Wes Anderson sineması neden bu kadar güzel ve neden bu güzellik bazen seni şeffaf bir duvarın arkasına hapseder?
Bir Wes Anderson sahnesine ilk baktığınızda bir şey olur size. Nefesinizi tutarsınız. Bilinçsizce. Ekran, sanki yüzyıllık bir oyuncak kutusu gibi açılır önünüzde; renkler yerli yerinde, figürler tam ortada, çerçeve o kadar dengeli ki sanki kâinat bir an soluk vermeyi unutmuştur. Bu his sahte değildir. Nörolojik olarak gerçektir. Beyin simetriyi ödüller; evrimsel bir refleks olarak, simetri bize “burada tehlike yok, her şey yolunda” der. Wes Anderson bunu filmden önce, renk paletini seçerken bile biliyor gibidir.
The Grand Budapest Hotel’de mor ve pembenin o inanılmaz birlikteliği. Moonrise Kingdom’da çadırın tam ortasına yerleştirilmiş çocukların yalnızlığı. The Royal Tenenbaums’un ev cephesine her baktığınızda hissettiğiniz o tuhaf huzur. Bunlar tesadüf değil. Anderson’ın sinema dili, düşünülmüş bir tapınma ritüelidir ve simetri bu ritüelin tanrısıdır.
Ve haklıdır da bir noktaya kadar.
Simetri, insanlık tarihinin en eski estetik aracıdır. Parthenon’un sütunlarından Osmanlı minyatürlerinin sayfalara yayılan dengeli kompozisyonlarına, Versailles bahçelerinden Japon çay odalarına kadar insanoğlu düzeni güzel bulmuştur. Çünkü kaos yorar. Ölçüsüzlük tedirgin eder. Düzen, zihne “burada egemenlik var” der ve bu egemenlik hissi estetik hazza dönüşür.
Anderson bunu alır, bir adım öteye götürür ve sonra bir adım daha öteye.
Sonra bir adım daha.
Kamerası her sahneyi matematiksel bir kesinlikle ortalar. Figürler çerçevenin tam kalbine otururlar. Kapılar, pencereler, tablolar, karakterlerin kafaları ve elbiseleri… hepsi bir çekim gücüyle merkeze çekilmiştir. Bu teknik “center framing” olarak bilinir ve Anderson onu neredeyse dogmatik bir ısrarla uygular. Her karede. Her filmde.
İşte tam burada, bu ısrarda, garip bir şey başlar.
Psikologlara göre insan zihni aşina olduğu şeye alışır. Buna “hedonik adaptasyon” denir. İlk ısırıkta muhteşem gelen çikolata, yirminci ısırıkta sadece lezzettir. İlk simetrik kare büyüler; onuncu büyüler ama daha az; ellincide artık onu görmüyorsunuzdur bile. Ve yüzüncüde bir şey olur: beyin simetriyi bir bilgi olarak değil, bir şablon olarak sınıflandırmaya başlar. Bir beklenti haline gelir. Ve beklenti karşılandığında beyin sürpriz alamaz, sürpriz alamayınca dikkatini yitirir.
Anderson filmlerinin uzun sahnelerinde bazen yaşarsınız bunu. Karakter acı çekiyor, ekranda görsel harika, ama duygusal bir şey tutmuyor içinizde. Neden? Çünkü acının bile çerçevesi mükemmel. Gözyaşları da tam ortada. Yıkım da simetrik. Ve simetrik yıkım, psikolojik olarak “gerçek yıkım” gibi hissettirmez. Gerçek yıkım düzensizdir. Gerçek keder kenardadır, çerçevenin dışına taşar, dengesi yoktur.
Bu nedenle bazı Anderson sahneleri size şunu hissettirirler: şeffaf bir vitrinin arkasından bir akvaryuma bakıyorsunuzdur. Balıklar müthiş güzeldir. Su rengi inanılmazdır. Ama elinizi koyamazsınız içine. Cam soğuktur.
Film kuramcısı David Bordwell, Anderson’ın görsel stilini “tableau” sinemasıyla ilişkilendirir; yani her kare bir tablo gibi, durağan ve tamamlanmış. Tablolar sevilir, tablolara bakılır ama tablolar içinde yaşanmaz. Tablo bir mesafe koyar. Ve Anderson’ın simetrisi de bir mesafe üretir; kasıtlı mı, değil mi, bunu tartışmak gerekir, ama üretir.
Sigmund Freud “tekrar zorlantısı” diye bir kavramdan söz ederdi. İnsan ruhunun travmatik olanı tekrar tekrar üretme, biçime sokma, ehlileştirme çabası. Anderson filmlerinin altında hep kayıp ve terk edilmişlik yatar, ama bu duygular biçimin içine o kadar dikkatle yerleştirilmiştir ki izleyici ağlamak yerine hayran olur. Belki de bu tam olarak Anderson’ın istediği şeydir, belki de bu onun sinemasının trajedisi.
Bu eleştiri Anderson’ı küçümsemek için değildir. O, sinemanın en özgün seslerinden biridir ve bu özgünlük tam da bu ısrarcı estetiğin içindedir. Ama sinema eleştirisi, sevginin sona erdiği yerde değil, sevginin derinleştiği yerde başlar.
Wes Anderson bize şunu öğretmiştir: estetik bir din olabilir. Ve her din gibi, yeterince uzun süre tapınırsanız, tanrıyı değil tapınağı görmeye başlarsınız.
Tapınak hâlâ muhteşemdir. Ama boştur.

