Ferrari’nin bile “üretilmiş en güzel otomobil” dediği Jaguar E-Type, zarafetin mekanik formuydu. Özellikle “Fixed Head Coupe” versiyonunun arka camı, yana doğru açılan o meşhur bagaj kapağıyla birleşerek benzersiz bir silüet oluştururdu. E-Type’ın arka tarafındaki o dar alanda, deri kokuları arasında kaybolmuş bir çocuk için dünya, İngiliz soyluluğunun o soğuk ama şık gri tonlarına bürünürdü. Malcolm Sayer’ın aerodinamik dehası, otomobilin arkasını bir mermi gibi daraltırken, arka cam da bu akışa uyum sağlar ve yolu bir tünelin sonundaki ışık gibi gösterirdi. Sıralı altı silindirli motorun o medeni ama yırtıcı sesi, kabin içinde bir opera etkisi yaratırdı. E-Type’ın arka camından bakmak, bir sanat eserinin içinden dışarıdaki sıradan dünyaya bakmak gibiydi. Her şey daha hızlı, daha akıcı ve kesinlikle daha estetik görünürdü.
1970’lerin ve 80’lerin sonuna geldiğimizde, arka koltuk hikayeleri daha “demokratik” ve aile odaklı bir hal aldı. Volvo 240 serisi, özellikle de Station Wagon (245) modelleri, arka koltuktaki çocuklar için gerçek birer “panoramik akvaryum”du. Modern güvenlik anlayışının babası sayılan bu otomobillerin devasa cam alanları, dış dünyayı hiçbir engel olmaksızın içeriye davet ederdi. Jan Wilsgaard tarafından tasarlanan o köşeli hatlar, estetikten ziyade işlevselliği kutsuyordu. Arka koltukta oturan bir çocuk için o geniş camlar, dünyayı geniş açılı bir lensle izlemek demekti. Bazı modellerde bagaj kısmına yerleştirilen ve arkaya bakan ek koltuklar (jump seats) ise bambaşka bir deneyimdi. Gittiğiniz yere değil, geldiğiniz yere bakarak yolculuk etmek… Kendi izlerinizi takip etmek gibi melankolik bir histi bu. Volvo’nun o sağlam, sarsılmaz yapısı içinde, geniş pencerelerden dışarıdaki kışı ya da yaz sıcağını izlemek, kendinizi her türlü dış etkenden korunmuş bir kalede hissettirirdi. Volvo, arka koltuğun en “sosyal” ve en dürüst halidir.
1970’lerin ortasında, Amerikan kaslı otomobil (muscle car) devrinin o son görkemli kalesi ve Clint Eastwood’un ustalık eseri olan filmde de gördüğümüz 1972 model Ford Gran Torino, sadece bir otomobil değil, Detroit’in sanayi devrinin bir mirasıdır. Bu otomobilin “yumurta sepeti” şeklindeki ızgarası ve o kaslı gövdesi, arka koltukta oturan bir çocuk için dünyayı daha sert ama daha dürüst bir yer olarak gösterir. “Starsky & Hutch” dizisindeki o parlak kırmızı, beyaz şeritli versiyonuyla popüler kültürün zirvesine oturan Gran Torino, 351 kübik inçlik Kobra Jet motorunun gürültüsüyle, arka koltuktaki yolcusuna “güçlü olmalısın” mesajını fısıldar. Arka camın genişliği ve o dönemin tipik Amerikan “fastback” hatları, geride kalan yolu bir toz bulutu gibi görmenizi sağlardı. Gran Torino’nun o ağır kapılarını kapattığınızda duyduğunuz tok ses, modern dünyanın karmaşasına karşı çekilen bir set gibidir. Gran Torino’nun arka koltuğu, aynı zamanda Walt Kowalski gibi bir karakterin dünyasında erkekliğe geçişin, sadakatin ve eski usul Amerikan değerlerinin simgesidir. Filmde Thao’nun o koltuğa geçişi, aslında bir mirası devralışıdır. Arka koltuktan ön koltuğa geçmek, hayatın direksiyonunu eline almaktır. O koltukta otururken, Japon ve Avrupa otomobillerinin henüz domine etmediği, Detroit’in dumanı üzerinde tüten fabrikalarının gururunu hissedersiniz.
Amerikan otomobillerinin o devasa, “balık fanusu” (bubbletop) diye tabir edilen 1950 sonu tasarımları ise ayrı bir hikâye anlatır. Bir Chevrolet Impala’nın veya Cadillac Eldorado’nun arka koltuğunda otururken, o devasa panoramik arka camdan dışarı bakmak, dünyayı 70 mm’lik bir sinema perdesinden izlemek gibiydi. Camın o geniş kıvrımı, köşelerdeki o ince metal direkler, dışarıyla aranızdaki sınırı neredeyse yok ederdi. Akşam karanlığı çöktüğünde, sokak lambalarının ışıkları o camın üzerinde dans ederken, siz arka koltukta uykuyla uyanıklık arasında, bir mobil oturma odasının konforunda kaybolurdunuz. O yılların Amerikan rüyası, aslında arka koltuktaki o sınırsız görüş açısıyla perçinlenirdi.
Tabii bir de o meşhur “kelebek camları” ve arka camların kendine has o mekanik dilleri vardı. Hani 1960’ların, 70’lerin o küçük aile otomobilleri… Bir Opel Kadett veya bir Fiat 124 (nam-ı diğer Murat 124) arka koltuğunda, o küçük menteşeli yan camları hafifçe araladığınızda içeri giren o taze rüzgârın sesi, motorun hırıltısıyla birleşince ortaya çıkan o garip huzuru kim unutabilir? Ya da arka camın hemen altındaki o geniş “pandizot” alanı… Orası, çocukluğun sergi salonu gibiydi. Güneşten rengi solmuş bir yastık, bir oyuncak araba, arka cama tutturulmuş ve sallanarak el sallayan o plastik el ya da o meşhur “sallanan kafa” köpek biblosu… Arka camdan geriye bakan bir çocuk için o köpek, yolculuğun en sadık şahidi olan bir dosttu.
Ancak otomobil tasarımı evrildikçe, o “panoramik çocukluk” da yavaş yavaş kabuğuna çekildi. 1970’lerin sonu ve 80’lerin başında, özellikle “fastback” gövde tiplerinin yükselişiyle arka camlar daha eğimli, daha agresif ama bazen de daha kısıtlayıcı hale geldi. Bir Ford Capri’nin veya bir Rover SD1’in arka koltuğunda oturmak, dünyayı bir tankın vizöründen izlemek gibiydi; daha sportif, daha gizemli ama o eski ferahlıktan uzak… Tasarımın o sertleşen hatları, arka koltuktaki dünyayı biraz daha içine kapalı bir hale getirdi.
Bugünün SUV dünyasında ise durum daha da dramatik. Yüksek kapı panelleri ve güvenlik kaygılarıyla küçülen camlar, arka koltuğu adeta dış dünyadan yalıtılmış birer “multimedya hücresine” çevirdi. Artık çocuklar arka camdan akıp giden yolu, gökyüzünü veya yanından geçtikleri o eski köprüyü izlemek yerine, ön koltuğun arkasına iliştirilmiş ekranlara bakıyorlar. Yolun şiiri, dijital bir gürültünün içinde kaybolup gidiyor.
Bizler büyüdükçe otomobilleri teknik özelliklerine, yakıt tüketimlerine veya statü simgesi olup olmadıklarına göre değerlendirmeye başladık. Oysa o arka koltukta, ayakları henüz yere bile değmeyen çocuk için otomobil, dünyayı keşfetmenin en konforlu ve en romantik yoluydu. Yolculuğun kendisi, varılan yerden her zaman daha büyüleyiciydi çünkü yol, sonsuz olasılıkların ve hayallerin aktığı bir nehirdi.
Mercury’nin ağırbaşlılığı, Beetle’ın samimiyeti, DS’in rüya gibi süzülüşü, Corvette’in bölünmüş dünyası, Jaguar’ın zarafeti ve Volvo’nun güven veren akvaryumu… Hepsi aslında farklı dönemlerin ruhunu o arka koltuklara taşıdı. Bugün dönüp baktığımızda, o eski otomobillerin sadece metal ve camdan ibaret olmadığını, her birinin içinde binlerce çocukluk hayalinin, binlerce sessiz gece yolculuğunun hatırasını taşıdığını görürüz. Arka koltuk, hayata dair ilk gözlemlerimizi yaptığımız yerdi. Babamızın dikiz aynasındaki bakışını yakaladığımız, annemizin yan koltuktan uzattığı bir dilim elmanın tadını aldığımız, dışarıdaki yağmur damlalarının arka camda bıraktığı izleri takip ederek hayallere daldığımız, yan camların buğusuna küçücük parmaklarımızla yazdığımız yazılar, resimler o büyülü krallık… Arka camdan geriye bakmak, aslında nereden geldiğimizi unutmadan, geçtiğimiz yolların tozunu ruhumuzda hissederek ilerlemek demekti.
Otomobilin bir “mekân” olarak duygusal tarihi, aslında bizim kendi büyüme hikayemizdir. Arka koltuktan izlenen o ağaçlar aslında hiç durmadı; sadece biz bakmayı bıraktık. Ancak ne zaman eski bir motorun sesini duysak ya da o tanıdık vinil kokusunu alsak, hepimiz bir anlığına o panoramik camın arkasındaki, dünyayı hayranlıkla izleyen o çocuğa dönüşürüz. Ve hatırlarız ki; hayat, aslında o arka koltukta kurduğumuz hayaller kadar geniştir.

