Çok Şükür, Bizim de Bir ‘Pitchipoi’miz Var Artık!

0
373

Fransa Alman işgaline uğramış ve Alman yanlısı Vichy hükümeti iktidarda. Düzen tam da Almanların istediği gibi, her şey kontrol altına alınmış. Sokaklarda Alman askerlerinin yönetiminde çalışan Fransız askerleri ve polisleri asayişi sağlıyor. İnsanlar büyük bir tedirginlik içinde.

Ve bir gün Paris sokaklarında çoğu Fransızca konuşan Yahudiler toplatılmaya başlıyor. Çoluk çocuk kim varsa Velodrome d’Hiver denilen bir yere götürülüyor. Burası üstü kapalı bir bisiklet yarış pisti. Takvimler o sırada 1942 yılının 16-17 Temmuz’unu göstermekte… 

Büyük bir hız ve maharetle Fransız polisi 13 bine yakın Yahudi’yi bu alana topluyor. Beş gün boyunca bu alanda kalacaklar. Berbat yaşam koşulları altında sonlarının ne olacağını bilmeksizin beklemeye koyuluyorlar. Olan biten hakkında haber almaya, başlarına bu olayların neden geldiğini öğrenmeye çalışıyorlar.

O anı gerçekten yaşamış olanları düşünmek çok üzücü… Çoğu durumu kavrayamıyor. Fransa vatandaşlığı almamış olanlar yaşadıkları her şeyin bundan kaynaklı olduğunu düşünüyor. Kurtulmak için sahte pasaport yolları arayanlar mı dersin, oradan kaçmak için bir devlet yetkilisine ulaşmaya çalışanlar mı? Kulaktan kulağa dedikodular dolaşıyor. Almanların o dönemde Yahudilere karşı bir soykırım uyguladığına ilişkin duyumlar var ancak kimse bu konuda tam olarak fikir sahibi değil. Büyük bir kısmı Fransa Hükümeti tarafından sınır dışı edileceğine inanıyor. 

O yılları bir hayal edin. Bugünkü gibi neyin ne olduğuna ilişkin hemen haber alınabilecek iletişim araçları yok…

Filmde geçen konuşmalar içinde bir kelime dikkatimi çekiyor. 

Pitchipoi…

Burası bir yer. Kendi aralarında sık sık telaffuz ettikleri bir yer ismi. Ancak nasıl bir yer olabilir?

Sınır dışı edilmek için toplatıldıklarını, Pitchipoi adlı bir yere gönderileceklerini, öyle sanıldığı gibi Almanlara teslim edilmeyeceklerini anlatıyorlar birbirlerine. Ama kimse Pitchipoi nerededir bilmiyor, nasıl bir yerdir bilmiyor, haritada ismi dahi yok!

Sonra yine aralarında burayla ilgili dedikodular dolaşıyor. Kimisi bu yerin çok güzel, kendileri gibi yaşanabilecek tek yer olduğunu söylüyor. Kimisi çocuklara moral olsun diye buranın tam bir çocuk cenneti olduğundan bahsediyor. Kimisi de artık kendilerini gizlemeye ihtiyaç duymayacakları, Yahudiler için hayal edilebilecek en güzel yer olduğunu hikaye ediyor.

Ancak anlıyoruz ki öyle bir yer yok. Tamamen hayali bir yer. Herkes böyle bir yer olduğuna inanıyor, inanmak istiyor.

Ve beş günün sonunda on üç bine yakın Yahudi işte buradan son yolculuklarına çıkıyor, Auschwitz Nazi kampına gönderiliyor.

Roselyne Bosch’un yönettiği İşgal (La Rafle) filmi, işte bu gerçekleri işleyen bir filmdi. Faşizmin boyutlarını sadece görünen yönüyle, etnik nedenlerle yaşanan bir soykırım olarak değil, görünmeyen boyutuyla da ele almış, insanın toplumsal, psikolojik bir varlık olarak nasıl yok edildiğini de göstermişti.

Herkes evet herkes faşizmi Hitler Almanya’sının etnik kimlik üzerinden yürüttüğü soykırım faaliyetleriyle öğrendi. Herkes faşizmi etnik nedenlerle insanların toplatılması, planlı ve organize bir şekilde yok edilmesi, öldürülmesi olarak gördü. Bunun dışında bir faşizmin var olabileceği düşüncesi geri plana düştü.

Oysa bugün çok daha ustaca, çok daha maharetli bir şekilde faşizmin uygulandığına, yaşandığına tanık olabiliyoruz. Üstelik “istenmeyen”leri fiziksel olarak, bedenen ve kitlesel bir şekilde imha etmenize de gerek yok, öldürmeden, yaşayan ölüler haline getirerek yapabiliyorsunuz tüm bunları.

İnsan yalnızca beden varlığı ile var olan bir yaşayan değil ki! Beden varlığı dışında, ruhu var insanın, kendi zenginliği olarak yaşayıp büyüttüğü düşünsel varlıkları, duygusal varlıkları var. Toplumsal alanda kendini ifade ettiği, bir toplumsal zenginlik göstergesi olarak varlığı var. Bunların hepsi insanın kendini var etme, kendini yaşama ve kendi olabilmesiyle ilgili önemli varlıklar. Her biri paha biçilemez insanlık varlığı… Ve biz faşizmi yalnızca bedensel varlıklar üzerindeki soykırım, baskı olarak algılıyoruz… Oysa öyle mi?

Bugünün dünyasında ulaşılan teknolojinin de etkisiyle kitle iletişim, eğitim ve din araçlarıyla zihinleri ve davranışları, yargıları ve eğilimleri dünden çok daha güçlü bir şekilde yönlendirebiliyorsunuz. Farklı olanı, “bizden, benden olmayanı” pek ustaca bir şekilde toplum içinde dışlayabiliyor, toplumsal varlığını silebiliyor, ekonomik, sosyal ve kültürel bir varlık olarak insan yaşamlarını yok edebiliyorsunuz. Misal, bir eğlence programı izlediğinizi düşünüyorsunuz ama içeriğinde düpedüz bir ötekileştirme dilini alıyorsunuz. Bir şarkı dinleyip duygularınızı beslediğinizi sanıyorsunuz ama sözleriyle içinizde ötekini büyütebiliyorsunuz.

Bugünün faşizmi sanıldığı gibi kamusal yapının, yani devletin nitelendirdiği biçimiyle kişinin bilinen, görünen etnik ve kimliksel alanına yönelik gerçekleşen şiddete ve fiziksel yok etmeye dayalı bir faşizm değildir. Bugünün faşizmi doğrudan insanın iç dünyasına, benliğine, “varoluşuna” yönelik gerçekleşen yok edici bir faşizmdir.

Hiç unutmuyorum, üniversitede asistanlık yıllarımdı. Askeri darbenin yarattığı baskı ortamının dumanı henüz tütmeye devam ediyordu. Devlet üniversitesi işte, yalnızca olanakların değil düşüncelerin de kıt ve kısıtlı olduğu yıllardı.

O yıllarda baş örtüsünden hareketle ayrımcı bir tavır ya da ayrımcı bir dil henüz çok büyümemişti. Öyle hatırlıyorum ama bence bunu söylemek bana düşmez. Bir de yaşayanlara sormak lazım. 

Kapıda baş örtülü genç bir öğrenci belirdi. Benimle konuşmak istediğini söyleyerek içeri girmek için izin istedi. Tanıyordum kendisini, ikinci sınıftaydı. Buyur ettim. Biraz çekingen bir şekilde özel bir konuda konuşmak istediğini söyleyince kendisine bir çay söyledim ve “rahat olabileceğini, her konuda konuşabileceğini” hatırlattım. Ne yalan söyleyeyim, çekinmedim de değil… İlk başlarda inancından dolayı giyimiyle ilgili sorunlar yaşadığını düşünmüştüm. Belki de bu konularda çok dışlanmış, yardıma ihtiyacı vardı. Sonra söze girdi:

“Hocam, ben kimseyle bu konuyu konuşamıyorum. Ancak sizin anlayışlı biri olduğunuzu biliyorum. Fikrinize ihtiyacım var.”

Çayından bir yudum aldı, sonra söze devam etti: “Benim bir erkek arkadaşım var.”

“E ne güzel. Ne var ki bunda, neden olmasın?”

“Hayır hocam. Sorun bu değil. Sorun ailem. Bunu kabul edemiyor.”

“Neyi kabul edemiyor. Tanıştır o zaman ailenle.”

“Hayır hocam, ailem de biliyor.”

“Sorun nerede peki? Çocuk çok mu fakir?”

Gülümsüyor. Öyle ya, genel olarak sorunlar bu gibi konulardan kaynaklanır.

“Yok hocam, çok şükür bu benim için sorun değil. Erkek arkadaşım bir Deist.”

“Ne?”

“Deist hocam, Deist. Yani inanç sorunumuz var. Ve bu durumu ailem de biliyor. Ben açıklıkla söyledim her şeyi. Ancak ailem kabul etmiyor.”

“Neden kabul edemiyorlar ki? Sonuçta kimsenin iç dünyasını bilemeyiz. Allah’ın hüküm verebileceği bir konuda biz kim olabiliyoruz anlamadım.”

“Evet hocam, aynı fikirdeyim. Ancak ailem bunu kabul edemiyor.”

Uzun uzun konuşmuştuk. İçini dökmüş, çözüm yolu bulamadığını, ne yapabileceğine ilişkin arayışta olduğunu anlatmıştı. Tıkanmışlardı, hayatlarıyla ilgili bir türlü çözüm bulamıyorlardı. Çok katkım olamamıştı açıkçası. 

Devam eden yıllarda farklı farklı deneyimler de yaşamıştım. 

Terhis olmuş, askerden yeni dönmüştüm. Üniversitede mesaiye yeniden başlamış, uzun yıllar boyu yaşadığım gibi yine odamda tecrit edilmiş bir akademisyen edasıyla hayatımı sürdürmekteydim. Ah şu üniversiteler! Farklı bakış açılarını, düşünceleri bir türlü içine sindirememiş sözüm ona entelektüel kurumlar.

Kapıdan birkaç genç belirmişti. Benimle konuşmak istiyorlardı. Farklı bölümlerde öğrenim gören gençlerdi sanırım, içlerinden yalnızca birini tanıyordum.

“Akşama kadar orada beklemeyeceksiniz değil mi? İçeri girsenize yahu!”

Zamane öğrencileri de bir değişik. Nezaket desem nezaket değil, düpedüz korku benliklerini sarmış.

“Hocam müsaitseniz bir şey konuşmak istiyoruz?”

“Evet neden olmasın, sizi dinliyorum.”

“Hocam bizim bir kulübümüz var. Bir etkinlik için çalışıyoruz. Daha doğrusu bir sosyal kampanya yapmak istiyoruz.”

“Ne güzel. Öğrenci dediğin sosyal olur, etkinlik yapar, konuşur, yeri gelir hakkını arar, sesini yükseltir.”

“Ama sorunumuz var hocam. Rektörlük izin vermiyor.”

“Neden ki? Ne için izin istediniz?”

Hazırladıkları afişi ve el broşürlerini uzatıyorlar. Şimdi anlıyorum. Bu bir LGBT kampanyası.

“Hocam, dekan, rektör kim varsa konuştuk. Bu afişlerin asılmasına izin veremeyeceklerini, asarsak sorun olacağını söylediler. Çare, yol bulamıyoruz.”

“Ne diyeyim arkadaşlar? Çok haklısınız. Ama nasıl bir yol bulabiliriz ben de bilemiyorum?”

Öylece kalakalmıştım. Çözüm bulamamış, belki üniversite etrafındaki yol üstü duvarlara asabileceklerini, bunu da gizlice yapmalarını önermiştim. 

Ne günlere kalmıştık işte, kimse kendini varlığıyla ortaya koyamıyor, kendi varlığıyla toplum içinde özgürce yaşayamıyordu.

Daha neler neler var anlatırım da burası yetmez. 

“Canım ne var bunlarda, zamanla çözülüyor her şey. Hem bugünün koşulları o günler gibi değil” diyenlerinizi buradan görür gibiyim. Hiç de öyle değil! Bugünün ortamı dünden farklı değil. Dilerseniz biraz ileri gideyim, bakalım ne diyeceksiniz?

Misal şunları düşünebilir misiniz?

Ülkenin başındaki kişi ya da bakanlardan herhangi biri eşcinsel.

Ülkenin başındaki kişi ya da bakanlardan herhangi biri dindar değil ya da Hindu inancına sahip (diğer yerel inançları saymıyorum bile).

Ülkenin başındaki kişi ya da bakanlardan herhangi biri kendi etnik kimliğinin gerektirdiği bir ad ve soyada sahip. Mesela Kürtçe, Ermenice ya da İbranice bir ad ya da soyad ile kendini ortaya koymuş. 

Tebessümünüz durumu kurtarmıyor bilin isterim.

“Hiç mi değişmedik, düne göre hiç mi iyi olmadı bazı şeyler” diyorsanız eğer bu satırları hatırlayın.

Buralarda yaşananlar toplumsal sorun olmaktan çok bir devlet sorunu haline gelmiş. Devletin yapısı, yasaları, düzenlemeleri bakımından sorun yokmuş gibi görülebilir ya da bir dolu açıklama getirilebilir. Ama kazın ayağı öyle değil!

Ülkenin politik görünümü, politik iktidarların uygulamaları hep aynı. Gelişmiş dünyanın kabul edebileceği ölçülerde bir devlet görünümü vermeye çalışmakla, Batı ile olan ilişkiler çerçevesinde üç beş göstermelik düzenleme yapmakla bu işler düzelmiyor. Uluslararası kabul edilen bir siyasal, toplumsal temsil görünümü vermek için yıllar boyu olduğu gibi şimdi de “demokratik, eşitlikçi, özgürlükçü bir devletiz” sözleri sarf ederek dışarıyı kandırmak, içeride bildiğini okumakla kendinizden başka kimseyi kandıramadığınızı anlamanız gerekiyor. Kamusal alanda yaşanan uygulamalar gerçekliği açık açık gösteriyor. Gelinen noktada toplumsal alan neredeyse “benden olmayanlar” için büyük bir dışlanma ve toplama kampına dönmüş gibi.

Kendinize ait olduğunu bildiğiniz “varlık” ile var olamadığınız bir dünyada yaşamak zorunda kalmak bugünün dünyasında en önemli faşizm sorunudur.

Toplumsal alanda temsil edilemeyeceğinizi bilmek, devamlı kendinizi saklamak zorunda kalmak, kendinizi kendiniz gibi yaşayamamak… Tüm kamusal kurumların, toplumsal araçların sizin üzerinizde bir kontrol aracı gibi çalıştığı düşüncesiyle yaşamak. Bir hayal edin bakalım.

Ve sonra öyle bir vakit gelir, kendinizle ilgili konuşamaz, kendinizi ortalıkta ifade edemez hale gelir, en yakınınızla bile kendinize ilişkin sorunlarınızı paylaşamayacak duruma düşersiniz. Olduğunuz gibi kabul görmeyeceğiniz düşüncesiyle kendi ellerinizle kendi dünyanızı yok edersiniz.

Şimdilerde olan bitenin farkında olan, yaşanılanların bir faşizm olduğunu anlayabilen tüm insanların aklında yeniden bir Pitchipoi’ye gitmek isteği var. İçinde yaşadığı bu durumdan çıkmak, özgürce kendini yaşamak, kendi gibi olabileceği bir hayata sahip olmak isteyen herkesin…

Fotoğraf: Yasin Yusuf/ unsplash.com