Garou ve “Kahramansızlık” Üzerine Saçmalamalar

Bu kez karşınıza klasik sayılabilecek fantastik öğeler ve hikâyelerle değil, sevgili Sinan’ın biraz önce whatsapp’tan ( bence hayatımızdaki en fantastik ve kabul görmüş nesne akıllı cep telefonları; adam Kıbrıs’ta, internet gibi aslında elle tutulup çıplak gözle görülemeyen ikinci bir evrende var olan youtube’da gördüğü bir şeyi bana, yine aynı sistem üzerinde var olan eskinin postanesi, yeninin mesajlaşma aplikasyonları üzerinden dijital adres olarak atıyor, saniyesinde ben görüyorum, cevap yazarken dur arayayım diyor, karşımda Sinan! ) link paylaştı ve “bunun üzerine bir yazı istiyorum” dedi. Emir demiri keser dersem yanlış olmaz, telefonu kapatır kapatmaz oturdum makine başına önce videoyu izledim, sonra da daldım manga, anime evrenine.

Uçsuz bucaksız ve açıkçası hiç hâkim olmadığım bir diyara adım attığım anda yani 54 saniyelik videoyu bitirdiğimde küçük bir aydınlanma yaşadım dersem yalan olmaz. Kısacık videoda, Garou adındaki karakterin, kendi dünyasında canavarlara ve kahramanlara karşı verdiği savaşa neden giriştiği onun ağzından anlatılıyordu. Evet, yanlış yazmadım, “canavarlara ve kahramanlara” karşı…

İlginç olduğu kadar yeni jenerasyonun farklı duruşuna, tavır ve konuşmalarındaki o sert yaklaşma da ışık tuttu diyebilirim. Aslında var olanın farkında olsak da, uzağında durup, nedenini sorgulamayınca gölgeler kaplıyor etrafı ve biz gördüğümüzü de anlamıyoruz. Sadece 54 saniyelik bir videodan anladığım şuydu; bizler yani geçmiş jenerasyonlar, binlerce yıldır olduğu gibi canavarlar ve kahramanlarla dolu hayal dünyalarında oradan oraya koşup hep “kahraman” olmanın hayalini kurarken, minicik çocuklar bunları aşmış ve iyi ile kötünün aslında “aynı” olduğu çıkarımına ulaşmış. Bunun da çok basit ve aslında doğru bir matematiği var; canavarlar da öldürüyor, kahramanlar da, o zaman fark nedir?

Garou özelinde baktığımda, ilkokul döneminde arkadaşlarıyla “canavar – kahraman” çatışması üzerine kurgulanan, biraz da kaba güç sergilenen oyunlarda, arkadaşları tarafından hep “canavar” olarak seçilip “kahraman’ın” önüne atılan günah keçisi olmak çok yaralayıcı ve büyük bir kırılma noktası. Oyun gereği “kötüyü” yenen “iyi” dayak atıyor da bu çocuğa da yazık ama dedirttiği de ortada…

Her seferinde dayak yiyen kötü olup bir de üstüne sistem tarafından yanlış anlaşılarak azar işitmesi son damla olarak bardağın taşmasına sebep oluyor. Ve bizim minnak Garou anlıyor ki, masum çocuklar, hem canavarlardan, hem de kahramanlardan dayak yiyor her seferinde…

Sonra da bir “usta’ya” biat edip onun öğrencisi olarak savaş sanatlarını öğrenip vücudunu geliştiriyor. Burada biraz eski uzak doğu filmlerinin, karate kit’in klişesini görsek de, gerçekten böyle değil midir, dayak yiyen minnaklar bir anda içlerindeki o acıyla yastıkları yumruklayarak Muhammet Ali ya da yaşlılar hatırlar, Chuck Norris olmaz mı?

Garou ise dojoda geçirdiği zamanın sonunda ne yazık ki içindeki o egoyu bastıramayıp yılların acısını arkadaşlarından çıkartarak hepsini dövüşe davet edip hallaç pamuğu gibi atar. Yani eskinin mazlumu, bir anda palazlanmış ve artık gücünün de farkında olarak, kendisi gibi ezilen ve bu yüzden “ustadan” ders alan mazlumları paralamıştır (bu konuda çok başarılı ve aramızda yaşayan örnekleri sanırım gözünüzde canlandırabilmişsinizdir an itibariyle).

Sonra da “iyilerin” yanından uzaklaşır. Kahramandan dayak yedikten sonra bir de canavarlar tarafından kaçırılıp kendisi de canavar yapılmak istiyor ama algısı bir yerde gerçekleri görmeye başlayınca artık her iki tarafa da mesafeli durması gereken noktaya gelip buna karşı çıkıyor. Canavarlar tarafından hapse atıldığında ise artık umudunu yitiriyor, ta ki bir kahraman gelip kendisini kurtarana kadar. Ama işte Garou artık farklı bir perspektiften baktığı için canavar ya da kahraman onun için aynı DNA’yı paylaşan organizmalara dönmüş şekilde gözüküyor. Ve kendisini kurtarmaya gelen kahramanları da dövüyor, bu dövüş sırasında da gücünü kullanma konusunda sınırlarının kalktığını fark ediyor. Artık sınırsız gücüyle bir canavar ve kahraman avcısı olarak ortaya çıkıyor.

Buna benzer bir ters köşe senaryoyu daha önce size anlatmıştım. The Boys adlı dizide, süper kahraman imajının nasıl da yerle bir edildiğini, dizideki iyileri görünce aslında ortada dolaşan “iyi kılıklı kötülerin” ne kadar da güzel kamufle olduklarını hatırlayın.

Garou’nun hikâyesini okurken, o yalnızlığı, tek başınalığı, kimseye güvenmemeyi, çıkar çatışmalarını, bir tarafa dâhil/ait olmama isteğini, iyi ve kötü kavramlarının altında yatan sebepleri, egonun her iki taraf için ortak nokta olduğunu fark ettim.

Yeni nesiller bizlerden farklı bakış açılarına sahip. Biz, Süpermen’i ekranda görünce heyecanlanırdık, Batman , Örümcek Adam, Mr. No, Zagor, Kızılmaske muhteşem ikonlardı. “İyilik” kavramı onların suretine bürünmüştü gözümüzde. Oysa yaşadığımız dönem çok farklı, dünyanın gelmiş geçmiş en “kötü” karakterlerinden birisinin hikâyesini izlerken hüzünlendik, adam haklıymış moduna girdik cümleten. Oysa kötülüğün bahanesi olamazdı eskiden. Gençler kötünün de iyinin de gıpta edilecek karakterler olmadığı konusunda yavaş yavaş aynı düzleme gelirken, ezilmişliği, ezenin ille de “kötü” olmadığı, “iyinin” de bu savaş sırasında mazlumlara zarar verdiğini, yalnızlığı sadece bir romantik kavram olarak görmemekle birlikte, toplum tarafından anlaşılamadığı için yalnızlaşmayı önemli gördüklerini ve en önemlisi de bütün bunları aslında bizlerin gözü önünde yaşarken, bizler tarafından hiç fark edilmediklerini gördüm…

Garou sadece bir örnek. Oysa çevremizde kötülüğe karşı tepki vermediği gibi iyilik olarak yapılanları da önemsemeyen bir kitle var gibi geliyor artık. Kendilerine yapılan herhangi bir davranıştan yola çıkarak, kendi kavramlarını yaratan ve bunu yaparken de, onları umursamayan toplum gibi, toplumu ve çevrelerini umursamayan bir kitle. Yalnızlaşan, ellerindeki akıllı telefon ve evlerindeki ekranlardan ulaşabildikleri sanal dünyayı gerçek dünya ile kıyaslayarak, birilerinin yarattığı evrenleri benimseyip, orada yaşıyormuşçasına davranmayı ikinci bir kişilik üstüne giyen gençler…

Bu dünyada nefes alıp verirken, diğerinde istedikleri role bürünen ve ne yazık ki o dünyada yaşadıklarını zenneden kitlenin düşünce yapısını anlayabilmemiz için sanırım bizim de o dünyaya adım atıp en azından şöyle bir içeriye bakınmamız gerekiyor. Ben bugün kapıyı araladım, bundan sonra ara ara o tarafa geçip, gördüklerimiz sizlerle paylaşmak istiyorum ama korkutucu bir deneyim olacak benim açımdan çünkü bizim bildiğimiz tüm kurallar ve kavramlar orada farklılaşabiliyor. Bu farklılaşma hoşuma giderse de işte o “korkutucu” sıfatı önem kazanacak ve belki de ben de artık iyi ile kötünün savaşının ortasına atlayıp her ikisine de saldıracağım!

Hayallerimiz kadar var olduğumuz o fantezi dünyasında, hepinizin, kendisi için sınırsızca kurguladığı bir masalın kahramanı olmasını diliyorum…

Benzer İçerikler
Devamı

Nöro-Çeşitlilik…

Hayatım boyunca yüksek sesle müzik dinleyen insanlara imrendim. Nedense yüksek ses karşısında  aklı karışabilen, söyleyeceği şeyi unutan biriyim.…
Devamı

Korkuyorum! Korkuyor musun?

Korku, şiddet ve yetkeci kişilik özelliklerinin yayılımı bugünün dünyasında yalnızca televizyonla sınırlı değil. 1950’lerden çok farklı bir noktadayız.…
Devamı

Gülmek Devrimci Bir Eylemdir!

Tutuklu olduğum süreçte gazete abonelikleriyle birlikte Leman Dergisi aboneliği de talep ettim. Devrimci bir tavır olmasından öte öncelikle…
Devamı

Panik yok! Yaşamaya devam…

Dünya pandemi sonrasında “yeni anormal”in gelmesini beklerken, hiç görülmemiş bir iştahla “eski normal”e dönüşün panik ve şokunu yaşıyor.…

Reportare, dünyada ve Türkiye’de yaşanan sosyal, çevresel, ekonomik ve siyasal olayları analiz eden, bu alanlarda farklı görüşlere sahip programcı ve konukları ile yaşanan sorunlara yapıcı çözümler sunmayı amaçlayan tam bağımsız bir ortak yayın inisiyatifidir.

Yayınlarımızı sürdürebilmek ve daha kaliteli içerikler sunabilmek için desteğinize ihtiyacımız var. Youtube KATIL botunu üzerinden bize katkıda bulunabilirsiniz.

KATIL