İnsan değil mi işte? Kendi gibi davranılınca nasıl da değişiyor. Bir anda soğuk tavırlar, görmezden gelmeler, uzaklaşmalar… Alışmış tabi her halinin kabul edilmesine, hep anlayış gösterilmesine. Belli ki bir ilişkiden söz ediliyorsa eğer illaki her iş onun istediği gibi olacak, gerekiyorsa üstenci bakışlarına göz yumulacak.
Hiç beklemiyordu tabi. Hak etti mi? Etti. Hem de sonuna kadar… İlk kez böylesi, duvar gibi bir duruş görünce ne şaşaladı ama? Eh artık bulamazsın eski beni.
Bildik çıkarcı ilişkilerin, sıradanlaşmış yalanların, karşılık güden el vermelerin olağan hale geldiği, insanın eşya gibi kullanıldığı, paraya tamah edilen piyasa aklının her şeyi ele geçirdiği bir dünyada yaşıyoruz. Bunu görmemek mümkün mü? Bilmiyor muyum sanki ben de senin gibi olmayı? Olmuyoruz, olmayı tercih etmiyoruz diye kafana göre takılabileceğini mi sandın?
Şu bir gerçek. Kimse yüzünün çirkinlikleriyle karşılaşmaya hazır değil. Kimse şu insanlık dışı düzenlerin yarattığı benliğiyle hesaplaşmaya, esir pazarındaki bir köle gibi yaşadığı hayatının gerçekte neye hizmet ettiğini görmeye hazır değil.
Yeniden tanışmalar da bazen ne yorucu oluyor…
Ama hata bende. O kadar diyorum. “Hak etmiyor mu anlayış gösterme, değmez mi adım atma”. Diyorum demesine de neye yarar…
Vay arkadaş, daracık sokaktan da ne çok araç geçti. Gecenin bir vakti! Aha iki otuz olmuş… Tamam anladık yaz geceleri, eğlenceye doyamadınız. Anladık kanınız kaynıyor. İyi ama birader bir durun… Pencereyi kapatsam sıcaktan bunalacağım, açık kalsa gürültüden sabahı ederim. Ya şu tavanda patlayan far ışıklarına ne demeli? Gündüz gibi… Ben nasıl uyuyacağım böyle…
Ne trajik!.. Şu kurgulanmış dünyanın, şu tekdüze akan zamanın içinde insanlar kendilerini nasıl da biricik, özel zannedebiliyor. Oysa binlerce, milyonlarca kopyadan yalnızca birisin. Aynı öğretilerin, aynı kalıp düşüncelerin ürünü, aynı okullar, aynı din tezgahından geçmiş; aynı kitaplar, aynı müzikler, aynı şiirler, aynı masalların içinde gezinmiş; egemen sınıfların çıkarlarına göre düzenlenmiş bir toplumsal yapının içinde adı konmuş, koşullu davranışlara sahip bir varlıksın sadece… Hatta neredeyse bir tüketim nesnesi… Neyin özel? Hadi kolejlerde okudun, kuş sütüyle beslendin diyelim. Az biraz paralı bir mahallede büyüdün, birinci sınıf kamarada oturuyorsun diye boynundaki tasma görünmüyor mu sanıyorsun?
Sömürünün fabrikalarına, cilalı ambalajlarla dolu alışveriş merkezlerinin vitrinlerine koşturulmuş, bir örnek çoğaltılmış milyonlar, milyarlar. Yaşadıkları hayatlar bir matahmış gibi kendilerini yücelten, böbürlenmiş kişilikleri, yırtıcı ruhlarıyla kuşları yalnızca yenilecek bir av gibi gören zavallılar. Hepiniz aynı kelimelerin içinde yüzüyorsunuz, kiminiz altta kiminiz üstte…
…
Ya yaşıyorsa?.. Ya bu tıkırtılar ondan geliyorsa? Olabilir mi?
Usta da ne ruhsuz adammış. “Çatlağın yerini biliyordur o, yoksa buraya gelmez” derken sanki düşmanından bahsediyordu… Tövbe tövbe… O da bir can demedi, bastı sıvadı gitti duvarı… Neden “dur” demedim, neden “başka türlü çözelim?” diyerek önünü kesmedim ki!
…
Takmış takıştırmış
Sürmüş sürüştürmüş
Bir dağınıklık, bir rüküşlük
Kıl oldum, abi!
…
Hah, aç aç sonuna kadar aç o teybin sesini. Bir sen eksiktin! Bas bas, gaza da bas iyice. Egzoza da hasret kalmıştık. Madem ben uyuyamıyorum, mahalle de uyumasın…
Şimdi gel de ne yaşadıklarını anlat bunlara!
Bildik tüm kalıpların nasıl yıkıldığını, hazza dayalı piyasa anlayışı için müziğin nasıl değiştiğini, ritmin nasıl da hırsları uyarmak, tüketimi arzulatmak için ayarlandığını… “Reagan Liberalizmi”yle küresel şirketler için benliği gibi her yerin nasıl yağmalandığını… Anlayabilirlerse tabi. Sözde üniversite yüzü görmüş, okumuş takımı ama popüler kültürün, televizyonun, renkli ekranların sattığı yaşam biçimlerinin esiri… Bu akıllarla nasıl baş edilebilir?
Sezen’in uzaktan sevilen çocuğu, Cem Karaca’nın bir resim için akan göz yaşları, Erol Evgin’in içinde kopan fırtınası, Ali Rıza Binboğa’nın yarınları… Hepsi kapitalist şirketlerin elinde buhar olup gitti.
Eh nasıl satacaklar Amerikan lolipoplarını?..
Yani sen de bula bula şu iki göz, küçücük bekar evinin mutfak duvarını buldun ya, helal olsun sana… Arkadaş buldun da ne bulacağını umdun? Nasıl dişlerin varmış senin, nasıl kemirdin, deldin o duvarı? Hani öyle açıkta bir şey de yok seni çağıran.
Sonunda üniversiteye de dümdüz gideceğim bir gün. Ne bilimselliği kaldı ne de akademik bir duruş. Hadi 80 sonrası askeri düzenle birlikte yozlaştın, politik güç ilişkileri içinde eğilip büküldün, aklını, bilincini kaybettin. Anladık tamam da hiç mi insan onuru, bir gram gurur kalmadı içinizde?
Milyonlarca sivil ölmüş arkadaş, milyonlarca. Saddam rejimini devireceğim diye, petrol derdine, savaş suçu namına yapılmayan şey kalmadı. Üstelik sözde Müslümanım diye gezinen ülkelerin, politik iktidarların gözü önünde… Sana ne oluyor da üniversite bahçesinde Bush’un konuşması için davet çıkarıyorsun? Bir de her yer yasak… Kendi ülkendesin, adam gelecek diye neredeyse evden çıkamayacağız.
Neymiş hükümet istemişmiş. Verirsen fırsatı, açarsan yolu her yere girerler.
Aylarca sürdü savaş, aylarca. Dünyanın devleti toplaşmışsınız BM altında. Onca insanlık suçu işlenmiş. Hiç olmazsa bir kınama sözü diyemez miydiniz? Koskoca BM… Devlet başkanları, temsilciler. Boyun eğmek dışında ne halta yararsınız?
İyi etmişim. Hiç değilse o anı yaşadım ya… İyi ki reddetmişim eğitim programlarınızda konuşmacı olmayı.
Şu devlet denilen olguyu da bu kadar yüceltirsen, onun ardına uydurduğun masallarla varlık nedenini güçlendirirsen olacağı bu. Bir yanda zırhlı araçlar, kale gibi para merkezleri, politik hizmetkarlar, robotlar, silahlar, polis, asker gibi şiddet güçleriyle büyüyen devletler, diğer yanda yoksulluk, açlık tehdidiyle karşı karşıya kalmış milyarlar. Sömürünün devletleri, modern zamanların orta çağı… Kapitalizm için kurulmuş çiftlikler olmak dışında neye yararsınız?
Kalk kalk uyumak zor bu gece. Sıcak bir yana yattığın yer de rahat değil zaten… O gürültü de ne! Yine çatlaktan içeri mi girdi yoksa?

