Deep Purple İstanbul’da…. Hiç Bitmeyen Veda’nın Gecikmiş Buluşması…

0
440

Her şey Deep Purple’ın yeni bir albüm çıkartıp bu albümle birlikte hiç bitmeyeceğini iddia ettikleri bir veda turnesine çıkacaklarını öğrenmemle başladı aslında. Antalya konserlerini kaçırmış, Kıbrıs’takine de niyetlenmeme rağmen gidememiştim. Tam da o zamanlardan beri kızımla bir Deep Purple konserine gitme hayali kuruyordum ki bu bitmeyecek turnede İstanbul’un da duraklar arasında olduğunu öğrenmem ve biletleri almam arasındaki süre sanırım güneşten çıkan ışığın dünyamıza ulaşmasından çok daha hızlı olmuştur. Hem meftunu olduğum grubu bir kez daha dinleme şansım olacak hem de kızıma gerçekten az rastlanan bir sahne performansını izletme imkanı bulacaktım. Tarih de mis gibiydi. Tam Haziran başı. Büyük ihtimalle yeni albümden de yeni yeni canlı şarkılar seslendireceklerdi. Ancak, COVID-19 pandemisi öyle bir bastırdı ki bırakın konseri, evden ekmek almaya gidemez hale geldi insanoğlu tüm dünyada. Her şey belirsiz bir zamana ertelendi ve biz maske tipleri hakkında uzmanlıklar edinip hangi ilacın, desteğin filan bizi hasta olmaktan koruyacağını, cartayı çekmemizi engelleyeceğini öğrenmeye başladık. Aşı olanlar, olmayanlar, aşıda çip arayanlar oldu. Virüsün yarı canlı bedeninde büyük oyunlar aradık. Kimimiz buldu, kimimiz bulmadı. Kimimiz ağır geçirdi, kimimiz hiç olmadan atlattı ama sonunda COVID-19’un artık bir tehdit olmadığına karar verildi ve kimimiz gelecek o mutlu günlere sağ olarak çıkmayı başardık. 

Tam 2 yıl bu curcuna içinde yaşayıp hayatta kalmanın bir ödülüydü benim için Deep Purple konseri. Sonunda beklenen bilgi geldi. 25 Mayıs 2022’de babaları sonunda seyredebilecektik. 2 yıl önceki mailler tarandı, biletler bulundu ve pek umudumun kalmadığı bir hayalimi de gerçekleştirme şansı bulacağım o gün geldi. Ha, tabii ki Steve Morse’un konserde olamayacak olması beni üzmedi değil. Zira adam büyük gitarist. Gerçekten sahnede izlemenin keyfi bambaşka. Ancak, sonuçta ortada bir ölüm kalım durumu var ve zaten son iki yıl içinde yaşadığımız ölüm ve sıtma tercihleri yanında bu kabul edilebilir ve edilmesi gereken bir durum. 

İnceden bir heyecanla işten çıkıldı, hanım ve kız bulundukları yerlerden toplanıldı ve konserin yapılacağı LifePark’a İstanbul trafiğinde yola çıkıldı. Ancak, LifePark’da öyle bir yer ki kardeşim. Yürüyerek gelsen bir dert, arabayla gelsen bir dert. Park yeri yok. Yani olanın yaraya merhem olma şansı bile yok. Nereden yürürsen yürü en az 1,5 km yol yürümen gerekiyor hem gelirken hem de giderken. Hele konsere az vakit kalmışken oralardaysanız benim yaşadığım park yeri bulma stresi ile birisine dalaşmamanız çok zor. Ormanın ortasında, mis gibi hava, yeşillik filan ile biraz kafayı rahatlatmak varken yok park yeriydi, yok girişti, yok oydu, yok buydu diye sinir stres sahibi olmak da bizim ülkeye mahsus olmalı. Yahu, gelen grup Deep Purple. Ölüsü her mekanı doldurur. Az daha ulaşımı kolay bir yer bulunamaz mıydı yani?

Neyse ki yol kenarında vakitlice park edebilecek uygunlukta bir yer bulup mekanın kapısından zamanında girebildik. Artık izleme alanına girince de aşağıdaki görüntü bizi karşıladı.

Rushmore Dağı’ndaki yüzler değil bu aslında. inFinite albümü çıktığında The Suprising için çekilen klipteki sahneydi bizi karşılayan. Klipte o güne kadar çıkan tüm Purple albümlerinin kapaklarına birer gönderme vardır. Bu da aslında Deep Purple Mark II kadrosunun doğduğu albüm Deep Purple In Rock albümünün kapağına yeni bir kadroyla göndermedir. O yüzler de Rushmore Dağı’nda değil Antartika’nın buzullarına kazılıdır. Neyse, asıl meramım konseri anlatmak. Şimdi laf karıştırıp işi sulandırmayalım.Yukarıdaki görüntü ile bizi karşılayan sahne çok kısa sürede beklenen hareketliliğini yakaladı zaten. Işıklar karardı ve Deep Purple arz-ı endam etti. Hem de ne arz-ı endam etmek. Soluksuz olarak önce Highway Star ardından Picture of Home ve sonrasında da Strange Kind of Woman ile alana bombayı bıraktılar. Hiç ara vermeden şarkıdan şarkıya geçerek öyle bir enerjiyle çaldılar ki sahnedeki Don Airley ve Paice’nin 73, Gillan ve Glover’ın ise 77 yaşında olduğunu anlamak mümkün değildi. Açıkçası Picture of Home zaten çalınması zor şarkıdır ama öyle bir çaldılar ki neden bu kadar büyük bir grup olduklarını, neden rock tarihine adlarının kazındığını canlı canlı gösterdiler orada olan herkese. Simon McBride kısmını yazının sonunda geleceğim. Zira adam gerçekten iyi gitarist, büyük yetenek. Çok acayip insanlarla beraber çalmış ya da onların yerini doldurmuş biri. Yine de insan alışık olduğu gitaristi sahnede arıyor. Zira, Highway Star’ın solosunu (ki hard rock tarihinin en zor sololarından biridir) hakkıyla attı ama soloyu atarken kendine göre bir yorumla, tonla ve tarzla atınca insanın aklı ister istemez öncekileri bir arıyor. Kötü müydü soloları, kesinlikle hayır. Ancak, alışık olduğumuzdan biraz farklıydı o kadar. Picture of Home’daki bas gitar solosunu da Allah’ı var orijinal albümdeki kayıttakinden daha güzel attı Glover.

Grup, Highway Star ile başlayan bu maraton sonrasında ilk kez muhabbete başladı seyirciyle. Merhabalar, nasılsınızlar sonrasında çok da oyalanmadan son dönem albümlerine bir dönüş yapıp ortalığı sakinleştirmeyi ihmal etmediler. Muhabbet sonunda “Yok etmekte olduğumuz doğa anamız için” diyerek Whooosh!’un belki de en keyifli, bu albümden dinledikçe en çok sevdiğim şarkısı olan Nothing at All ile tansiyonu normale çektiler. Açık söylemek gerekiyorsa bence konserde Gillan’ın en iyi vokal performansı da bu şarkıdaydı. Zira, eski dönem şarkılarının aksine Gillan’ın bu yaşlarındaki ses aralığı ve ses tonuna çok daha uygun olduğu için çok daha keyifli ve zorlanmadan söyledi şarkıyı. Ardından Jon Lord’un anısına Uncommon Man’e başladılar. Şarkının girişinde Simon McBride nasıl bir gitarist olduğunu konusunda oldukça net fikirler verdi. Şarkının girişindeki soloyu oldukça başarılı çaldı, ki bu solo aslında Steve Morse’un imzası haline gelmiş o tremololu sağ el, wah wah pedal ile öyle ha deyince çalınacak bir partisyon değil. Ah, bir de gitarın tonu az daha benzer olaydı, ama neyse.

Ardından yine 70’lerin başına Machine Head zamanlarına döndük hep beraber. Hem de bence Deep Purple’ın çalınması en zor şarkılarından biriyle; Lazy. Yeni dönem şarkılarıyla değişen havayı yeniden yükseltmeye başladı Lazy. Don Airley’in inceden girişi, Paice’ın yavaş yavaş yükselen temposu ve McBride’ın dozunda atışması ile ortalm yeniden yükselmeye başladı. McBride’ın Lazy’nin başındaki soloyu bluesdan çok bir rock gitaristi tonunda ve havasında çalması ve yorumlaması gerçekten enteresandı. Bayıldığımı söyleyemeyeceğim zira Lazy o blues tınısı ile güzel bence. Yine de bu da bir yorum ve yerine oturduğu ve sırıtmadığı için bence sorun yok. Lazy’den sonra ise When a Blind Man Cries’a başladı grup. Açıkçası, şarkıyı sevsem de her konserlerinde keşke bir Wasted Sunset çalsalar keşke diyorum. Zira benim için en mükemmel balladlarıdır Wasted Sunset ama When a Blind Man Cries’de olur tabii ki…

When a Blind Man Cries ile düşen tempoyu hemen yükseltmeyi bildiler tabii ki. Hemen 7 and 7 Is’e girdiler. Paice öyle bir çaldı ki, o kadar olur. 7 and 7 Is ile birlikte tekrar konserin başındaki enerjiye ulaştıktan sonra yine yeni döneme döndü grup. Önce Whooosh!’den Throw My Bones ardından da inFinite’den Time for Bedlam geldi. Açıkçası Time for Bedlam’ın temposu müthişti. Keşke bir de araya The Suprising katsalardı. Ancak onun yerine Don Airley abimizin bize hazırladığı sürprizler vardı

Time for Bedlam sonrasında ortalık karardı ve sahne Don Airley’e kaldı. Klaveysinin başında bize ilk sürprizini hediye etti; Ulvi Cemal Erkin’in Köçekçe’si. Baktı ki pek tepki yok hemen Bethoveen’e geçti. Hemen alkış kıyamet. Ardında da Üsküdar’a Giderken’i çalmaya başladı. Üsküdar’ Giderken’i ise Mozart’a bağladı, oradan modernlere geçip orada da duramadı swing, bues, boogie takıldı bir kaç dakika boyunca. Geçişler o kadar şahaneydi ki gerçekten bu adama neden o klavyelerin arkasında, neden Don Airley anlıyorsunuz. Müthiş bir şovdu yaptığı. Bence bize hazırladığı en güzel sürpriz de Üsküdar’a Giderken çalması değil en başta çaldığı Köçekçe’ydi ama bizim seyirci pek olaya uyanamadığından o bölüm bir kaç nota ile geçti maalesef. 

Tabii bir Deep Purple klasiği olarak Airley’in bu şovu her zamanki gibi gelmiş geçmiş en mükemmel geri dönüş şarkısı olduğunu düşündüğüm Perfect Strangers’a bağlandı. Temposu, tonları ve enerjisi ile bence şahaneydi. Perfect Strangers’dan sonra soluksuz bir şekilde Don Airley devam etti ve bir anda bizi uzaya götüren bir roketle 1972’ye dönüp bence sahnede çalınması en zor şarkılardan biri Space Truckin’ e başladılar, ki ortalık o andan itibaren tamamen koptu diyebilirim. Şarkının zaten yüksek olan enerjisini öyle bir seviyeye taşıdılar ki üzerinden 50 yıldan fazla geçmiş olmasına rağmen neden hala Deep Purple’ın temelde çok iyi bir konser grubu olduğunu herkese gösterdiler. Öyle büyük bir enerjiyle çaldılar ki biz izleyenler bile yorulduk o enerjiden. Space Truckin’ ise yine soluksuz bir şekilde beklenen şarkıya bağladı tabii ki; Smoke on the Water. 

Space Trunckin’ ve Smoke on the Water ile seyirci de artık tamamen konsere dahil olmuş oldu. Smoke on the Water seyirciyle beraber söyledi, Gillan yine “Sizi duyamıyorum daha yüksek” diye seslendi, biz daha fazla bağırarak “Smoke on the Water, Fire in the Sky” diye öyledik. Bu sırada arkadaki multimedya ekranında yangının fotoğrafları ve Smoke on the Water’ın yangının ertesi günü yazıldığı kağıtların fotoğrafları geçiyordu. Beraber söyledik ve perde indi. Grup “Biz gidiyoruz.” deyip enerjinin en yükseldiği anda bizi öyle mal gibi ortada bıraktı.

Tabii ki, her konserde olduğu gibi giden grubu çağırmalar, Deep Purple diye bağırmalar filan derken grup çok da nazlanmadan sahneye geri döndü ve enerjiyi bıraktıkları yerden bir adım daha öteye götürmek için Turning to Crime’ın bence en orijinal ve en egodan arınmış kolajını sahneye taşıdılar; Caught in the Act. Tıpkı albümdeki gibi önce Freddie King’den Going Down, ardından Booker T & the M.G.s’den Green Onions, takiben The Allman Brothers Band’ın büyük sahne şovu Hot’lanta, Led Zeppelin’den Dazed and Confues ve en sonunda Gimme Some Lovin’. Şu kadarını söyleyeyim, bir Hot’lanta çaldılar ki akıllara zarar. Airley, Paice, Glover ve McBride 10 kaplan gücünde çaldı resmen. Öyle böyle bir performans değildi açıkçası. Ölmeden ahir ömrümde Deep Purple’ın sahnede Led Zeppelin çaldığını da gördük. Valla, 10 numara çaldılar. Turning to Crime’ı dinlerken Caught in the Act’i duyduktan sonra söylediğimi buraya da yazayım: “Bu nasıl bir ego temizlenmesidir arkadaş. Bu nasıl bir arınmadır.” 

Caught in the Act’dan sonra grup Hush’a başladı ki Deep Purple’ın çok uzun zamandır Mark I döneminden çaldığı tek şarkıdır zaten. Gillan ile de daha sonra kaydettikleri için çalarlar Hush’ı. Hem o dönemlerine selam durmuş olurlar, hem de telif melif mevzularından uzak dururlar. Gillan’ın performansı bu şarkıda da bence gayet iyiydi. Konseri de Black Night ile hem enerjik hem eğelenerek kapattık. Black Night çalınırken de Simon McBride’ın belki de benim en keyif aldığım solosunu da izlemiş olduk. 

Her şeyden önce konserin matematiği çok iyi ayarlanmıştı. Önce, Mark II kadrosunun en parlak zamanları ile enerjiyi patlatıp bu enerjiyi neredeyse hiç düşürmeden 2020’lere geri döndüler. Arada tekrar 70’lerin başına dolanıp konserin sonlarında tekrar en tepede oldukları zamanlara dönüp büyük bir enerjiyle konseri tamamladılar. Açıkçası ben Speed Kind, Fireball, The Suprising, All the Time in the World ve Oh Well’de dinlemek isterdim. Ha tabii bir de Hungry Daze dinlemek nasıl güzel olurdu ama yüzyıllardır çalmadıkları için hadi onu bağrıma gömdüm. 

Konserin yıldızları ise kesinlikle Ian Paice ve Don Airley’di. Her ikisi de mükemmel çaldılar ve enerjinin bir an bile düşmesine izin vermediler. Paice öyle bir çaldı ki neden benim için gelmiş geçmiş en büyük Rock davulcusu olduğunu gösterdi. Konser sonrası bir çok insan uzun süredir sahnede izlediği bir davulcudan bu kadar etkilenmediğini itiraf etmek zorunda kaldı. Don Airley için ise söylenebilecek pek bir şey yok zaten. Jon Lord’u yerini doldurabilecek insan sayısı zaten ya bir ya ikiyken Airley bu yeri gerçekten hak eden tek kişi olduğunu gösterdi. Roger Glover ise 1970’den beri yaptığı grubun ayaklarının yere basmasını sağlayan ve tam zamanında tam olması gereken yerde olmayı bilen halindeydi. Bunu bence muhteşem yaptı yine. Bu arada kullandığı turuncu Vigier bas gitarın tonuna da bayıldım. Hiç kendini göstermese de grubun müziğini yine bir arada tutmayı bildi. Gillan ise bildiğimiz Gillan’dı. Şarkısını söyledi ve sahnenin arkasında dinlendi. 77 yaşındaki bir insana göre performansı çok acayipti kabul etmek gerek. Ancak, asıl şarkı söylemezken sahnedeki duruşuyla nasıl bu grubun lideri olduğunu gösterdi. Sahnedeki asıl görevi şarkı söylemekten çok bu grubu, bu kumpanyayı yönetmekti ve bunu bence gayet güzel yaptı.

Asıl yeni eleman Simon McBride için bir kaç şey söylemek isterim. Adam daha 15 yaşında gitar kahramanı olarak ödül almış, Vivian Chambell’in yerine onun kurduğu gruba girmiş, Jeff Beck, Joe Bonamassa, Derek Trucks gibi adamların ön grubu olarak çıkmış, Satriani ile aynı sahneyi paylaşmış bir gitarist. Ne yaptığını ve nasıl yapması gerektiğini çok iyi biliyor ve parmakları zehir gibi. Yani biz adamı bilmiyoruz diye öyle haybeye yer doldurmak için gruba dahil olmuş birisi değil. Yeteneği belli ve sahnede de bu yeteneği çok bariz belli oluyor. Sahnede beni Steve Morse aramaya iten tek şey gitar tonu ve şarkılarda attığı soloları kendine göre yorumlayışı. Yorumlamasında bence bir sorun yok. Grubun ona soloları yorumlaması için bir alan bırakması da bence çok güzel bir hareket. Ancak ben biraz standart buldum bu yorumları. Steve Morse ilk kez Deep Purple’a dahil olduğunda biraz şaşırmış ve sahnede izleyinceye kadar da kafamda oturtamamıştım. Ancak, Morse’u sahnede izlediğimde adamın nasıl farklı bir gitarist olduğunu daha konserin başında görmüştüm. Burada ise bu hissi alamadım. Boşluğu bir çok gitaristten çok çok daha iyi doldurdu ama o klavye gitar atışmalarının eski keyfini alamadım. 

Peki konser kötü müydü? Kesinlikle hayır. Hatta bence çok iyi bir konserdi. 70+’lık adamlar üstümüzden silindir gibi geçti resmen. Neden bu kadar büyük bir grup olduklarını, Deep Purple isminin neden bu kadar önemli bir isimi olduğunu bize ispat ettiler. Konser her yanıyla tecrübe kokuyordu ama müthiş bir amatör enerjisi ile sahnede var oldular. Öyle bir enerjiydi ki bu, kızım konser sonrasında bugüne kadar seyrettiği hiç bir şey ile kıyas edemeyeceğini söyledi. Arabada şaşkınlık içine konuşuyordu konser hakkında. Sanırım onları Deep Purple yapan da tam olarak bu. Bir daha gelseler gider miyim? Yahu deli misiniz, tabii ki! Böyle bir şeyi izlemek bence hala büyük bir olay.

Bu arada, yeni albüm planlıyorlarmış. O yüzden, kim bilir belki yeniden izleriz. Fena mı olur?