İstasyon Ülke

0
191

Fransa günlerdir durulmuyor. Sokaklar ateşe döndü. Birkaç gündür daha bir yakından bakıyorum olan bitene… Hatırlanacağı üzere 27 Haziran tarihinde iki Fransız polisi söylenenlere göre içinde üç kişinin bulunduğu bir aracı durduruyor. Aracı kullanan ve 17 yaşında olduğu belirtilen Cezayir asıllı Nahel M.’ye önce şiddet uyguluyor. Araç içindeyken genci darp eden polislerden biri daha sonra ateş ederek Nahel M.’yi öldürüyor.

Ve sonra olayın yaşandığı Nanterre kentinde başlayan tepkiler, ülke genelinde ve Paris’te başka bir boyut alıyor, gösteriler giderek büyüyor ve sokaklar adeta yangın yerine dönüyor.

Ailesinin tek çocuğu olduğu belirtilen Nahel M. Fransa’da yaşayan ve Fransız olmayan nice göçmenden biri. Paket servis şoförü olarak çalıştığı biliniyor.

Fransa daha önce de Fransız asıllı olmayanlardan kaynaklanan ya da Fransız olmayanların başı çektiği başkaca olaylara da tanık olmuştu. Bu ilk değil. Ülkenin bazı bölgelerinin demografik yapısı özellikle Kuzey Afrika kökenlilerin yoğun göçleri nedeniyle değişmiş durumda.

Fransız yetkililer olayın bir ırk sorunu olmadığı, bir adalet sorunu olduğuna vurgu yapsalar da başta Nahel M.’nin annesi olmak üzere birçok Fransız ve özellikle göçmenler böyle düşünmüyor. Basına düşen haberlere göre annesi, polis memurunun “Arap’a benzeyen, küçük bir çocuk gördüğüne ve canına kıymak istediğine” inanıyor. Fransa’nın başka bir şehrinde Nahel için adalet çağrısı yapan bir genç, “Polis şiddeti her gün yaşanıyor, özellikle de Arap veya siyahsanız” diyor.

Eylemlere katılanların büyük bir çoğunluğunun 18 yaş altı oluşması ise dikkat çekici başka bir boyut. Fransız Le Figaro gazetesi 600’ün üzerindeki tutuklananların çoğunun yaşları 14 ile 18 arasında değişen gençler olduğunu yazdı. Üstelik Fransa Cumhurbaşkanı yaptığı açıklamalarla 18 yaş altındaki gençlerin eylemlerde yer almasından ebeveynleri sorumlu tutacaklarını söyledi.

Fransa’daki olayların bu denli önem kazanmasının insan hakları bağlamında büyük önemi var. Özellikle 1970’ler sonrası kapitalizmin merkezi olan her ülkede, her yerde, sanki bir merkezden eğitilmiş gibi aynı tür güvenlik önlemi, eylemlere müdahale ve şiddet uygulamaları yapan polislerin Fransa’da da orantısız şiddet uyguluyor olması oldukça düşündürücü. Dünya gitgide ekonomik ve sosyal uçurumların yarattığı yeni sorunlarla yüzleşiyor.

Düşündürücü olan bir konu daha var. Göçmenler, sığınmacılar konusunda kapitalizmin merkezi konumunda olan ülkelerin tutumları giderek sertleşiyor. Yani batı-doğu ya da kuzey-güney ikileminde baktığımızda; fakir doğu ya da güneyi sömürerek zenginleşmiş batı ya da kuzeyin, göç sorunlarının merkezi haline gelen ülkelere, etnik nüfusa karşı tutumu insan hakları bağlamında tartışma yaratacak boyutlara ulaşıyor.

GÖÇ HAREKETLERİ BÜYÜYOR

Evet dünyanın fakir ve demokrasisi gelişmemiş ülkelerinden büyük oranda göç var. Neresinden bakarsanız bakın istatistiklerde bunu görüyorsunuz. Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR) tarafından yayınlanan 2022 yılı “Zorla Yerinden Edilmeye İlişkin Küresel Eğilimler” adlı rapor bunu açık olarak söylüyor.

Rapora göre savaş, zulüm, şiddet ve insan hakları ihlalleri nedeniyle yerinden edilmiş kişilerin sayısı bir önceki yıla göre 19,1 milyon artışla 108,4 milyona ulaştı. 1970’li yıllardan bu yana en büyük artış olduğu konuşuluyor. 6,5 milyon Suriyeli mültecinin henüz gündemde olduğu dünyada, Şubat 2022’de başlayan Rus işgali ile bugün 5,7 milyon Ukraynalı yeni mülteci ortaya çıktı. Dünya genelindeki mültecilerin 35,3 milyonu güvenli bir yer bulmak için uluslararası bir sınırı geçenlerden oluşurken, yüzde 58 ile daha büyük bir orana sahip 62,5 milyon insan ise çatışma ve şiddet nedeniyle kendi ülkeleri içinde yer değiştirmek zorunda kalmış.

En çok mülteci barındıran ülkeler sıralamasında 3,6 milyon ile Türkiye öne çıkıyor. Onu 3,4 milyon ile İran, 2,5 milyon kişi ile Kolombiya ve 2,1 milyon kişi ile Almanya izliyor. Beşinci sırada da 1,7 milyon sığınmacı ile Pakistan yer alıyor.

Bunlar rapora girebilen sayılar. Ülkelerin anti demokratik niteliği nedeniyle rapora giremeyen sayıları varın siz düşünün…

Şimdi hem Fransa’daki gelişmeleri hem de mülteci sorunu konusunu neden açtım biraz onun üzerinde durayım.

Malum Avrupa Birliği’nin göç konusundaki tavrı, mülteci, sığınmacı konularındaki tutumu oldukça korumacı. Yani mülteci ve sığınmacıların coğrafyalarına uyum sağlayabilecek nitelikte olmasını aksi halde alınmamasını savunuyorlar. Zira onların gözünde “uyum” başlığıyla bakıldığında göç hem ekonomik hem de sosyal, kültürel ve psikolojik bağlamda önemli bir maliyet.

Bu yüzden de Suriye ya da geniş anlamda Ortadoğu veya Afganistan gibi sorunlu yerlerden olası göç hareketlerine karşı Türkiye ile özel anlaşmalar dahi yaptılar. Bilindiği üzere 29 Kasım 2015’te düzenlenen Türkiye-AB Zirvesinde, Türkiye’deki Suriyeli sığınmacılar için 3 milyar avro tutarında bir fon taahhüt edilmiş ve ardından 18 Mart 2016 tarihinde yapılan ikinci zirvede ise bu fonun tükenmesi durumunda ek 3 milyar avro daha sağlanacağı açıklanmıştı. 4,3 milyar avroluk bir ödemenin yapıldığı da kaynaklarca belirtilmişti. Üstelik AB bu anlaşmada Türk vatandaşları için vize muafiyeti, AB’ye üyelik ve Gümrük Birliği’nin genişletilmesi konusunda vaatlerinde de bulunmuştu. Her ne kadar uymasa da…

“Türkiye’deki Sığınmacılar için Mali Yardım Programı (FRIT)” ismiyle oluşturulan fon, doğrudan ödenen bir kaynak değil. Özel bir komite tarafından onaylanan projeler için ödeniyor. Yani kimin neyi onayladığını, paranın hangi projeler yoluyla nerelere gönderildiğini zor bulursunuz.

Bizimkiler bir ara yeterli yardım sağlanmadığı gerekçesiyle epey bir çıkıştı. AB’den yanıt ise gecikmedi. Avrupa Birliği (AB) Komisyonu Kriz Yönetiminden Sorumlu Komiseri Janez Lenarčič, “hiçbir ülkeye verilmeyen desteği Türkiye’ye sunduklarını” söyledi. Bir ara Rus işgali sonrası Ukraynalı mültecileri aldıkları gerekçesiyle Polonya, AB tarafından Türkiye’ye yapılan yardım gibi bir desteğin kendilerine verilmemiş olmasından yakındı.

Yani anlayacağınız Avrupa Birliği başta Suriye olmak üzere diğer etnik mültecileri de ülkesinde tutması, AB’ye gönderilmesinin önlenmesi amacıyla Türkiye’ye bir sus payı gönderiyordu. Zaman zaman İngiltere örneğinde olduğu gibi bazı ülkeler tarafından da bu türden ödemelerin yapıldığı basına yansıdı.

Kapitalist ülkeler durumun farkında. Kendi ülkelerini aşağı çekecek, ekonomik, sosyal yük oluşturacak büyük göç hareketlerinin önüne geçmeleri gerekiyordu. Yani kontrolsüz göç almak istemiyorlar. Bu yüzden de bu tür göç yönelimlerini durduracak, frenleyecek modellere ihtiyaç duymaları kaçınılmaz. “İstasyon Ülke” modeli belki de bu bakımdan en uygun olanıydı. Kendine gelebilecek göç hareketini başka bir coğrafyada, ülkede durdur, kontrollü bir şekilde yönet. Üstelik daha az bir maliyete. Literatürde boşa zaman kaybetmeyin. Bu benim kavramsal görüşüm…

EN ÖNEMLİ SORUN: UYUM

Göç ve mülteci sorunlarına ilişkin olarak hasbelkader çalışmaların içinde bulundum. Hem akademik hem de saha bazında. Bu yüzden göç hareketlerine ilişkin yapılan çalışmaların ekonomi-politik ve ideolojik boyutu beni çok ilgilendiriyor. Genellikle yapılan akademik ya da saha çalışmaları bu boyuttan oldukça uzak. Daha çok mülteci, göçmen veya sığınmacı kavramlarına açıklık getirmek, farklılıkları üzerine değinmek, bu tür nüfus hareketlerinin yıllara göre eğilimlerini ortaya çıkarmak, nasıl yönetilmesi ve çözümlenmesi gerektiğine ilişkin kapitalist düzenin beklediği türden teknik çalışmalara odaklanıyorlar. Sorunun kaynağına, küresel düzeyde yaşanan ekonomi-politik bağlama ilişkin çalışmalar az.

Fransa’daki gelişmelerden kısa bir süre önce Yunanistan’ın Mora Yarımadası yakınlarında içinde 750-800 kişi olduğu tahmin edilen bir mülteci teknesi batmış, dünya kamuoyunun artık bu türden gelişmelere neredeyse sağır olduğu anlaşılmıştı. Ama ne kadar görmezden gelmek istenirse istensin artık sorun AB’nin ve daha geniş açıdan bakılırsa kapitalist zengin dünyanın kucağında…

Fransa’da yaşanan olaylar, yalnızca Fransa’nın değil Türkiye dahil kapitalizmi bir ekonomi-politik model olarak seçmiş olan çok sayıda ülkenin göç hareketlerine karşı hazır olmadıklarını, “uyum” (entegrasyon) politikaları bakımından yetersiz olduklarını anlamak bakımından önem taşıyor.

Fransa uyum politikaları konusunda yetersizliğinin sonuçlarını yaşıyor. Özellikle karnesi ırkçılık, koloni ve sömürge uygulamaları nedeniyle diğer kapitalist ülkeler gibi oldukça kötü olan Fransa tarihin getirdiği öfkeyi, nefreti dönüştürememiş, ülkesine gelen göçmenlerin uyumu için çalışmalar yapamamış. Bu açıkça görülüyor. Diğer Avrupa ülkelerinin de bu konuda iyi olduğunu söylemek zor. Ancak en çok göç alan ülkelerden biri olduğu için Fransa’nın bu tür sorunlarla öne çıkması gayet doğal. Bilindiği üzere İtalya, Avusturya, Belçika, Hollanda, kısmen Almanya gibi ülkelerde de bu türden sorunlar zaman zaman patlak veriyor.

Göçmen, mülteci ya da sığınmacı, statü nedeniyle ne derseniz deyin, göç etmiş insanların gerçeği dünyanın gerçeğidir ve ekonomik anlamda bu denli dengesizliğin olduğu bir dünyada bu gerçeği yok sayamazsınız. Madem önlenemiyor o zaman şiddetle karşı koymanın dışında başkaca çözümler getirilmesi gerekiyor. Bir nedenle, özellikle savaş, terör gibi nedenlerle mülteci ve sığınmacı olmuş kimselerin bulundukları yeni ülkelerde uyumlarının sağlanmasına ilişkin politikaların hayata geçirilmesinden başka bir çözüm yolu yok…

Bir başka ülkeye göç edenlerin, bulundukları yeni ülkelerinde sosyal, kültürel, ekonomik bağlamda uyum sağlamaları, bu yeni ülkede bir yük oluşturmamaları için uyum politikalarının düzenlenmesi ve uygulanması çok önemli. Eğer bu çalışmalar başarılı bir şekilde gerçekleşmezse Fransa’daki gibi ve hatta daha ciddi boyutta sorunlar kaçınılmaz olacak. Yaşananlar bunu şimdiden gösteriyor.

Araştırmacılar çok iyi bilirler. Göç çalışmaları alanında “uyum (entegrasyon)” politikaları konusuna psikolog John W. Berry’nin “kültürleşme yönelimleri” olarak adlandırılan görüş ve araştırmaları damgasını vurmuştur. Kültürleşme bir süreçtir, bir başka ülkeye bir nedenle göç etmiş kişilerin sosyal, ekonomik ve kültürel olarak uyumlarının sağlanmasını içerir. İyi yönetilmezse sorunlar mutlaka baş gösterir.

Kültürleşme yönelimi yaklaşımına göre göç edenler; ya asimilasyona uğrar yani kendi kültürel kimliğinden vazgeçer ve göç ettiği ülkedeki egemen kültürü kabul eder; ya ayrılır yani kendi kültürel değerlerinde ısrarcı olur, göç ettiği yerdeki kültüre mesafe koyar, sırtını döner; ya bütünleşir yani kendi kültürünü de bulunduğu ülkenin kültürüyle birlikte yaşar; ya da marjinalleşir yani göç ettiği kültüre ait hiçbir unsuru paylaşmaz, kendi kültürünü de reddeder, dışlanır.

Uzun uzun literatür aktaracak değilim. Bunu yazmamın tek nedeni var. Türkiye şu anda Fransa gibi ülkelerde deneyimlenen sorunların tam anlamıyla içindedir. Ama Suriye, ama Afganistan ve diğer ülkelerden olsun gücüne, boyuna göre olağanüstü göç almıştır. Gelecek ciddi sorunlara gebedir. İleride ikinci, üçüncü kuşak olarak Türkiye’de bulunacak göçmenlerin ilk kuşak gibi tutumlara sahip olmayacağı, beklentilerinin değişeceği aşikardır.

Ülke batının istediği gibi bir istasyon rolüne soyunmuş ve mevcut iktidar uluslararası ilişkilerinde kendi bekası için bu konuyu bir koz olarak kullanmayı marifet saymıştır. Şu an ülkede var olan mültecilerin bir kısmı tartışmalı nitelikte birçok nedene dayalı olarak vatandaşlık elde etmiş, diğerleri ise vatandaş olmamanın verdiği fırsatlardan yararlanmayı tercih etmiştir.

Gelecekte belirtmiş olduğum dört kültürleşme eğiliminden hangisiyle karşılaşacağımız ise meçhuldür. Bu konuda yapılan çalışmalar zayıf olduğu kadar, hükümetin de kapasitesi yetersizdir. Ülkenin tıpkı Fransa’da ya da başkaca Avrupa ülkelerinde olduğu gibi göç politikaları nitelikli değildir, uygulamaların ne kadar kötü olduğu görülmektedir. Hatta bir göçmen politikasının olduğu dahi tartışmalıdır. Irkçılığa kadar varacak düzeyde milliyetçi görüşler her geçen gün yükselmektedir. Ve bana kalırsa gelişmiş, zengin batı için “İstasyon Ülke” olmanın dışında bir politikamız da yoktur.