Kaçmak İstiyorum!

0
365

“Yalnızlık, insanı sarmalayan, sarmaladıkça da başkalarıyla olan bağlarını yavaş yavaş kopartan sessizliğin ve biraz da küskünlüğün, kırılmışlığın adıdır…”

21 yazı boyunca fantastik dünya ile ilgili kalemim yettiğince yazdım ve bir süredir ekrana bakarken sadece “sessizliğin gürültüsünü” duyuyorum. Normalde o boş ekrana bakarken gördüklerimi kelimelere dökerek size aktaran bir aracı konumundayım. Oysa şimdi ne hayali kahramanlar, ne efsanevi kötüler ne de şöyle afili aksiyon sahneleri göremiyorum, dolayısıyla satırlara aktarabileceğim bir kısacık yazı bile çıkmıyor…

Yazar tıkanması ya da adına ne dersiniz bilemiyorum, işte tam da onu yaşıyor olabilirim. Belki de ilk cümlemdeki çıkarımımın sebepleri yüzünden parmaklarım harflere gitmiyor, gidemiyor, içimden gelmiyor…

Yaşadığım hayattan aldığım tadı size tarif etmek için; “gökkuşağı” dersem yeridir. Ailem ve dostlarımla çevrili, mutlu mesut, mis gibi bir hayatım var kısacası. Ama, kocaman bir “ama” ile devam eden bir cümle kurmak gerekiyor şu an; ama hayatımızı çevreleyen insan silsilesi, yaşadığımız dönem ve belki de yaşımla ilgili bir bıkkınlık, sıkılmışlık, kırılmışlık, küskünlük git gide sarmalıyor benliğimi…

Bunalım, depresyon, depresif gibi tanımlama ve teşhisleri bir kenara bırakalım çünkü kendimi tanıyorum, yaşadığım bu hâl bir hastalık değil, tercih; insan cinsinin defoları yüzünden uğradığım hayal kırıklıklarından bıktığım için iletişimimi en aza indirme çabası dersem sanırım daha net olacak.

Ne acıdır ki, insanlarla sohbet etmeyi, paylaşmayı, bir arada olmayı seven bir adam olmasam da yıllar içinde kendimi törpüleyerek bir nebze “yakınlaşabildiğimi” düşünüyorken, aynı oksijeni soluduğumuz ama aynı sonuçları elde etmediğimiz birçok insanın varlığı ile ben yeniden eski “ben” olmaya karar verdim.

Bunun açılımı da; az iletişim ve az temas temeline geri dönecek oluşumdur. “Yahu! seni tanımayız etmeyiz, sen az iletişsen ne olur, iletişmesen ne olur, temas edip etmemen de çok önemliydi zaten!” deme hakkınız var ve sonuna kadar da buna katılıyorum. O kadar katılıyorum ki, mümkün olsa an itibariyle ailem ve sadece dostlarımın olacağı surlarla çevrili bir kale, ada, uzay istasyonu her ne ise bunun adı, dünyanın tüm bu yapay, görgüsüz, egosantrik, oportünist canlı cinsinden uzakta yaşamaya hazırım.

Bu kadar olay oldu da şimdi neden böyle büyük tepki verdiğimi merak eden bir iki kişi çıkabilir aranızdan, cevap son derece kısa; sıkıldım! İnsanın insana, insanın hayvana, insanın doğaya yaptığı zulümden sıkıldım. İnsanın egosundan, doymaz açgözlülüğünden, kabalığından, ikiyüzlülüğünden, çıkarcılığından, dalkavukluğundan, paraya tapmasından, yüreksizliğinden, ahlâksızlığından, hukuksuzluğundan, kuralsızlığından bıktım!

Yalnızlık, insanı sarmalayan, sarmaladıkça da başkalarıyla olan bağlarını yavaş yavaş kopartan sessizliğin ve biraz da küskünlüğün, kırılmışlığın adıdır…”

İşte bu “yalnızlığa” ulaşmanın hayalini kuruyoruz şimdi ailecek. Carlos Paşa sanırım henüz anlamadı benim serzenişlerimi ama eşimin başı şişti şimdiden, ne desem “he” diyecek kıvama geldi sanırım…

Hayalini kurduğumuz Ege kasabasında bir ev var ya hani, tüm büyük şehirlerin beyaz yakalıları olarak nedense becerebilirmişiz gibi tarla ortasında bir ev, kuş uçmaz kervan geçmez bir diyarda, insan cinsinden uzak, bol ağaç ve hayvanat ile çevrili; işte o hayale erişmek için artık çabalama zamanı geldi sanırım. Elimi toprağa batırıp sebze meyve yetiştirme meraklısı ya da tavuk altından yumurta alma,  inek besleyip sütünü sağma meraklısı falan değilim, ağaca çıkıp dut da toplamayacağım, o da kesin. Sadece artık az sayıda homo sapiens sapiens ile temasta olacağımız, mümkünse gün boyu sessiz bir atmosferde yaşayabileceğimiz, ancak biz istersek birilerini dâhil edeceğimiz bir hayat istiyoruz, kısaca “az insan, sağlıklı kafa” denilebilecek bir ortamdan bahsediyorum.

Bu kadar keskin bir kararın, bu kadar kesin bir çıkarımın sebebi ise nezaket ve letafet azalışı ile sabrımızın orantılı eşliği diyebilirim…

Nerede o eski İstanbul derlerdi ben küçükken… Şimdi ben büyüdüm, nerede o eski insanlar diyorum yüreğim burkularak. Büyürken örnek aldığım, cümlelerimin sebebi, hayatımı yönlendiren o kibar insanlar, o latif beyler, hanımlar nerede? Ara sokaklarda evlerin önüne bir kese kâğıdında balık artığı da olsa kedilere yiyecek bırakan teyzeler, amcalar nerede? Komşusuna bir tas çorba götürmeden sofraya oturmayan orta direk aileler, sahibini tanımasalar da mahalleden geçerken stop etmiş, marşı basmayan arabayı itmek için kolları sıvayan gençler, karşıdan karşıya geçen yaşlının koluna giren delikanlılar, konuşurken karşısındakini can kulağıyla dinleyen çocuklar nereye kayboldu?

Ekonominin temel kuramlarından, şu an karşılaştığımız durumu en iyi açıklayanı sanırım şu ki; kötü para, iyi parayı piyasadan kovar…  Kendimizi “iyi para” olarak nitelendirerek bundan bir pay çıkartmak, pohpohlanma ihtiyacımı gidermek değil amacım farkındaysanız. Sadece hatırlatmak istiyorum sizlere, biz nerede, nasıl bir hata yaptık da bu toplum, ülke, kıta, dünya böyle değişti…

Birbirini anlamayan ve anlamak istemeyen, empati yoksunu, egosu tavan yapmış insanlar haline ne zaman dönüştük? Boş ekranın dinginliğine bakarak bunları gördüm ve yazdım bu sefer, kafamın içi ise bayram arifesinde Mahmutpaşa gibi… Bir sonraki yazımda eminim sizlerin de ilgisini çekecek bir şeyler bulacağım, hatta yazarken de çok eğleneceğim ama şu an sadece kahvemi alıp kış soğuğu ile sessizleşmiş, ekranım kadar boş olan bahçeye bakarak yudumlamak istiyorum.

Bazen imkânsız gibi gelse de, hayallerimiz kadar var olduğumuz o fantezi dünyasında, hepinizin, kendisi için sınırsızca kurguladığı bir masalın kahramanı olmasını diliyorum…

Görsel: Matthew Henry/Unsplash