54 Yıllık Bir Progresif Rock Hikayesi – Jethro Tull İstanbul’daydı

0
255

Hayatımda ilk gittiğim büyük konserdir Jethro Tull’un meşhur İzmir Efes Antik Tiyatro’da verdiği konser. O konserle beraber sahne performansı nedir, bir Rock konseri nasıl bir şeydir, neden Rock müziği başka bir dünyanın kapılarını açar gibi daha 20’li yaşlarına bile gelmemiş biri olarak aklıma bile gelmemiş birçok sorunun kanlı canlı cevabını bulmuştum. O konserden sonra birçok konser seyrettim, birçok farklı performans gördüm ve dinledim ama 1991’in 15 Temmuz gecesi izlediğim gibisine çok az rastladım. Daha sonra birçok kez izleme şansım oldu Jethro Tull’ı. Ian Anderson’da Türkiye seyircisini sevmiş olmalı ki daha sonra birçok kez geldi Türkiye’ye. Hem Jethro Tull ile hem kendi adıyla bir çok performans sergiledi. Ben en son 2004’deki Harbiye konserinde izleyebilmiştim, 2008’deki 40.Yıl kutlama turu içinde geldiği zaman ise kaçırmıştım. Açıkçası arada geçen zaman, Martin Barre ile yolları ayırması ve artık Jethro Tull’un bittiğine dair açıklamaları sonrası bir daha izleyebileceğimi de düşünmüyordum.

Fotoğraf: Uygar Arpak

Ancak işin içinde Ian Anderson olunca her ihtimali cepte tutmakta fayda var. Zira, pandeminin tam da ortasında önce yepyeni bir ekip ile yeni bir Jethro Tull albümüne hazırlandıklarını açıklayınca şaşırsam da garip karşılamamıştım. Önce 2022’nin başında The Zealot Gene çıktı, peşi sıra Ian Anderson’un bu yeni Jethro Tull ile birlikte yeni bir turneye çıkacağı ve bu turne içinde İstanbul’a da misafir olacağı haberi geldi. 2008’in (ve tabii ki sonrasındaki kaçırdığım performanslarının) acısını çıkarma fırsatı doğmuştu sonunda. Üstüne üstük, bu sefer evde ballandıra ballandıra anlattığım Tull konserlerinin nasıl bir şey olduğunu kızıma da izletebilecektim. Daha iyisi Şam’da kayısı değil de neydi yani?

Biletleri biraz gecikmeli olarak almamış olsaydım daha mutlu olabilirdim zira konseri izlediğimiz yerin daha arkası yoktu maalesef ama ne gam. Sonunda çok uzun bir aradan sonra Jethro Tull’ı canlı canlı izleme ve dinleme şansını yakalamıştık ailece. Salona girdiğimizde güzel bir liste çalıyorlardı. Tamamen 70’lerin başında progresif rock’ın doğuş zamanlarından bugünün progresif metal günleri arasında gidip gelen iyi seçilmiş bir listeydi çalan. Tam içeri girerken Jethro Tull’ın A Passion Play’inden bir bölüm çalıyordu. Bunu, yine Jethro Tull’ın o parlak zamanlarından şarkılar takip etti. Oradan King Crimson’dan, Opeth’e, Yes ve ELP’den Dream Theatre’ye enteresan bir seçki ile bu liste devam etti. Bu seçkiyi grup ya da düzenleyen komite mi seçti bilmiyorum ama bu liste daha sonra konserin açılışındaki bir video şovuna da çok uygundu. Genelde konser öncesinde konserin verileceği mekanlarda çalınan şarkılara uyuz olurum. Zira, bırak konsere ısındırmayı, mekandan soğutur genelde bu seçkiler ama bu seferki seçki gerçekten konserin ruhuna oldukça uygundu. O yüzden, benim oldukça hoşuma gitti.

Tabii ki Ian Anderson abimiz her zamanki huysuzluğunu konser öncesi herkese hissettirdi. Önce, video ekranlarında beliren yazı ve daha sonra sahneye çıkarak o yazanları okuyarak biz dinleyicinin kulakları çekildi. Konserin son 10 dakikası hariç video ve fotoğraf çekmek yasaktı. Aklıma hemen Efes Konserinde sahneye fırlayıp Ian Anderson’a sarılan abi yüzünden konserin nasıl kesildiği ve sonra kaldığı yerden baya bir bekleme sonrasında devam ettiği aklıma geldi ve içimden umarım herkes bu uyarıya uyar da arıza çıkmaz diye dua etmeye başladım. Zira, Ian Anderson bu, telefonu görür de içeriye çeker gider kimse çıkartamaz sonra sahneye bir daha. Neyse, salonu dolduran herkes akıllı uslu çocuklar olduğu için yasağa uyuldu da bir arıza çıkmadı, çok şükür.

Kulaklarımız çekildikten birkaç dakika sonra ışıklar yavaş yavaş azaldı ve sahneni arkasındaki perdede özellikle 70’lerden başlayarak progresif rock dünyasının doğmasında büyük yeri olan gruplardan kolaylar olan bir video dönmeye başladı. Rush, Van der Graaf Generation, Yes, ELP, Genesis gibi birçok gruba saygı duruşu yapıldı ve tabii ki bu listenin sonunda Jethro Tull’ın ekranda görünmesi ile birlikte bu yeni ve genç Jethro Tull sahnede beliriverdi ve grup bizi 1969’a, Ian Anderson’un Mick Abrahams’dan koparak Jethro Tull adıyla rüştünü ispat ettiği albüm olan Stand Up’a götürerek For a Thousand Mothers ile konsere başladı. Arkadaki video perdesinde ise Ian Anderson’un aile fotoğrafları geçiyordu. 74 yaşındaki Ian Anderson, sadece bizi değil kendisini de o 60’lı yılların sonuna, ailesi ile yaşadığı ve daha sonra Benefit albümü ile de tamamlayacağız hesaplaşmaya götürmüştü. For a Thousand Mothers’ın ardından grup ara vermeden 1968’e yani Jethro Tull’ın doğduğu ilk albüm This Was’a uğrayıp Love Story’e başladı. Her şey güzeldi de küçük bir problem vardı, Ian Anderson’un sesi. 74 yılın yorgunluğu o kendisine has vokal tekniği ile şarkı söylemesini zorlaştırmıştı. Bizi çıkardığı geçmiş zamanların dehlizlerindeki bu gezintide ruhen ve enerji olarak o zamanlara dönmüş olsa da sesi o günlere dönmeyi reddediyordu.

Fotoğraf: Uygar Arpak

Geçmişteki yolculuğuna bir Jethro Tull klasiği Living in the Past ile devam etti grup. Living in the Past öncesinde Ian Anderson, bizleri selamladı sonunda. Bundan sonra da tüm şarkıları önceden sunarak konsere devam etti. Ancak Living in the Past sonrasında grup, 60’ların sonu 70’lerin başına takılıp kalmak gibi bir niyetlerinin olmadığı gösterdi ve Hunt by Numbers’ı çalarak ve bizleri de tekrara 20. yüzyılın sonuna, internet devrimi zamanında “Bu internet de ne ola ki” dediği J-Tull Dot Com albümüne götürdü. Açıkçası canlı canlı dinlerken bir anda Hunt by Numbers’ın müzikal köklerinin aslında nasıl 60’ların sonundaki Jethro Tull müziğine dayandığını, o dönemden ne çok şey taşıdığını şaşırarak dinledim. 14, 15 yaşından beri Jethro Tull dinleyen biri olarak benim için yeni bir keşifti bu. Bugüne kadar 90’lardaki Jethro Tull albümlerini bu gözle dinlememiştim. Arada geçen zamana ve bir çok personel değişikliğine rağmen bu bağın sürekli bir yerlerde duruyor olmasına (ve bunu fark edememiş olmama) oldukça şaşırdım açıkçası.

Grup da bu bağı daha iyi gösterebilmek için midir bilinmez ama yine 1968’e dönerek Dharma for One’a başladı. Ian Anderson’un şarkıyı sunarken “Davulcular eskiden uzun davul soloları atardı, çünkü sizlerin o sırada çeşitli ihtiyaçlarınızı giderebilmeniz için zamana ihtiyacınız olurdu. Modern zamanlarda artık davulcular böyle uzun sololar çalmıyor zira ihtiyaçlarınız değişti.” deyip Dharma for One’ın orjinal kaydında çalan ve Jethro Tull’ın ilk davulcusu olan Clive Bunker’ı da güzel bir şekilde andı. Bu sırada grubun şimdiki davulcusu Scott Hammond’a takılması da eğlenceliydi. Peki Dharma for One nasıldır derseniz, eh işte. İşin o kısmını sona saklamak en iyisi.

Aslında, Dharma for One ve şarkıyı yaratan davul solosu ile Ian Anderson Jethro Tull’ın modern zamanlar tonlarına geçiş yapmayı hedeflemiş olmalı ki benim kadrinin pek bilinmediğini düşündüğüm muhteşem albümü The Broadsword and the Beast’e geçtiler ve bu albümden albümün belki de en syntheziser baskın şarkılarından biri olan Claps’i çaldılar. Böylece, günümüze yaklaşmış olduk. Claps sonrasında grup son albümlerinden, benim albümü ilk dinlediğim anda tam eski dönem Jethro Tull şarkısı diyerek bayıldığım Mine Is the Mountain’e başladılar. Kendisi de şarkıyı sunarken benzer bir şey söyledi zaten. Açıkçası, Ian Anderson’un en iyi vokal performansı da bu şarkıda duyuldu. Hem şarkı çok iyi hem vokal aradığımız vokale yakın olunca konserin havası biraz daha değişti sonunda. Claps’ı neden seçtiklerini ise Mine Is the Mountain’den sonra daha iyi anladım çünkü Mine Is the Mountain’den sonra benim 80’ler Jethro Tull şarkıları içinde özellikle bayıldığım Black Sunday’e başladılar. Yine aynı synthesizer ağırlıklı klavye tonları, tempodaki zaman oyunları ve sözleriyle bayılırım ben bu şarkıya. Sahnede çalması da oldukça zor şarkıdır çünkü ritm atlamaları, zamanlama oyunları ile enerjisi ve temposu çok yüksek şarkıdır. Oldu mu derseniz, neresinden bakarsanız öyle derim, ama olsun. Canlı canlı dinledim sonuçta sözleriyle beraber bu sefer, en son sözleri olmadan arada geçiş şarkısı olarak çalmışlardı yıllar önce. Bu da kabulüm o yüzden.

Black Sunday sonrasında grup bir Jethro Tull klasiği olarak bu sefer Bouree’ye başladı. Jethro Tull, sanırım bu şarkıyı binlerce kez çalmıştır ve ben de bu farklı versiyonların birçoğunu dinlemişimdir ancak bu sefer çaldıkları düzenlemedeki işçiliğe bayıldım. John O’Hara isimli abimiz şarkının içindeki piyanoları caz kalıpları ile yeniden yorumlamış. İlk başta çok küçük bir dokunuş gibi geliyor söyleyince ama dinlerken çok büyük bir fark yaratıyor çalışı. Özellikle, bas gitarın baskın yürüdüğü girişlerde çaldığı bir bölüm var ki gerçekten bir canlı kayıt albümüne konulmayı hak ediyor. Şarkı hiç bildiğiniz şarkı olmaktan çıkmıyor ama bambaşka bir tadı oluyor yaptıkları ile.

Peki sonra? Meğer Ian Anderson abimiz konseri matine ve suare olarak planlamış. “Efendim 15 dakika ara sonra sizleri bekleriz. Bu arada dışarıda t-shirt satan arkadaşa da bir uğrayıverin” deyip sahneden çekildi grup. Bouree, caz falan güzel ama müzik ciddi bir iştir tabii… 🙂 Neyse, 15 dakikamızı geçirip yerimize dönünce suare kısmına bu sefer duruma çok uygun bir parçayla giriş yaptı grup, Too Old to Rock’n Roll, Too Yound to Die. Sanırım, hem grup, hem Ian Anderson hem de benim gibi başında ak dışında saçı kalmamış izleyiciler için bundan daha anlamlı bir şarkı seçilemezdi. Şarkı çalarken arkadaki video perdesinde şarkının o dönemki klipinde genç ve çılgın Ian Anderson’u izlemek de ayrıca keyifliydi. Yaşımız ortaya çıktıktan sonra Ian Anderson yine sözü eline aldı “Şimdi çalacağımız şarkıyı Donald Trump’ı düşünerek yazdığımı düşünseler de aslında Trump tek değil. Onun gibi popülerlik ve reklamla hüküm süren 12, 13 lider daha var. Bizde de bir benzeri var ve sizler de bu liderlere pek yabancı değilsiniz sanırım” dedi ve son albüme de adını veren The Zealot Gene’i başladılar. Anderson’un sözlerine gelen alkışa kimsenin şaşırmadığını ve salondaki tüm seyircilerin bu alkışı ne kadar benzer duygular içinde yaptığını anlatmaya gerek yok sanırım.

The Zealot Gene’den sonra “İçine bir miktar flamenko da eklediğimiz” diye sunduğu Faure’nin Pavene’sine başladı grup. Doğrusu uzun suskunluğu öncesi çıkardığı son albüm olan The Jethro Tull Christmas Album’deki gibi Flamenko gitarlarını olmadığı için içine kaçan Flamenko kısmını pek çözemesek de dinlemesi hoştu. Pavene sonrasında Ian Anderson’un “Bu şarkıyı dünyada insanlar üzerinde kullanılan ilk ve tek atom silahını atan Enola Gay’in pilotunun annesinin bomba atıldıktan sonraki gün gazetelerde oğlunun yaptıklarını okuyan annesi için yazdım.” diyerek sunduğu Mrs Tibbets’e başladı grup. Şarkıda grubun en genç elemanı gitarist Joe Parrish bir solo attı ki aman aman. Gitarist övmeyi de sona bırakayım ama bu adam gerçekten çok iyi gitarist. Ian Anderson çok iyi yakalamış gerçekten.

Mrs Tibbets’ın ardından benim bayıldığım ve Jethro Tull’un bence en muhteşem zamanlarına ait bir şarkıya geçtiler, Songs from the Wood. Bence çalınması en zor Jethro Tull şarkılarından biridir Songs from the Wood. Öyle ritm geçişleri, öyle zamanlama oyunları vardır ki şarkıda canlı çalmak gerçekten zor. Canlı izlemek için can attığım Tull şarkılarından biridir gerçekten ama bir şeyler olamadı şarkıda. Bir şeyler uyanmadı birbirine şarkı çalındıkça. Arada bir toparlandı ama bir şekilde olamadı sahnede. Davul ve klavye zamanlamalarında bir şeyler ters gitti o kesin. Konserin suare kısmı yine bir Jethro Tull klasiği ile bitti, Aqualung ile. Grubun daha önceki konser kayıtlarında da pek karşılaşmadığım bir Aqualung düzenlemesi ile çaldılar şarkıyı. Özellikle girişi çok iyi düzenlenmişti. Konserin hakkı verilerek çalınan şarkılarından biriydi. Arkada da şarkının yazılma hikayesine uygun şekilde sokakta yaşayan bir evsizin hikayesi ve o evsizin yatmasını bekleyen boş banklardan oluşan güzel bir video döndü şarkı boyunca.

Grup sahneden ayrıldıktan sonra video duvarında artık video ve fotoğraf çekmeye izin olduğunu belirtir ibareler görüldü ve grup sahneye geri dönerek bu sefer Locomotive Breath’e başladı. Locomotive Breath’de çok farklı ve iyi düzenlenmişti ve bir Jethro Tull konseri bis’i için biçilmiş kaftandı. Locomotive Breat’den sonra grup The Dambusters March’e başlayarak konserin sonunun geldiğini bize tatlı tatlı hissettirdi. The Dambusters March aslında İngiliz Militarist şarkılarından biridir. Ancak Ian Anderson bu şarkıyı çok uzun zamandır konserlerinde ironik bir şekilde anti militarist ve savaş karşıtı bir şarkı olarak çalar. Buna uygun olarak, şarkıyı çalarlarken arkadaki video ekranında önce Büyük Britanya’yı oluşturan Galler, İskoçya, İngiltere ve İrlanda bayrakları, sonra savaş sahneleri ve tur yaptıkları ülkelerin bayrakları (tabii ki Türk bayrağı da vardı) ve tüm ülke bayraklarının üzerine eklendiği bir dünya illüstrasyonu üzerinde sıkışan eller şeklinde dönen bir video eşlik etti. Banttan Cherrio çalarken de grup seyirciyi selamlayarak sahneyi terk etti. Böylece, 60’ların sonundan 21. yüzyılın yaşadığımız bu kaotik günlerine doğru progresif bir yolculuğun sonuna gelmiş olduk.

Konserden çekim izinli tek şarkı… Locomotive Breath

Konser hakkında söyleyebileceğim ilk şey grubun yeni gitaristi Joe Parrish hakkında. Çok genç (1995 doğumluymuş) bir gitarist olmasına rağmen çok yetenekli ve çok sağlam bir gitarist. Hem gitar tonlarını çok iyi seçmiş, hem de Martin Barre’nin kendini göstermeyen ama Jethro Tull müziğinde önemli yeri olan gitarının boşluğunu mükemmel şekilde doldurmuş. Ne zaman öne çıkması gerekiyorsa çıktı ve attığı tüm sololar mükemmeldi. Daha geriye çekilmesi gerektiği yerlerde ise çok iyi bir takım oyuncusu olduğunu gösterdi. Ian Anderson’un yorulduğu yerlerde vokallere de destek olmasını bildi. Biraz geride dursa da bence sahnede parladı adam. Ben izlerken bayıldım.

Ancak aynı şeyleri davulcu Scott Hammond için söyleyemeyeceğim maalesef. İyi davulcu olduğu her halinden belli oluyor ama Jethro Tull’un davul setinin arkasında Barriemore Barlow, Doanne Perry gibi insanlar oldu daha önce. Ian Anderson Clive Bunker gibi caz kökenli bir davulcu bulmuş ama bazı yerlerde ne Barlow ne Parry’nin yaptıklarını yapamadı sahnede. Perry ve Barlow farklı iki tarzdı davulda ama Perry Barlow’un gücünde vuruşlar yapabiliyordu. Scott Hammond’u izlerken o güçlü vuruşları aradım. Dharma for One, Black Sunday ve Songs from the Wood’da o güçlü vuruşlar olmayınca şarkıların içindeki zaman ve ritm oyunları kayboldu gitti ve davul klavye ve bas gitar altında yer yer ezildi. Bu yüzden konserin zayıf halkası olarak kazındı aklıma.

Ian Anderson’un enerjisi her zamanki gibiydi ama sesindeki kayıp sahnede çok zorladı kendisini. Yine de elinden gelenin en iyisini sunmaya çalıştı sahnede. Kulağım o eski vokal gücünü aradığı için bu durumu yabancıladım biraz. Yine de sahnede ne verebiliyorsa hepsini verdi. Klavyelerdeki John O’Hara ise bence çok sağlam bir müzisyen olduğunu gösterdi. Grubun daha önceki konserlerinde izlediğim Andrew Giddings’de çok iyi klavyeciydi ve konserin şov kısmında (ki her Jethro Tull konseri aynı zamanda iyi bir parodi ve şov içerir) Ian Anderson’a iyi bir destek veriyordu. O’Hara ise iyi bir takım oyuncusu olarak çok iyi ve doğru çaldı ama o şovun içinde olmadı. Hoş, eski Jethro Tull konserlerinde olan tekerlekli sandalye ile sahneye çıkma, tek ayak üzerinde zıpalay zıplaya çalınan flütler, Fat Man çalarken sahnedeki satirik oyunlar filan yoktu zaten konserde. Grup, çıktı ve sadece müziği ve Ian Anderson’un minik şovları ile işin şov tarafını kapattı. Bu yüzden, eklemlenecek bir şov da pek yoktu sahnede. Yine de özellikle Bourre’ye eklediği yoruma bayıldım. Bu kadar bilinen, grubun 50 yıldır bayrak şarkılarından biri olmuş bir şarkıya bu kadar güzel bir dokunuş eklemek ve onu bu kadar farklılaştırmak herkesin harcı bir iş değil. Kesinlikle özel bir takdiri hak ediyor.

Jehtro Tull ve Ian Anderson 54 yıldır müzik yapıyor ve her ne olursa olsun keskin zekası ve müzik içinde her daim farklı bir bakış üretebilmesi bile yeterli aslında. Karşımızda yer yer imitasyon bir Jethro Tull var gibi görünse de aslında 54 yılın yorgunluğuna rağmen hala söyleyecek sözü, anlatacak bir hikayesi olan bir grup vardı. 21.yüzyılda unuttuğumuz bir şey hikaye anlatanlar. O yüzden, onlar hikaye anlatmak istedikçe bizlerin de onları dinleme heyecanımızı yaşatmamız gerekli. Progresif bir 50 yılın hikayesini dinledik o gece ve bu hikayenin içinde bildiğimiz sandığımız ama aslında kaybettiğimiz ya da hiç bilmediğimiz bir çok şey olduğunu öğrendik. O yüzden iyi ki Jethro Tull ve Ian Anderson var.

Ancak, Zorlu Performans Merkezi’ne iki çift lafım var. Konserin iki bölümlü olduğunu ve bu arada insanların sizin o meşhur merdivenlere gidip arpa suyu peşinde koşacağını biliyorsunuz. Peki o zaman içeride konser varken (hele ki bu konser Jethro Tull gibi bir isimken) siz o merdivenlerde ne demeye DJ performansı organizasyonu yapıyorsunuz allahasen? Hadi izleyenleri adam yerine koymuyorsunuz da gruba da mı saygınız yok yahu? Bunu hangi akıllı düşünmüşse iyi halt etmiş, kusura bakmayın. Ben niye sevdiğim bir grubu dinlemeye gidip DJ’in açtığı baslara maruz kalıp konserin havasından uzaklaşayım? Böyle saçmalık olur mu?

Neyse. Biz bu konserde güzel bir progresif hikaye dinledik. Umarım tekrarı olur ve daha iyi bir ortamda bir daha dinleriz zira hikaye dinlemeyi unutmuşuz. İyi geldi.