Çünkü O Şayir…

0
382

Ulvi Yaman: Uzun zaman oldu tanışalı, araya askerlik falan da girdi, biraz olgunlaştın mı ne?  Yazın tarzını etkiliyor mu bu olgunlaşma ya da büyümek de diyebiliriz istersen

Batuhan Dedde: Evet, uzun zaman oldu abi seninle tanışalı ve bundan son derece memnunum. Hayatımı konfigüre eden güzel grafiklerden biri de sensin. Olgunluk konusuna gelecek olursak, elbette. Her şeye dokunan zaman bana da dokundu. Her ne kadar bir İsa olma durumum olsa da, babamın kimseye torpili olmaz. Bir de bunların da dışında zaman içerisinde gelişen olaylar, hadiseler… Kulağımızın arkasını da kaptırdık velhasıl. E bu da insanı olgunlaştırıyor. Bunu bilimsel olarak da açıklamam lazım geçenlerde öğrendim. İnsan yaşlandıkça olaylara tepkisi daha azalıyormuş. Bunu sağlayan şey, adrenalini tutacak reseptör kancalarının azalmasıymış. Ben de bu kancalardan kalmamış olabilir. Bir görünmem lazım hekime. Büyümek güzel de, beraberinde getirdiği fiziksel yorgunluk çirkin. Bir de sanki tahammülsüzleşiyor insan. Hep aynı şeyler olduğunda ilerledikçe yaş, tazeyken “olur böyle yea” diye tepki verdiğin olaylara “yeter ıstırabını sikerim” diyorsun. Ben diyorum yani. Bütün bunlar yazın tarzına da yansıyor kaçınılmaz olarak. Sonuçta Atatürk reyizin de dediği gibi “biz ilhamlarımızı gökten ve gaipten değil doğrudan doğruya hayattan almış bulunuyoruz.”  Her yeni çıkan kitabımım için “Bu en iyisi oldu” diyorum. O kitap sıralamada bir geri kaydığında, yeni bir kitap geldiğinde de arkada kalanı beğenmiyorum.  Örneğin 2012 yılında Çapulcu için en iyi kitabım diyordum. Şimdi baktığım zaman hafiften ürperiyorum ulan ben bunu nasıl yazmışım ya? diye. Bunu kendim için bir avantaj olarak görüyorum aslında. Yok olup gidene kadar böyle devam edersem iyi şeyler de gelir beraberinde. Hiçbir siki beğenmemek değil de, soruda senin de dediğin gibi işte. Geriye dönüp bakınca komik geliyor çünkü o zaman toy olduğunu görüyorsun. İnsanın ergenliğini düşün. O zamanlar aldığı kararlar ne kadar mantıklı geliyor değil mi? Ergenlikten çıktığında da hassiktir ya diyorsun kendi kendine. Ne kadar çok örnekle açıkladım değil mi? 

Ulvi Yaman: Yedinci Yeni Hareketi”nden bahsediyordunuz bir ara Burak ile birlikte, özellikle sosyal medya’nın hayatımızın bu kadar içinde olduğu bir dönemde şiire yeni bir soluk vermek adına benim önemli bulduğum bir çıkıştı. Ne oldu?

Batuhan Dedde: Bunu sana uzun uzadıya rakı masasında anlatmam lazım bir gün. Burada da bahsedeyim de okuyanların en azından merakı giderilsin. Yedinci Yeni’nin öncelikle neden ve nasıl ortaya atıldığına değdireyim.

O fikrin babası bendim. Ankara’da hayatta kalmaya çalışıyorum. Bir şeyler yapmam, yenilenmem lazım. Ofiste yatıp kalkıyorum, bunalım büyük. O kadar çok boş vakit var ki o aralar edebi akımlara sardım. Oturup bir hafta boyunca eşeliyorum. Böyle böyle bir fikir oluştu.  Biliyorsun geçen zamanla birlikte artık Türk Edebiyatı da kabuk değiştiriyor. Yani ben öyle düşünüyorum. Kendi kendime dedim ulan Sarı neden olmasın? Kendi kendime Sarı diye seslenirim ben. Oturup bir manifesto yazdım. Sonra cesaret edemedim tek başıma olmaya.  O dönem Burak ile iyi bir arkadaşlığımız var. Ona söyledim. Sen de bu işin içindesin dedim. Sorgusuz sualsiz kabul etti. Benimki biraz orospuluk oluyor galiba? Yani onu gelecek tepkileri bölüşmek adına yoldaş yaptım kendime. Manifestoyu  yazdım ettim, altına hem kendi adımı hem onun adını yazıp saldım sosyal medyaya.

Ben tez canlı, her şeyin hemen olmasını, bitmesini isteyen biriyim. Seks hariç. O dönem yaptığım bir hata oldu. Aceleci davranmak. Oturmamış bir şeydi bu fikir. O haliyle saldım. Aslında yapmam gereken şey, bu fikirden bahsedip sonra demlenmeye bırakmaktı. Ama bir an önce olsun diye tam tasarımı bitmeden, gemiyi indirdik sulara. E haliyle dalgalar çabuk yordu gemiyi. Fakat batırmadı bunun altını çizmek istiyorum. Ben başta kabullenemedim. Bunu bir başarısızlık olarak gördüm çünkü ama daha sonraları bunun bir başarısızlık olmadığını, sadece ürünün biraz demlenmesi gerektiğini düşündüm. O ara diğer arkadaş kendi yaşamına bakmayı tercih etti. Ben tek kaldım. Ve deme aldım bu akımı. Bitmiş değil. Hala genç arkadaşlarım soruyorlar “Abi ne oldu?” diye. Duruyor, diyorum. Duruyor da. Zaten kendi kendine oluşan bir şeyler var. Doğrusu buymuş. Kendi kendini inşa ediyor her şey. İnşaat bittiğinde sadece kapıya “Yedinci Yeni” diye bir tabela takacağım. Belki “Mülk Batuhan’ındır” da yazarım, bilemedim ama bu da çok bireysel oluyor. Yedinci Yeni sahiplenen herkesindir. Şimdilik sadece uyuyor. İleride, ben kendimi yeterli olgunluğa çıkardığımda tabii ki de akımların arasında yerini alacak. Buna inanıyorum. Çünkü kabuk değişiyor. Çünkü arkam sağlam, ben İsa’yım. Hepinizi kibrit gibi yaktırırım. Bir ricama bakar.  Yani özetle Ulvi’cim (random güldüm) o çıkış hala devam ediyor. Sadece yaygara koparmıyorum. En tepeye ulaştığında bayrağı açacağım. O gün bana viski açacaksın sen de. Anlaştık değil mi? Sinan ağbi de olsun o gün yanımızda diyeceğim ama o yaşlı, ölür o vakte kadar.

Özet geç piç diyenler için de; Yedinci Yeni, hala duran bir akım benim için. Tek hatam onu ortaya çıkarmakta aceleci oldum. Neyse, en azından ismen kulağınız alışıyor, bütün olarak geldiğinde yabancılık çekmezsiniz. Tecrübe loading….

Ulvi Yaman: Eskişehir’den İstanbul’a uzanan bir yazarlık kariyerin var, genç yazarları kitap bastırabilmek, yayınevi ilişkileri, kendini var edebilmek, özetle okunabilmek için neler bekliyor? Yayınevi ve editörlerin ticari kaygılar dışında belli yazarlar çerçevesinde kurdukları dükalıklar hala devam ediyor mu?

Batuhan Dedde: İstanbul, Ankara, Eskişehir, İstanbul. Arada başka şehirler de var ama ana hatlar bunlar. Çok şehir gezdim. Bu biraz benim itliğim. Hepsine de hayatımı kurmak adına gittim ama daha çok darmadağın edip geldim. İçlerinde en iyisi Eskişehir oldu. Sağlam tecrübe edindim orada.  Bu konuda bireysel olarak biraz toyum ama gözlem ve çevremdeki yakın arkadaşlarımın yaşadıklarıyla cevap verebilirim. Elbet ben de yaşadım bunları ama herkes kadar değil. Her şeyden önce, bir insan “ünlü” olmak için kitap yazmamalı/basılmasını istememeli. Çok karşılaşıyorum bununla. Maalesef. Üzücü bu. Çocuklar ün peşinde. Edebiyat öyle bir matematik değil. Binaenaleyh edebiyat matematik değil. Binaenaleyh kelimesini google’a bakmadan yazdım. Sonra google’a baktım. Doğru yazmışım.

Batuhan DeddeKitap bastırabilmek için doğru şeyler yapmak gerekli sanırım. Benim ilk kitabım, bir adamın bana ulaşıp kitabımı basma isteğiyle ortaya çıktı. Hatta bu teklif ilk geldiğinde istemedim, kendimi o konumda görmüyordum. Sonra tatlı geldi bu fikir ve ilerledik. Bu kısmı profesyonel olmayan insanların elinden çıktı. Birkaç tatsız olay yaşandı. Semeri vurdular bana. Yük çekemeyince de bir kenara bıraktılar.  Sonra bir gün, bunalımlı bir seher vaktinde, uzun zamandır takip ettiğim bir herife mail attım. Şenol’a. Durumumu izah ettim. Başıma gelenleri anlattım. Kendi kendime dedim ki, bu adam benim kitabımı basarsa devam ederim bu yaşama. Yoksa, bu işler bana göre değil deyip bir fabrikaya girip çalışacaktım. Bu çalışma meselesi, kendimi hapsettiğim bir çilehane ortamıdır. Düşüncemde öyleydi. Hayatımın geri kalanında böyle çalışacaktım, bir de anam bana askerden sonra bir kadın bulup evlendirirdi. Çoluk çocuğa karışırdım. Hayatım iyice cehennem olurdu. Bunu gerçekten yapacaktım. İtecektim kendimi bu cehenneme kendi isteğimle. İntihar edebilmek için. Bu dediklerim sıkı şeyler çünkü. Gerçekten bir insanın yok olmasını sağlayacak şeyler. Şenol benim mailime dönüş yaptı, bir arkadaşının evinde ilk kitabımı gördüğünü söyledi. Senmişsin bu arkadaş meğersem geçen seninle rakı içerken öğrendim biliyorsun. Her şey bir hafta içinde oldu bitti. Şenol’a mail atmam, yazılarımı bir dosya olarak istemesi, sözleşme imzalamamız vs.  İlk ofisten içeri girdiğimi hatırlıyorum, Kaan abi şöyle dedi; “Evladım bu metinleri beğendiğim için basıyorum yoksa bilsem 100bin satacaksın yine de basmam.” O an sevindim çok ama bunlara çaktırmıyorum. Eyvallah dedim.

Kendini var edebilmek kısmına sanırım zor cevap vereceğim. Bunu ben de bilmiyorum nasıl yaptığımı. Yakın çevrem bu yaşıma gelmemin bir mucize olduğunu düşünüyor. Ben de bu sanrıdayım. Beni var eden de bu sanırım. Etrafımdaki gencecik insanlara bakıyorum. Hepsinde bir eksik taraf var. Ana, baba, sevgi, şefkat. Hepsi öfke dolu. Kusmak istiyorlar içindekileri bir şeyler yapmak istiyorlar ama yaşadıkları toplum, aileleri vs. buna müsaade etmiyor. E benim ailem yok. Yani var da, küçük yaşta ayrıldım yanlarından, öyle büyüdüm. İstediğim şekilde yaşayabiliyorum. Bu da birçoğunun hoşuna gidiyor. Kendilerini koyuyorlar sanırım benim yerime. Yapamadıklarını yapmam durumu.  Bu durum yazılarıma da yansıdığı için çoğu içselleştiriyor. Git sor, bir çoğu beni bir yazar değil de abi olarak görür. Bu hem iyi hem kötü. İyi tarafı organik bir samimiyet var. Ben zaten biliyorsun, bir yazar olarak göremem kendimi. Kötü tarafı da bazan bu samimiyetin boku çıkıyor. Her şeyi sormayı, söylemeyi hak görüyorlar kendilerine. Ben de bu duruma bazan kızıyorum, bazan üzülüyorum, bazan tepkisizim. Yoruyor beni böyle görülmek insanlar tarafından.

Doğru işler yaptığımı düşünüyorum. Yani benim için başarı bu. Devamlılık sağlayabildiğim bir şey. Bir bok var bende demek ki, 6-7 yıldır bu insanlar bana tutunuyorlar, bazan da ben onlara tutunuyorum. Piyasa dediğimiz platformda tutunmak zor iş. Hele ki kitap basmak için “kampanya” yapan yayınevlerinin olduğu bir coğrafyada. Öncelikle genç arkadaşlara tavsiyem, hiçbir yere kitap basılması için para vermemeleri. Çünkü sizi gondikliyorlar. Bir yayınevi para almaz yazardan, aksine vermesi gerekir. O yüzden, paranızı gidip de yatırmayın saçma salak yayınevlerine. Bunun yerine yayınevlerinin kapısını çalabilirler. Zaten doğru işler yapıyorlarsa o kitap mutlaka basılır bir gün. Aceleniz ne?

O dükalıklar var. Bizde de var ama yine ticari kaygı kökenli. Buna kızamayız. Yayınevleri birer işletme ve mülk sahipleri kira ister, devlet vergi. Bu dükalıkların yıkımı ancak kampanya ile kitap basma, para ile kitap basma devri ortadan kaldırılınca biter sanırım. Bugün, bizim ülkemizde herkes bir şeyler yazıyor, biliyoruz. Ama iyi ama kötü. Fakat çok az okunuyor? İşte sorun da burada. Tek derdimiz, derdimizi anlatmak. Dinlemek, hayır. Ben her gün en az bir kere “beni de yaz” insanlarına rastlıyorum. Çünkü herkes hikâyesinin okunması gerektiğine sıkı bir inançla bağlı.  Böyle olunca da imkânı olan kitap bastırıyor. Bir arkadaşım var, herif iyi yazar. Mühim olan bir yayınevine dosyasını gönderdi. Herifi 2 senedir sallıyorlar. Dosya gidiyor, şurası burası revize edilsin diye geri geliyor. Kitap sanırım baştan aşağı değişti revize edile edile. Adam iyi yazar, bassana ya hu. İyi ama, satmaz fazla, öyle düşünüyor yayınevi ve zarar etmekten korkuyor. Yıkılır mı bu düzen? Belki diyemiyorum bile…

Ben “kitaplar yazacağım” dediğim gün, inandım buna. Dervişvari çilelerim de oldu abi bu durumlarda. Mesela benim ilk kitabım çıktığında, aylarca en çok satanlar listesinde kaldı büyük bir kitap mağazası zincirinin. O sıralar ben bir arkadaşıma ait olan internet kafede uyuyordum, evim yoktu gidecek. Ama yine de bırakmadım yazmayı. Yazarak hayat kazanmaya çalışmak biraz sefalet getiriyor beraberinde eğer soyadını Shufuck falan yapmaz, dilin kahverengi gezmezsen. Ben de isterim sadece yazarak geçimimi sağlamak. O zaman daha çok vakit ayırırım kendime ve yazmaya. Yaşamı devam ettirebilmek için bir iş yapmak zorundayım. Yazmak işim diyemiyorum.  Olsun be. Böyle de güzel. İleride torun torba olursa parayı onlar yer. Eğer böyle şeylere götleri yerse arkadaşların, devam etsinler. Ünlü olmak için kitap basmak isteyenler için çıkış hemen sağda. Kalabalığa karışıp devam etsinler.

Ulvi Yaman: Yine yukarıdaki soruyla bağlantılı olarak sosyal medya bir yazarın kendini var edebilmesi, görünmesi, duyulması için iyi bir mecra mı? Faydası oluyor mu? Senin için faydası oldu mu?

Batuhan Dedde: Bu çok başlı cevapları olan bir soru. İnternet güzel bir şey, bu nasıl kullandığınla bağıntılı. İnterneti sadece porno izlemek için de kullanabilirsin, Oxford’dan ders dinlemek için de. (Var böyle bir şey, online video izlemeli)  Bir yazar için de hem iyi bir şey hem kötü. Günümüz dinamikleri değişti elbet. Herkesin hayatı modemlere ve mobil verilere tıkıştırıldı. Bu ortamda kendini göstermek, duyurmak iyi ama varlığın devamlılığı için daha fazlası gerek. Hatta buralardan olabildiğince uzamak daha iyi. Faydası olduğu kadar zararı da var. Ve bana da herkese olabilecek şeyler oldu. Faydası, bir “tık” ile anında yüz binlere, milyonlara ulaşmak. Çok hızlı her şey. Baş döndürücü bir hızla işliyor hatta. Zararı da burası büyük bir çöplük, zaman zaman biriken gazlar patlar ve çöpün altında kalırsın.

Şimdi anlatacaklarımla faydalı mı, zararlı mı, bana faydası olmuş mu, zararı mı olmuş okuyanlar kararını versin. Ben veremiyorum çünkü.

Burası, modem kapandığında, faturayı ödeyemediğinde birçoklarının içeride kaldığı bir yer. Ben fazla ciddiye almıyorum burayı. Bir çoğu için geçerli bir şey bu. Mesela modem arızalı, nete giremiyorum. Sana bir ödemeli  atarım ararsın beni. Ama diğerleri için aynı şey geçerli mi? Hayır. Ben burayı fazla ciddiye almadığım için de goygoy yapıyorum genelde. Özellikle twitter’da… Ben kendimi görsem, bu kâmil mi kitap yazıyor aq derim. Derim bunu gerçekten. İnsanlar da, bilmeyenler öyle diyor zaten. Bu yüzden beni bir yazar gibi pek ciddiye almıyorlar. O almayanlar, bazı mevkilere gelmiş insanlar. Ben edebiyatı da fazla ciddiye almam ama iş yaparken (yani yazın üretirken) karşımda Allah var gibi ciddi olurum. Bu onlardan ayrı bir şey çünkü. Benim sosyal ağlarda böyle goygoycu olduğumu görenler de beni pek ciddiye almıyorlar. Haklılar. Ama anlatamadığım şu, benim için orası sanal bir yer. 74 lira fatura ödüyorum her ay ve istediğim kişi olabiliyorum. Burayı neden ciddiye alayım ki? Bir yanıyla alıyorum da, böyle keşmekeş bir durum. Siz en iyisi beni ciddiye almayın, ortada buluşalım.