Koyu Mor Bir İstanbul Gecesi: Deep Purple İstanbul’daydı

0
128

Deep Purple‘ın müziğini ilk duyduğumda sanırım 13 ya da 14 yaşımdaydım. Yeni yeni rock müzikle tanıştığım zamanlardı. İlk dinlediğim anda aklımı almıştı yaptıkları müzik. Her aletin çalınışındaki erişilmesi zor virtüözlük, inanılmaz yüksek tonlara çok normalmiş gibi çıkan vokaller ve her enstrümanı çalanın kendi alanında sürekli kendine has bir şov yaparken müziğin hiç bozulup dağılmamasına hayran kalmıştım.
Zaman geçip yüzlerce farklı grup ve müzisyen dinlememe ve grup bir çok kez farklı isimi bünyesine katıp her seferinde farklı müzik üretmesine rağmen grubun müziğine karşı o ilk günkü hayranlığım hiç azalmadı. Jon Lord’u da sahnede izleme şansım oldu, Lord sonrası dönemin tüm kadrolarını da. Her seferinde en çok keyif aldığım konserler oldu Deep Purple konserleri. 1998’de Harbiye Açıkhava’da verdikleri ve her birinde iki (hatta üç) kez sahneye çıkmak zorunda kaldıkları o ilk Türkiye konserleri hala hayatım boyunca izlediğim en iyi 5 konserden biridir.

Bu yüzden, eğer bir Deep Purple konseri varsa mutlaka izleyenler arasında olmaya çaba gösterdim. Böylece bir konserleri dışında Türkiye’de verdikleri tüm konserlerde bir şekilde izleyiciler arasında olmayı da başardım. İzlediğim her konserlerinde mutlaka konserin kahramanı olan ve seyircinin aklını alan bir şeyler oldu. Hatta, resmi olarak açıklanmadan grubun son Mark IX kadrosunu da hem de bu sefer kızımla
izleme şansım da oldu. O son konserle grubu bir gün çocuğumla izleme hayalimi de gerçekleştirmiştim ve bir daha grubun turneye çıkacağına ve bir daha izleyebileceğime hiç ihtimal vermiyordum. 

Ancak, belli ki artık 78’ine girmiş Gillan ve Glover ile 76 yaşındaki Paice ve Airley’in durmak gibi bir düşüncesi yok. Geçen yılın sonlarında grubun, eşinin kanser hastalığı nedeniyle gruptan ayrılan Steve Morse yerine yeni gitarist olarak zaten son turnede grupla beraber çalan Simon McBride’ı resmen dahil ettiği ve yeni bir albümün kaydı için çalışmaya başladığı haberleri dolanmaya başladı. Ardından, bu yeni albümün tanıtımı için grubun turneye çıkacağı ve bu turneye İstanbul’un da dahil edildiği bilgisi düştü. El mahkum gidilmesi gereken bir konser daha eklenmişti bu yılın yaz ayı etkinliklerine. Aksini düşünmem imkansızdı zaten. Üstüne üstük bu kez de kızımla beraber izleyecektim grubu. Daha ne isteyeyim ki?

Beklenen gün gelip, konsere de iki saat kala Küçükçiftlik Park’a ulaşmayı başararak bir de konser alanına yakın bir yerde park edebilecek kadar şanslı olunca keyfim biraz daha arttı. Konser alanına girip uzun sürecek bekleyişimiz başladı. Küçükçiftlik Park’ta her zaman olduğu gibi yine konser öncesi çalınan şarkılar duyulması diye ses oldukça kısıktı. Son 1,5 ay içinde üçüncü kez burada konser izledim. Her seferinde
aynı saçmalıkla karşılaştığıma göre bu bilinçli bir ve berbat bir tercih. Bir de Scorpions konserinde de sahnede arz-ı endam eden o kovboy şapkalı ve şarkıları kafasına göre kesip biçip çalarak güzelim şarkıları mahveden meşhur(!) DJ’de sahneye çıkıp bir sürü abuk sabuk hareketle konseri bekleyenlerin artık ağrımaya başlamış belleri ve bacaklarına ek eziyete başlayınca, büyük bir çoğunluk bırakın konserin
havasına girmeyi konserden vaz geçmeye bile karar verebilirdi. Bu daraltıcı bekleme sırasında ara ara ışık sistemlerinden biri aşağıya indirilip kaldırıldı sürekli. Belliydi ki ışık sisteminde bir sıkıntı vardı. Işık sistemi bir aşağıya indirilip bir yukarı çekilerek denendi de denendi. Tamiratlar, kablolamalar filan baya bir uğraştı ışık ekibi. Belliydi ki konser biraz gecikecekti. Sonuçta bir çözüm bulmuş olmalılar ki yavaş yavaş sahne karartılarak konser öncesi videolar arkadaki dev perdede döndürülmeye başlanabildi.

Bu uzun ve biraz da sıkıcı bekleme sonrasında grup sahnedeki yerini aldı ve Highway Star ile konsere giriş yaptı. İşte o an konserin hiç de beklediğim ve umduğum gibi gitmeyeceğini anladım. Zira daha şarkının vokal bölümüne başlar başlamaz Gillan sahnede öksürük krizine girdi. Her ne kadar şarkıyı kotarmak için büyük bir çaba gösterse de o öksürük bir türlü fırsat vermedi kendisini toparlamaya. Ancak şarkıyı bu sefer kurtaran grubun yeni gitaristi Simon McBride’dı. Grubun 2022’de verdiği konserde, daha resmi olarak gruba katılmamışken Steve Morse yerine sahne aldığında Highway Star’ın solosunu biraz kafasına göre çalarak (kötü bir solo değildi gerçi ama işte insan o bildiğini duymak istiyor hep) kafamda soru işaretleri bırakmıştı. Ancak bu sefer şarkının orijinal solosunu çok iyi çaldı. İçine kendi yorumlarında
küçük bir parça eklemeyi de ihmal etmedi.  Highway Star’ın ardından grup yeni albümleri =1’dan A Bit on the Side’a başladı. Bu şarkı albüm öncesi yayınlanan Portable Door teklisinde de yayınlanmamış yeni bir şarkı. Ben son çıkan bu teklide yayınlanan yeni şarkılarını (2 yeni şarkı var bu teklide) oldukça beğenmiştim. Bu şarkıyı da beğendim. Belli ki Deep Purple’ın yeni albümü bir önceki Whoosh!’dan daha sağlam besteler içeriyor. Onu da dinlememize az kaldı zaten. Ancak, yeni albümden bir şarkı olmasına rağmen Gillan’ın vokalleri gerçekten çok zayıftı ve bildiğimiz Purple şarkılarına göre çok daha rahat bir vokal yapısı olan şarkıda bile şarkıyı söylerken nefes nefese kalıyordu. Grup yeni albümlerinden tekrar 70’lerin başına dönerek Hard Lovin’ Man’a başladığında Gillan’ın şarkıyı tamamlayıp tamamlayamayacağını çok merak ediyordum. Glover’ın bas gitarla girişi yapması ile beraber Paice ve Airley hiç de 70’lik insanlardan beklenmeyecek bir tempoyla şarkıya girdi. Ancak ilk şarkıdan beri Gillan’ın peşini bırakmayan öksürüğü hala devam ediyordu. Zaten çok yüksek tempolu olan şarkıda kendini parçalasa da zaten ilk şarkıda kaybettiği sesi onu zorlamaya devam etti ve bu şarkıyı da çok zor bitirdi. Şarkıdaki her klavye ve gitar solosu sırasında kendisi için yapıldığı belli olan ve baterinin arkasına yerleştirilmiş kapalı bir bölüme gidip gözden kayboldu hep. Sanırım, sesini (ya da o gece sesinden kalanını) kurtaracak bir şeyler içip dinleniyordu sürekli. Bu şarkıda Paice ve Airley fena döktürdü. Her ikisi de yaşlarına başlarına bakmadan izlenmesi zor bir hız ve temizlikte şovlarını yaptılar. Ancak bu şarkıda Glover ne kadar büyük bir bas gitarist olduğunu sahnede olup biteni dikkatli izleyenlere gösterdi. Şarkının başlarında ve son bölümlerinde gitar, klavye ve davulların hep beraber çıldırdığı üç yer vardır şarkıda. Bunların ilkinde Paice ile Airley şöyle bir koptular bir an ama Glover öyle doldurdu ki boşlukları bas gitarıyla dikkat etmediğiniz ve şarkının orijinalini benim gibi ezbere tersten dinleyebilecek kadar şarkıyı bilmiyorsanız anlamanız neredeyse mümkün değildi.

Grup, Hard Lovin’ Man’den sonra Deep Purple In Rock’dan devam etmeyi seçerek Into the Fire’a başladı. Yine söylemesi her ne kadar kolay gözükse de oldukça zor bir şarkıyla devam ettiler ve Gillan yine zorlanarak söyledi ama bu sefer durumu konserin başına göre bir nebze daha iyiydi. Into the Fire çalması da sinir bozucu bir şarkıdır. Şarkının özellikle ana riff’ini takip eden gitar solosu bölümündeki aksak ritm ve şarkının orta temposuna rağmen Paice’nin şarkı içinde sürekli ana ritmin içini dolduran  hızlı geçiş atakları ile aslında iyi çalınması zor, tuzaklı Purple şarkılarından biridir. Bu şarkıda Paice her zaman ki gibi muhteşem çaldı ama şarkıdaki asıl bir diğer yıldız Simon McBride oldu. Şarkının içindeki groove’u yüksek soloyu çok güzel çaldığı gibi içine beni rahatsız etmeyen güzel yorumlar da ekledi.

Zaten bu şarkı ile birlikte grubun “dedeleri” sahneyi 60 yıllık gurubun en taze üyesine bırakıp biraz soluklandı. McBride’ın gitar şovu ise beklediğimden iyiydi. 2022’de seyrettiğime göre gruba uyumu tamamlanmış ve kendine olan güveni yükselmiş. Sahneye hakimiyeti, sololarının kalitesi ve temizliği bir önceki seyrettiğime göre çok daha iyi hale gelmiş.  McBride’ın gitar şovu ile soluklanan grup bu kez her konserlerinde grubun kurucusu, efsane isim Jon Lord’un anısına çaldıkları Uncommon Man ile devam ettiler konsere. Bu sefer Gillan biraz daha toparlamış gözüküyordu. Şarkının bitiminde grup Jon Lord’a bir selam göndermeyi de ihmal etmedi. Uncommon Man ile son dönemlerine geri dönüş yapan grup buralarda pek kalmayarak benim en sevdiğim Deep Purple şarkılarından biri olan ve bence yapılmış en güzel ve çalması zor blues rock şarkılarından biri olan Lazy ile bu sefer 50 yıl öncesine geri döndü. Önce Don Airley’in Hammond’uyla yaptığı küçük girizgahla ve ardından Ian Paice’nin metronom gibi vuruşları ve Roger Glover’ın bas gitarıyla beraber şarkıya katılan McBride’ın gitarı ile çiçek gibi açıldı şarkı. McBride şarkının girişindeki soloları orijinaline sadık kalarak çalınca keyfim yerine geldi iyice. Airley’in giriş solosu sonrasında Gillan sazı ele aldı. Artık sesinden ne kaldı ise o kalanla söyledi şarkıyı. Allahı var konserdeki en iyi performansı bu şarkıdaydı. Şarkısını söyledi, armonikasını çaldı, defi eline alarak ritme katıldı. Grup ise kurulu bir metronom gibi çaldı şarkıyı. Aksak notaları, çift “mavi notası” ile aslında çalması görüldüğü kadar basit ve kolay olmayan şarkıda herkes gençlik günlerine geri döndü sahnede.

50 yıl geriye giden grup bu sefer tam olarak bugüne dönerek son albümlerinin yayınladıkları ilk teklisi olan Portable Door’a başladılar. Şarkı yayınlanır yayınlanmaz dinlediğimde çok beğenmiştim şarkıyı. Canlı çalınınca da gayet güzel oluyormuş. McBride’ın doğal olarak en rahat ve baskı hissetmeden attığı solo da bu şarkının solosuydu tabii ki. Şarkının içinde de olan Don Airley ile McBride atışması da eski Purple günlerini yad ettirdi. Şarkının sonunda Gillan mistik bir çingene kızı hikayesi anlatmaya başladı. Gelen şarkı, grubun Mark II kadrosu ile kaydettikleri ve daha sonra olaylı Blackmore ayrılışı sürecini başlatan The Battle Rages On albümünün teklisi Anya’dan başka bir şarkı değildi tabii ki. Açıkçası benim bu albümde en az sevdiğim şarkıdır bu şarkı ama grup son dönemlerinde konser listelerinde çalmayı çok seviyor. McBride bu sefer şarkının orijinalindekinden farklı bir solo ile süsledi şarkıyı. Ben sevdim çünkü orijinalindeki soloyu biraz yavan bulanlardanım. Şarkıyı güzel renklendirdi bu solo. Şarkının sonuna doğru Gillan’ın sesi yine iyice zayıfladı ama bir şekilde şarkıyı kotardı.

Konserde seyirciyi asıl yakalayan kısım da tam bundan sonra geldi. Bu sefer 76’lık Don Airley çıktı sahneye. Gruba nefes aldırma görevi bu sefer onundu. İki Leslie’ye bağlı bir Hammond, 2 Kurtzweil ve bir Mini Moog ile çevrelenmiş haliyle sahnenin ortasında tek başına şovuna başladı. Bilenler bilir ki Airley bu şovu sırasında konser verdikleri ülkelerin yerel şarkılarından ya da o ülkenin klasik müzik bestecilerinden bir şeyler katar bu şovuna. 2022’de Üsküdar’a Giderken ve Adnan Saygun’dan bölümler eklemişti mesela. Bu sefer de farklı olmadı. Kendisini çevrelemiş küçük klavye duvarına hükmetmeye önce klasiklerle başladı. Bach, Beethoven derken Mozart’a da uğrayarak Türk Marşı’ndan bir bölümü şovunun içine ekleyiverdi. Ancak, asıl sürpriz bundan biraz sonra Milli Marş’ı çalması ile oldu. O ana kadar Gillan’ın vokal problemleri, ses düzeni gibi bir sürü tantana ile konsere tam olarak dahil olamamış olan seyirciyi de sahnede olan bitene kilitlemeyi başardı. Ancak tam konser havasını sonunda buldu derken bu sefer konsere tüy dikecek hatalar başladı. Don Airley’in herkesi yükselten klavye şovu sonrası grup yine çıkacak son albümlerinden daha önce yayınlamamış oldukları Bleeding Obvious’a başladı. Başladı başlamasına ama Gillan sahnede söylüyor ama biz onun sesini hiç ama hiç duymuyorduk. Şarkının ilk nakaratı dahil Gillan sahnede zaten zorladığı sesi ile parçalanırken biz hiç bir şey duymayarak şarkının yarısını geçtik. Ancak, o zaman yavaş yavaş Gillan’ın sesi bize ulaşmaya başladı. O yüzden bu şarkı nasıl bir şey onu ancak albüm çıkınca anlayabileceğim. Tek söyleyebileceğim, yaşanan büyük beceriksizlikti. Bu kimsenin tam olarak nasıl olduğunu anlayamadığı bu şarkının ardından yine 50 yıl öncesine dönen grup yine grubun çalınması en zor şarkılarından biri olan Space Truckin’ e başladı. Grubun tüm enstrümantalistleri şarkının temposunu çok iyi taşısa da bu şarkının temposu maalesef Gillan için çok fazlaydı ve tempoyu taşımakta oldukça zorlandı. Ancak, McBride’ın şarkının orijinal sololarına bağlı kalarak başladığı ama solo ilerledikçe kendine göre başka bir şekle büründürdüğü soloların hepsi oldukça iyiydi. Paice’nin bagetleri ise yine şarkının sonunda görünmez olmuştu.

Peki bir Deep Purple konseri olur da Smoke on the Water söylenmez mi? Tabii ki söylenir. Grup konserin kapanış şarkısı olarak seçmişti bu şarkıyı. Herkes konser boyunca yaşanan tatsızlıklara rağmen şarkıyı grupla beraber söyleyerek aslında bütün olan bitenlere rağmen gruba olan saygı ve sevgisini göstermiş oldu. Purple konserlerinde adet olduğu üzere bu şarkıda yaptıkları seyirci ile atışma işinde de McBride Gillan’ın üzerinden bir miktar yük aldı. Suyun üzerindeki duman kaybolunca grup kısa bir selamlama ile sahneden ayrıldı ama bu ayrılık çok uzun sürmedi. Seyircinin çağrılarına uyan grup kısa sürede sahneye döndü ve bu sefer grubun Mark I döneminden ilk çıkış teklisi olan Hush ile konserin bu bölümüne başladılar. Gillan, biraz nefes almış ve dinlenmiş gibiydi ve bu şarkıda da öncekilere göre çok daha iyi bir performansla söyledi. Konserin son şarkısı ise bu koyu mor geceye uygundu; Black Night. Bu şarkıyla beraber grup ve en çok McBride son kez hünerlerini gösterdi ve konser tamamlandı. Gillan’dan bu düşük performansı hiç beklemiyordum açıkçası. 2002’deki konserlerinde daha konserin en başında Mark II döneminden Highway Star, Picture of Home ve Strange Kind of Woman’ı hiç ara vermeden çalmıştı grup. Gillan ise beklediğimin çok üstünde bir performans göstererek her 3 şarkıyı da  çok iyi söylemiş ve o gün orada olan herkesi şaşırtmıştı. Tüm konser boyunca da enerjisi çok yüksekti. Bu kez her konserde Smoke on the Water içinde yaptıkları seyirci ile birlikte söyleme bölümünün büyük kısmını Simon McBride’a devretmek zorunda kaldı.

Smoke On The Water

Açıkçası ben Gillan için üzüldüm. Belli ki, gerçekten ağır bir soğuk algınlığı geçiriyordu konser sırasında. Konserin en başında sahneye çıkarken bile üstünde bir mont ile sahneye çıktı esen rüzgardan daha da kötü olmamak için. Sanırım, bir şekilde konsere kadar toparlayacağını düşünmüşler ama kesinlikle toparlayamamış. Zaten, baktı olmuyor, kendisi de konserin artık ortalarına geldiğimizde “Bir daha dondurma yememeye de karar verdim artık.” diye durumunu imalı şekilde itiraf etti. Müzik endüstrisi böyle acımasız bir endüstri. Yaşınız kaç olmuş olursa olsun, ne kadar efsane bir müzisyen haline gelseniz de eğer turnedeyseniz ya da tanıtım turuna çıkmışsanız hastaneye yatmadığınız sürece o sahneye çıkmanız gerekir. Çünkü takvimler hem grup hem mekanlar için tıka basa doldurulmuştur ve o konser mutlaka ya o tarihte yapılmalıdır ya da bilet iadesinden, yeni mekan kiralarına kadar tüm maliyetler birilerine giydirilmelidir. O yüzden herkes ölmedikçe o sahneye “çıkar”. Burada da yaşanan tam olarak buydu. Bu duruma iki farklı şekilde yaklaşmak mümkün tabii ki. Bu kadar hasta ve yorgunken sahneye çıkmayı oraya gelen seyirciye saygı olarak da görebiliriz, bu kadar hastaysa insan kötü bir performans vereceğini bile bile sahneye çıkmamalı da diyebiliriz. Her ikisi de kendi içinde tutarlı düşünceler olsa da işte o “müzik endüstrisi” burada belirleyici oluyor: “Şov devam etmeli”. Peki gerçekten öyle mi olmalı? Bu sorunun cevabı aslında biraz da biz seyirci ve dinleyicilerde. Sahi, biz neden şovun devam etmesi gerektiğini düşünüyoruz? Kim öğretti bize bunu? Neyse. Cevabı uzun, ikircikli ve başlı başına bir yazıyla üzerinde tartışılması gereken bir mevzu bu. Bir konser yazısının iki, üç paragrafına sıkıştırmak çok yetersiz ve anlamsız olur. En iyisi, konsere döneyim ben. Gillan üzerine ne kadar içim burula burula yorum yapsam da grubun kalanı için de bir o kadar coşkuyla yapacağım yorumlar var çünkü.  Her şeyden önce Don Airley gerçekten çok büyük bir klavyeci. Sadece ekipmana olan hakimiyeti değil çalış stili, klavye partisyonlarına sahnede eklediği küçük ve dikkatli dinleyicileri hayrete düşüren zorlukta partisyonlar ile gerçekten çok farklı ve büyük
bir müzisyen. Hızı ise inanılmaz. Neredeyse tek bir nota kaçırmadan çalıyor ve bunu sanki çok doğal bir şey yapıyormuş gibi gerçekleştiriyor sahnede. Seyirciyle olan diyaloğu ise muhteşem. Konserin bir çok yerinde gözlerimi alamadım izlerken. 

Ian Paice ise her zamanki gibi burnunun üstünde duran güneş gözlüklerinin arkasında sakin sakin durup bir anda yıldırım gibi hızlı bir atağı hiç bir şey olmamış gibi çalıyor hala. İnsan izlerken bazen bagetlerin görülmez olduğu yerlerde gözlerine de duyduğuna da inanamıyor. Ancak, bence onu asıl büyük yapan tüm bunları yaparken sanki kolları ve bilekleri hiç yerinden kıpırdamıyormuşçasına rahat olması. Kimi davulcular çalışlarını, özellikle geçişlerdeki davul ataklarını, zil vuruşlarını göstermeyi sever. Paice ise tüm bunlardan kaçarak yapıyor hepsini. Hele aynı ritmi çalarken farklı trampet vuruşları ile dinleyeni sahnede şaşırtması gerçekten inanılmaz. Bence Deep Purple’ın en büyük gücü geçmişte de oydu hala da öyle.

Simon McBride ise grup ve grubun efsane haline gelmiş isminin altında ezilmeden kendini nasıl konumlayacağını bulmuş. Sahnede çok daha rahat ve sahneye hakimiyeti çok daha iyi. Kullandığı gitar tonları ne Blackmore’un orta manyetiği sökülmüş Stratocaster’ininki kadar net ve keskin ne de Steve Morse’un ki kadar zengin ve tiz. Hard Rock’a daha yakın, biraz daha blues kokan, daha tok ve biraz daha “kalın”
diyebileceğim bir tonu var gitarının. İlk başta alışmanız gereken bir ton bu ama alışınca seviyorsunuz bu gitar tonunu. Benim asıl hoşuma giden şey ise bu sefer sırf imzasını atmak ya da varlığını göstermek için eski şarkıların soloları değiştirmemesi. Bunun yerine bildiğimiz soloların sonlarına kendine has bölümler eklemiş ve o bildiğimiz soloları da kendi gitar tonuna göre dönüştürmüş. Böylece hem şarkılara
yabancılaşmıyorsunuz, hem de McBride’ın gitaristliği daha iyi görülüyor dinlerken ve izlerken. 2022’de bana biraz keyifsiz gelmişti performansı ama bu sefer gerçekten çok iyiydi. Sadece iyi olmakla da kalmadı, grubun diğer elemanlarının üzerindeki yükü de yer yer alarak herkesin nefeslenmesine olanak tanıdı. Bu arada, grubun gitar amfileri hala Steve Morse’un amfileri. Nereden mi biliyorum? Valla, sahne toplanırken amfi kutuları üzerinde hala onun ismi vardı da ondan. Belli ki McBride onun konser setup’ını beğenmiş kullanmaya devam ediyor. Eh, Deep Purple’da devamlılık esastır.

Konserin bence gizli yıldızı ise Roger Glover’dı. Adamı her seyrettiğimde hayranlığım bir kat daha artıyor. Sahnede tüm grup adına metronom gibiydi. Bir iki şarkıda yaşanan bir iki mezurluk karışıklığı bir hamlede çözüp grubun şarkıda kalmasını sağladığı gibi şarkıların besteleri gereği yükseldiği ve düştüğü yerlerde tempoyu hiç kaybetmedi. Bir de kullandığı Vigier bas gitara bayıldım. Şahane bir tonu var. Hayalet
gibi şarkının içinde dolaşıyor. Varlığını hep hissediyorsunuz ama mutlaka arayıp bulmanız gerekiyor. Tam bir bas gitar tonundan beklendiği gibi.

Keybord Solo- Türk Marşı (Mozart), İstiklal Marşı

En son sözüm yine Küçükçiftlik Park ya da ses masasındaki avanaklara. Yahu arkadaşlar siz ne yapmaya çalışıyorsunuz? Yahu konser ortasında vokalistin mikrofonunun sesini kapamak ya da kısmak nedir? Tamam, Gillan’ın sesinin durumu nedeniyle mikrofonun sesini diğer aletlerin sesinin biraz gerisinde ayarlamışsınız, ki bence doğru karar, sesi niye kapatırsınız yahu. Hadi bu mekanın sorunu değil diyelim,
o zaman orada niye bir ses masası ve başında ses mühendisi var. Biz el birliğiyle daha hızlı düzeltirdik sorunu. Bu arada sahnede 55 yıllık grup var. Hadi oraya gelen binlerce insanı umursamıyorsunuz tamam da sahnede adam canıyla cebelleşip şarkısöylemeye çalışıyor. İnsan bari ondan utanır. Gerçekten söyleyecek söz bulamıyorum.

Peki bu kadar esip gürlemeye bir Deep Purple konseri daha olsa gider miyim? Giderim. Zira, 2 yıl içerisinde Gillan’ın performansı bu kadar yerle yeksan olmuş olamaz. Ancak, her ne olursa olsun Paice ve Airley’i izlemek için bile bir değil bir kaç kere daha giderim. Bunu benim iflah olmaz Deep Purple hayranlığım nedeniyle yazdığımı düşünüyorsunuz ama bir kez izleseniz siz de aynısını dersiniz, biliyorum. Denk gelirseniz bir deneyin. Çıkışta aynı cümleleri kurduğunuzu duyup şaşıracaksınız.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz