Çünkü O Şayir…

0
385

Ulvi Yaman: Uzun rakı sohbetlerinde senle “yeraltı” edebiyatını çok tartıştık? Nedir yeraltı edebiyatı? Kendini nerede görüyorsun?

Batuhan Dedde: Yeraltı edebiyatı, olmayan bir şey. Öyle bir edebiyat yok çünkü kendisi bir kültürdür Ulviciğim (gülüşmeler) ancak güzel bir ambalaj, burada da yiyor işte yedirebildikleri kadar. Maşallah, toplum ve gençler de obur, doymuyorlar. Şimdi sorunun devamına iki farklı cevap vereceğim. Biri, genel bakış açısıyla olacak, diğeri doğru olan ve benim de desteklediğim cevap.

Batuhan DeddeGenel bakış açısıyla şey edersek, kendimi bir yerde görmüyorum. Görmek istemiyorum. Göremem. O kadar donanımlı bir adam değilim ben sevgili abi. Bunu da her zaman, her yerde bağırıyorum. Kitap okuyorum da, okumak biten bir şey değil, dipsiz bir kuyu. O yüzden donanımlıyım demek hata olur. Yaşam kısa, ortalama yetmiş yılda deforme olup, bozulan ve yok olan canlılarız. Çok alçakça bir tavır sergiliyoruz bu öğrenme işine. “Ben oldum” demek zati anca insana yakışır bir ahmaklık. Doğada 400 yıl barınan canlılar var. Bunlara bakıp edep de kuşanmıyor, ukalalık ediyoruz. Klişeden yürüyelim, bir kaplumbağa ile bir insanın tecrübesi kıyas edilebilir mi? Hâşâ ya hu! Ama şimdi okuyanların çoğu bıyık altından güldü bile, “hıh, kaplumbağa diyor lan herife bak” diye düşündüler. Bu da insana yakışır bir kendini bilmezlik. Ben olmadım, olmayacağım, olmayı da düşünmüyorum. Tabii tecrübe ediniriz de, kırk yıl daha yaşasam yetmiş de ölüyorum. Otuz yılda pek bir bok öğrenemediğimi düşünüyorum. Evrende var olan ve keşfedilmeyi bekleyen verileri düşünürsek, otuz yılda öğrendiğim şeyler cücük gibi kalır. Bu beni ürpertiyor. Evren çok büyük ve muazzam ama her şeyi öğrendik, biliyoruz. Ne kadar bilmişiz! Bir bok bildiğimiz yok. Okyanusların dahi yüzde bilmem kaçını keşfedebilmiş canlılar için fazla aşırı tavırlar değil mi abi bunlar? Sen ihtiyarsın, daha iyi bilirsin bunu. (gülüşmeler) Özetle, edebiyat olarak kendimi bir yerde görmüyorum, görmek istemiyorum. Öyle dolanıyorum ben bu kaldırımda. Kimse ilişmesin. Ama ilişiyorlar işte. Ben kendime ne edebiyatçı diyorum, ne şair. İnsanlar bu kimlikleri kendileri veriyorlar bana sonra da bu kimlikler üzerinden eleştiri yapıyorlar, yeriyorlar. Devlet, herkesin içine işlemiş. Herkes devlet gibi davranıyor. Anarşik mi olalım yani illa?

Şimdi gelelim, kültür olarak yer altı dediğimiz olayın neresinde olduğuma. Yeraltının, yani alt kültürün tam koynundayım ben. İstanbul’un güzide varoşlarından birinde doğdum ve büyüdüm. Yenibosna. Yenibosna hızla kentleşti, gelişti ama kültür devam ediyor tabii. Bizim mahalleye bile residence yaptılar. Şükür ki, sokaklara sahip çıkan çocuklar var ve devamlı bir eleman pompalanması durumu. Bu yüzden sokaklardan insanlar eksik olmuyor. Kavgalar ve çatışmalar da. Alt kültür, Kadıköy’de değil ama. Yani antikacılar sokağında çay ocaklarında takılıp, tütün sararak, devrim konuşarak bu olmuyor. Çünkü bunu yapanların çoğunluğu öğrenci, ailelerinden gelen paralarla orada burada üç beş bira içme derdinde, Melisler, Pelinler, falanlar filanlar. Bu kültür öyle bir şey değil. Yenibosna’da tekstil atölyeleri var. Kibar olsun diye tekstil dedim konfeksiyon deriz biz. Belki konfeksiyonun ne olduğunu bilmeyenler vardır.  Burada insanlar günde 14-15 saat mesai ile çalışır, 1500 lira maaş alır, en az 700 lira ev kirası verir.  Bunların çocukları, ergenlikten ve çocukluktan itibaren suça bulaşır, suçun içinde büyür, uyuşturucu kullanır, gaspla geçimini sağlar. Bir dal sigara yüzünden bir polis memurunun boynunu kestiler abi burada, yıl 2003 idi.  Şimdi, kusura bakmasınlar da, Kadıköy’de o takılan Burcular, Çisil’ler, bunlara şahit olsa, altına sıçar sanırım. Ama oturduğun zaman karşısına hepsi yeraltı edebiyatı dedikleri şeyin hastası. Altkültür budur abi. Bir boyacı tanıyorum, ayakkabı boyacısı. 7 çocuğu var. Bu adam günde sadece 5-10 çift ayakkabı boyayarak 7 çocuğuna ve bir karısına bakmaya çalışıyor. Yaşadığı yeri bir görsen. Yer diyorum çünkü ev değil maalesef. Bu adam işte o yeraltı edebiyatı diye parlattıkları şeyi dibine kadar yaşıyor. Şimdi o yeraltı edebiyatı hastaları da, bu boyacı abimizi görseler, tiksinerek bakıyorlar. Gerçekten. Boyacı abinin façası bozuk, ya façasına sokayım adamın hayatı komple bozuk hala faça derdindeyiz. Ben bu kültürün neresindeyim, işlevim nedir bu mekanizmada? Kültürün tam içerisindeyim. Göbeğinde. Koynunda. Az evvel yukarıda bahsettiğim çocuklardan olabilirdim. Ben şanslıyım. Babamın “idare eder” bir geliri vardı. Bir de dedemin kitapları. Yoksa ben de gaspçı biri olacaktım. Ciddiyim. Abi, çocuğum daha, etrafımda rol model alacağım adamların alayı suçlu. En hafif suçlunun on beş sene yatarı var. Bu adamların çevresinde büyüdüm ben. Suç makinesi de olabilirdim ama tamamen şansla sıyrıldım aradan. Epeyce uzak kalsam da semtimden, bağımı koparmadım. Herifleri gözlemledim, gidip geldim sürekli, sadece barınmadım orada. Birkaç yıldır da tekrar döndüm geri. Semt leş gibi ama güzel. Seviyorum buraları. Olaysız gün yok. Daha geçen gece, arka sokaktan birileri böğürdü. Feryat figan. Adamın bağırsaklarını dökmüşler gece. Telefonunu almak için. Bu işte dibine kadar bir yeraltı edebiyatı.  Edebiyat falan değil kültür. Conconlar bilmez, anlamaz. Anlamış gibi yaparlar. Çünkü Melisler bunları sever. Bu, şeye benzer; zengin mahalle bebelerinin varoşlardaki hayatlara özenmesine. Özenilecek bir tarafı yok çünkü her şey çok sert, çok hızlı. Hızdan başın dönüyor adeta ve de suçtan. İnsan suç kokar mı ya? Burada buram buram suç kokuyor herifler.  Ama yeraltı edebiyatı diye bir şey tutturmuşlar, öyle güzel ambalaj yapmışlar ki, çatır çatır yediriyorlar. Sen bir kere coğrafya olarak, bu konuda harika bir kültürün varken, bunu işleyemiyorsun. İşlenen daha doğrusu pazarlanan şey çok başka. Topraklar müsait bunun oluşmasına ama yemez yine de burada. Algıları değişmek zor. Bir örnek vereyim sana mesela, geçenlerde birtakım feminist arkadaşlar saldırdı bana. Sözlü saldırı. Beni cinsiyetçi küfürlerim yüzünden yermişler. Haklı olabilirler. Ama yererken kullandığı cümlelerde Bukowski hayranlığından dem vuruyor ve kendi yazdıklarında da küfür kullandığından. Ben abartılıymışım. Anamın amından falan da bahsetmişler. Tartışmaya dâhil oldum, o annemin örekesiyle ilgili yorumu görünce bastım geri. Neyini tartışayım ki? İşte anlatabildim mi bilmiyorum bu ambalaj olayını. Öyle güzel pazarlama. Oysa ben on yıldır aynı sövgüleri sıralıyorum. Küfürde cinsiyet olayını da anlamıyorum. Kimsenin kukusu canlanmıyor kafamda. Ayrıca babalarının götlerine de küfür ederim genelde. Yani eşit miktarda dağıtıyorum ben küfrü bu yüzden bir cinsiyetçilikten söz edilemez. Şimdi bu kıtipiyözler cinsiyetçi küfürlerden rahatsızlar ama orda burada Buk övüyorlar. Sonra da bana popüler kültür piçi gibi görüyorlar. Popülist şeyler olduğu doğru, bu yüzden kendime şayir diyorum amına koyim ama anlamıyorlar. Ağzımı bozdum gene bu soru burada bitsin, ben rakı masasında yardırırım sana, kimse duymadan. Gerizekâlılığa tahammül edemiyorum çünkü.

Neyse. Ben bu kültürün neresindeyim? Pezevenklik tarafındayım. İçinde olduğum altkültürü alıyor, kapitaller aracılığıyla üst sınıflara satıyorum.  Bu bayağı bildiğin kültür pezevenkliği bence. Maybaşlık.

Sanırım nerede olduğumu ve ne olduğunu anlatabildim. Seni seviyorum ihtiyar (gülüşmeler)

Ulvi Yaman: Uzun zaman fanzinlerde yazdın, hala da yazıyorsun, fanzinlerin edebiyata katkısı hakkında ne düşünüyorsun? Sokak edebiyatı diye bir şey var mı?

Batuhan Dedde: Fanzinlere eskisi kadar yetişemiyorum ama çok faydalı şeyler olduğunu düşünüyorum. Heh işte, yukarıdaki soruda sorduğunun da bir cevabı bu aslında. İlla bir yeraltı edebiyatından bahis açacaksak, bu çocuklar yapıyor bu işi. AVM’lerde satılan yeraltı edebiyatı kitapları mı olur ya? Bu insanlarda bir şeyler uyandırmalı. Öyle bir edebiyat varsa bu işi de bu fanzinler yapıyor. Biz değil. Sokak edebiyatı dediğimiz şey için de geçerli. Böyle bir kavramın var olduğunu düşünüyorum, evet. Ben de ilk ortalığa saçıldığımda, kendime böyle bir şeyler demiştim. Sonra büyüdükçe, böyle bir şey olmadığımı anladım ve uzaklaştım bu kavramdan da. Fanzinleri, sokak edebiyatı sayabiliriz belki.  Ne çocuklar var. Bu arada çocuklar diyorum ama kimseyi küçük gördüğümden değil, bu hitap şekli hoşuma gittiğinden. Ben iş yerinde 40 yaşında adamlara da “hadi çocuklar” diyorum. Neyse. Ne çocuklar var abi, benim diyen, onlarca yıllık yazarları bir şiiriyle yutar. Bu adamlar maalesef sahada kendilerine yer bulamıyorlar. Dergiler, kitaplar ve diğer materyallerde. Çünkü büyük balıklar küçük balıkların beslenmesine, büyümesine izin vermiyor. Küçük balıklar büyürse, büyükleri paralayabilir. Arka planda yatan sebep bu diye düşünüyorum. İşte o küçük balıklar, fanzinlerde nefes alıyor bence. Bu da güzel bir şey elbette. Kendimden örnekleyeyim hadi başkalarını bulaştırmadan, benden çok çok üstün kalemi olan adamlar biliyorum ve bu adamlara yazık oluyor. Üzülüyorum çok zaman bunlar için ama elimden bir şey gelmiyor ki? Kültür bakanı yapın beni, o zaman bir şey gelmez elimden dersem beni bıçaklasınlar. Ben de bu konuma nasıl geldim, bir fikrim yok. Toplumsal bir bakış açısıyla düşündüğümde, bir şeyleri başardığımı düşünüyorum çünkü tutundum kaldım buralarda. Böyle de devam edecek bu. Pek çoğu elli yıl sonraya ismimin kalmayacağını düşünüyor ama yanlış düşünüyorlar. Ben kendimi biliyorum, eminim. İlerlemeye devam. Şanslıyım demiştim. Sanırım beni buralara taşıyan biraz da şansım oldu. Ancak şunda ukala davranmak istiyorum, kimse beni alıp buraya taşımadı. Ben bana ait şeylerle buralara geldim. Bunun dışında kalan her şey, sadece benim kazdığım tünele istihkâm duvarı oldular. Bu, dışlamak değil bilakis bir bütünü tamamlayan parçadır. Bir sürü insan var eline imkân sunulan ve silinip giden. Demek ki bir yerlerde bir şeyleri doğru yapmışım, doğru yapacak şeylere sahipmişim ve diğer şeyler de doğru yapmamı sağlamış. Yorumlamam bu kadar. Hayırlı işler.

Ulvi Yaman: Bir dönem kendini “şayir” olarak tanımlamanda “y” harfine çok takılan oldu? Neden şair değil de şayir? Edebiyatçı dili bozabilir mi? Dil bozulabilen hatta daha ileriye gidiyorum bozulması gereken bir şey mi?

Batuhan Dedde: Şimdi muhtemelen  ağzıma sıçmaya kalkacaklar okunanlardan sonra ama benim şeyhim Şair Eşref idir. Diğeri de Şenol. İlk şeyhim bir dizesinde “Eylemem ölsem de kızbi ihtiyar/Doğruyu söyler gezer bir şairim” diyor. Bu da düsturdur benim için. 

O aradaki harfe çok takılan oldu. Bunun ortaya çıkışı tatlı gelen bir fikirdir. Sonra bu fikir büyüdü, protest bir tavra evrildi. Üstelik kendime karşı… İlk başta, Cemal Süreya’ya atıf olsun diye, o bir sessiz atmış, attığını çöpten alıp kendime koyayım diye. Öyle. Ben her şeyi kendi kendime yapmayı severim koymak dâhil. Sonra baktım ki yukarıda bir yerlerde de cevapladığım gibi, sosyal medya çok şey bir yere dönüşüyor. Daha o zamanlar yolun başındayım. Batuhan Dedde’yi kimse bilmez. Etrafımdaki insanları gözlemliyorum bir yandan. Yazarlar ne yapıyor, neler diyor, nasıl davranıyor vs. Yazar olmayı istedim, öğreniyorum çünkü. Baktım ki hepsi uçmuş. Birkaç dize yazan Allah oluyor. Bak abi, iyi kötü demiyorum, sadece yazan diyorum. Boktan yazanı da Allah, iyi yazanı da Allah… Bizim temel sorunumuz bu sanırım, bilinçaltında tanrıyı kıskanmak. O zamanlar internet faturası 50 lira mı ne? 50 lirayı veren, basıyor kalayı insanlara. Sebep? Yazıları imzasız paylaşılmış beyimizin. Bu dingilliği ben de yaptım. Dingillik kısmı, hak aramak değil, bunu abartılı yapmak. Elbette insanlar bu tepkiyi vermekte haklılar ancak tepki abartılı olunca, iğreti duruyor moruk. Moruk derken, yaşlılığına değil, hitap olarak dedim abi. Adam, sen gittin ben bittim tadında şeyler yazmış. Öyle bir ortalığı velveleye veriyor ki, sanırsın velvet underground şiirini bestelemiş. Bu insanlara maruz kaldım epeyce bir süre. Radyasyon gibi düşün. Zehirlendim. O sıralar yazarım falan diyorum, artistik patinaj. Bu zehirlenmeden sonra aydınlandım da. Bunu da fosforik bir radyasyon olarak düşün. Ben bu insanların arasında duramam dedim. Yani fıtratıma aykırı geldi. Duruşlar, konuşmalar. Adamı yakinen tanıyorum ama burada, sosyal medyada kendini öyle bir yansıtıyor ki, o adam hangisi? Şüpheye düşüyorum. Baktım kafayı yiyeceğim ben dedim gidiyorum, yapacağınız işi sikeyim capsini getir gözünün önüne. Aynı öyle oldu bana da. Karşı kaldırıma geçiyorum arkadaşlar dedim. Bundan sonra ben şayirim dedim. Daha bir sürü şey dedim.  Geçtim hemen karşı kaldırıma. Bu lavukları izliyorum şimdi. Ta o zamandan beri. Kafalarına göre takılıyorlar. Komik buluyorum onları. Yine kafalarına göre beni yeriyorlar, sevenler de var tabii. Bunu inkâr etmiyorum, herkes ve her şey karşımda duruyor gibi davranmıyorum asla. Samimiyetine inandığım güzel insanlar da var tabii. Onları kucaklıyorum. Onlar zaten ayrı bir yerde duruyor. Kendilerini biliyorlar da.  Neyse.

Edebiyatçı dili bozabilir bence. Eğer bu deformasyon, zararlı bir şey değilse. Jargona yeni kelimeler katmak, zarar getirmez. Ki dil, canlı bir şeydir biliyorsun. Olumlu anlamda bir bozulmadan bahsediyorsak, elbette dil bozulması gereken bir şeydir. Yüz yıl önce konuşulan Türkçe ile şimdi konuşulan bir mi sence? E işte bozulmuş? Gerçi şimdilerde olumsuz bozulmalar da çok daha fazla. Bunu sağlayan şeylerden biri de sosyal medya. Olumlu anlamda dediğim gibi, dil bozulması hatta daha da abartarak söyleyeyim içinden geçilmesi, delik deşik edilmesi gereken bir şey. Ay yok. Bu çok abartı oldu. Fazlası zarar. Özetle jargona yeni taşıyıcı sözcükler sığdırmak, üretmek ve kullanmak/kullandırmak güzel bir şey. Benim şayirliğim de böyle oluyor işte. İlk başlarda ağzıma sıçıyorlardı. Sonra sonra alıştı insanlar. Artık kitapların tanıtım bültenlerinde dahi unvan zırvasında “şayir” diyorlar. Hoşlaşıyorum bundan. Yine de arada “8 kitap yazmışsın şayir yazmayı öğrenememişsin” diyen zibidiler çıkmıyor değil. Olsun. Onlar da alışır. Bu arada, dünyanın ilk ve tek şayiriyim. Belirteyim istedim, bu sıralar başka başka şayirler türemiş. Başka yerde şubem yok arkadaşlar. 1987 yılından beri buradayım ve tek şubeyim. Dil konusunu izah edebildim sanırım?

Ulvi Yaman: Dışarıdan hakkında yazılanlara bakıldığında “marjinal” biriymişsin izlenimi var, sex&drugs, buzlu badem vb. oysa oldukça arabesk ve geleneksel bir yapın ve yaşam tarzın var? Neden böyle algılanıyorsun? Kaybeden misin?

Batuhan Dedde: Ya bu konuda var ya. Nasıl bir yarama bastın belli değil. Canım acıdı. Her zaman da acıyor. Abi şimdi bu durum çok karışık bence.  Öncelikle, bence onlar beni marjinal görmek istediği için öyle sanıyorlar ve farkında değiller. Marjinal, çocuk siken dincilerdir bana göre  ve bu marjinal kelimesinden rahatsız oluyorum çok.  Küpelerim var, piercinglerim var, değişik fötr şapkalar takıyorum, biraz değişik giyiniyorum, dövmelerim var. Onlara göre bunlar beni marjinal yapıyor. Bu şekilciliktir bence. Yani böyle bir görüntüyü marjinal sanmak, şekilcilikten ibarettir. Şekil yapmayın! Ben semtimde de böyle dolaşma cesaretini gösteriyorum. Deli diyorlar bana. Desinler, değişemem. İnsanların kafasındaki Batuhan şu; bu herif kitap yazıyor, manitalar o biçim, her akşam pompa, her gün uyuşturucu, offf falan filan. Abi ben otuz yaşındayım. İki yıldır ailemle yaşamak zorunda kaldım. Annemden fırça yiyorum gece kahve içiyorum diye. Saat gece 10’u geçtiğinde annem beni arıyor çabuk eve gel nerde kaldın diye. Sanılan şey bunun tam aksi. Annemi öldürdüm, babamı tokatlayıp her gün cebinden evin rızkını alıyorum, torbacıya gidip kokain alıyorum gibi bir şey sanıyorlar.  Bunlar yalan, dolan. Bazı şeyler kullandığım oldu geçmişimde ama gidip de babamı dövmedim. Ya da ne bileyim, herkes kadar kullandım işte. Herkes kadar yaşadım. Emin olsunlar, beni marjinal sananların bir çoğundan daha sade bir hayatım var. Ama bunu anlatamıyorum insanlara. Her şeyimde bir bok arıyorlar. Bir şey yazıyorum, ne içtin?, madde mi var? Ya geçenlerde balkonda mavi bir leğenin içinde yetiştirdiğim semizotlarının fotoğrafını paylaştım. O ne, yeni bir madde mi falan diye soruyorlar. Çünkü onun kafasındaki lugatta Batuhan öyle şeyler yapamaz. Mutlaka ve mutlaka uyuşturucu kullanmalı, uçarı şeyler yapmalı. Ya abi ben bir yıl işsiz gezdim, iş arıyorum diye yazıyorum sağa sola, babamdan sigara parası alıyorum, o hallerdeyim, kimse inanmıyor. Çünkü Batuhan iş arayacak bir adam değil. Suyla yaşıyor. Ne kirası var, ne faturası var, bir şey yiyip içmez. Bunlara ihtiyacı varsa da kitap yazıyor, paranın mına koyuyor çünkü.  Öyle sanıyorlar. Ben böyle bir imaj da çizdiğimi düşünmüyorum. Herkes kadarım işte. Ama beni alıp öyle bir yere koymuşlar ki, bazan ben de hayret ediyorum, ağzım açık bakıyorum söylenilenlere.  Ve işin leş tarafı, burada yazdığım şeyleri onlara anlatıyor ve inandıramıyorum.  Ben de ileri derecede panik atak başladı. Zamanında yediğim hurmalar şimdi kamçılıyor vahşice. Her şeyi bıraktım. Önceden takılıyordum ama yine bunların düşündükleri gibi değil. Geçenlerde bir cumartesi akşamı, arkadaşın evinde toplandık, meyve yiyoruz yeminle. İnanmıyorlar. Ooo abi ne içtik. Kafalar taşak mı? Yani hep bir şeyler olmak zorunda. Yazıda da bunu yapıyorlar. Mutlaka bir şey içerek yazmak zorundayım. Mutlaka bir şey kullanmış olmalıyım. Herif kabullenemiyor bunları normal kafa ürünleri olduğunu. 

Batuhan DeddeKaybetme kısmına gelince. İnsanız. Herkes ne kadar kaybettiyse, ben de o kadar kaybettim ve etmeye devam edeceğim inşallah. (gülüşmeler) Öyle her şeyim mahvoldu triplerine girmiyorum. Öyle olduğu dönemler de oldu tabii, insan hayatı ya da benim hayatım diyeyim, şık bir asansörü canlandırıyor, iyi bir performansla. Hiç sabit kalmadım. Bu da doğru ve doğal olan. Ne demişler, ne dem baki, ne gam… Kâh kahroluyorum, uzun sürüyor, kâh seviniyorum. Her şey insana uygun yaşanıyor nazarımda. Bir öyle, bir böyle. Savrula savrula. Kahrolurken, her insan gibi isyan ediyorum ben de tabii. Sonra durulunca deniz, her şey yeni ütülenmiş çarşaf gibi olunca. Ohhh diyorum. Bir rahatlama geliyor. Bakıyorum o kahırlar, o dalgalar, güzel şeyler bırakmış bana. Her ne kadar bir parçamı söküp alsa da. Güzel şeyler bunlar. Güzel buluyorum bütün bu kaosu.  Yani bir süs köpeği olmaktansa,  sürekli çöpleri kurcalayan, her an bir veledin tekmesine maruz kalma korkusuyla yaşayan bir sokak köpeği olmak daha muntazam.  Kaybetmek konusunda öyle abartılı bir durum yok yani. Belki standart kaybetmelerden birkaç tık yukarıda. Hepsi bu. Ama zaman zaman hayatıma BDSM ürünleri uygulandığı oluyor.

Ulvi Yaman: Kimleri okuyorsun? Cemal Süreya’yı biliyoruz onun dışında?

Batuhan Dedde: Cemal Süreya, benim erken dönem gençliğimdir. Ergen demedim, böylesi havalı oluyor. İzi büyük. Aynısı Attila İlhan için de geçerli. Onları ayrı bir yere koymam elzemdir her daim. İlk buralarda boy gösterdiğimde, fanatikliğimi çok yansıtıyordum. Senin de bildiğin gibi işte. Zaman geçtikçe, bu fanatizm biraz Edip Cansever’e kaydı. Onun şiirleri yaşlı bir adam için daha uygun sanki. Öyle yorgun bir enerjisi var diye düşünüyorum. Öyle illa ki şunu okuyorum diyemem, ki zaten her kitap okunmayı gerektirir bence. Okumadığım, bilmediğim yazarlar olduğunda şeyhim Şenol’a koşuyorum. O bir şeyler söylüyor bana. Tavsiyesiyle hareket ediyorum. Bugüne kadar memnun kalmadığım hiç olmadı. Önceden her şeyi okurdum ben de. Yaş aldıkça, beni tamamen etkileyecek şeylerden kaçınmaya başladım farkında olmadan. Bunu sonraları fark ettim. Şimdi beni geliştirecek şeyleri okumaya özen gösteriyorum. Bunlar bir yana, illa ki isim vermem gerekliyse, Ferit Edgü’yü  son zamanlarda bol bol. 2 yıldır birtakım mükemmel sıkıntıların içindeyim. Güzel geliyor bana. İyileştiren bir tarafı var gibi hissediyorum.  Bir dönem  Hemingway’e sardım, bir dönem Alper Canıgüz’e, sonra bizim Alper Çeker reyize sardım bir ara. Dönüp duruyorum. Çok sabit bir durum söz konusu değil. Beatçi puştlardan tam anlamıyla keşif yapamadıklarımı deşiyorum arada bir. Bunu söylemeye korkuyorum. Çünkü öyle şeyler oluyor ki, geçenlerde Çağrı abinin de dediği gibi… Bu olanlar yüzünden edebiyatı da beati de sikeyim deyip Sivas’a yerleşesim geliyor. Bu yüzden biraz çekingen yazdım bunu.  Sabit olan tek bir şey var yaşamımda, Brautiganların Richi. Ben bu herifi çok seviyorum. Çantamda her zaman bir kitabını taşıyorum muhakkak. Bazan onunla aynı enerjiden imal edildiğimizi düşlüyorum. Öldüğümde Allah’a soracağım bunu. Merak ediyorum çok. Yeter bence bu kadar.

Ulvi Yaman: Genç yazarlardan kimleri seviyorsun, kimi sevmediğini biliyoruz, gerçi onun da dilini seviyorsun sevmeme nedenin başka 🙂

Batuhan Dedde: Abi ben bunu pas geçmek istiyorum. Var, mutlaka takip ettiğim, sıkı takipçisi olduğum arkadaşlar var. Muazzamlar. Ama çaktırmıyorum ona. Çünkü yoruluyorum. Neden? Bu popülist durumlar yüzünden, beni bir “el veren” gibi görüyorlar. Yazılarını göndermek istiyorlar. Değerlendirmemi. Ben böyle bir adam değilim. O yazıları eleştirecek donanım sahibi biri değilim. Bunu yapmayacağımı söylediğimde bozuluyorlar. İlerleyen günlerde sıkıntılı durumlar ortaya çıktığında da ilk saldıranlar onlar oluyorlar. Bu beni çok üzüyor. Ne kadar çok sıkı takip ettiğim çocuklar vardı, bu anlattığım şekilde kendinden tiksindiren.  O yüzden ben bunu pas geçiyorum. Ama emin olsunlar, bir çoğunu okuyorum, sosyal medyada, kitapları olanların da kitaplarını alarak. Paylaşmıyorum sadece. Bu sefer üzerime biniyorlar, bizim de kitabımızı paylaş, bizim de yazımızı oku. Emre Varışlı var bir tek isim verebileceğim, o da 100 yaşında falan. Genç değil, fosil orospu. Sorudaki o malum yavşağı da bıçaklarım bir gün, bak demişti dersin.

Ulvi Yaman: Nasıl yazıyorsun? Notlar mı alırsın, yoksa  kafanda biriktirir, kapanır bir çırpıda mı yazarsın?

Batuhan Dedde: Ya sen yapma bari be! İhtiyar! Nasıl yazıyorum benim de bir fikrim yok. Böyle ilginç geliyor insanlara ama bana gelmiyor, neden bilmiyorum. Bazı zamanlar notlar alıyorum, kafamda biriken de oluyor ama ben onun farkında olmuyorum çok zaman çünkü arka plana kayıt ediliyor. Not almam lazım aslında. Böyle çok güzel şeyler bulut oldu gitti. Gece yatıyorum, aklıma enfes şeyler geliyor. Ya diyorum şimdi kim kalkacak yataktan, sabah not alırım. Birkaç kez tekrarlıyorum ezberlemek adına. Sabah bir kalkıyorum unutmuşum. Böyle böyle ne güzel şeyler uçup gitti bir bilsen. Sonradan akıllandım. Telefona yazıyorum hemen. Ama bu çok az olan bir şey. Dediğim gibi, genelde arka planda kayıt oluyor ben farkında olmadan. Sonra bir gün diyorum artık kitap olma zamanı geldi. Oturup, kendimi sıkarsam birkaç hafta, sıkmazsam birkaç ayda dosyayı tamamlayıp Hz. Şenol’u arıyorum al sana dosya var diye. Mezar Taşı Gibi Düşüyor Yağmur öyle oldu mesela. O kış, çok acılı bir kıştı. Ağır metal gibi çöküyordu her şey üzerime.  Bizim Anıl’ın evinde kalıyorum. Evime gitmiyorum çünkü odanın duvarları beni yumrukluyor resmen. Anıl’ın evde öyle ama en azından yanımda birileri var. Birkaç hafta oturdum orada, yaşamaya çalıştık. Bir gün Anıl’a dedim ben gidiyorum kitap yazmaya, kapandım eve.  Şubat ayıydı.  Odadan dışarı dahi çıkmadım doğru düzgün. Nisan ayının ilk haftası da kitap raflardaydı işte.

Ulvi Yaman: Biraz Kadıköy’ü anlatsana?  Senin için ne ifade ediyor? Değişti mi?

Batuhan Dedde: Kadıköy, eskiden güzeldi triplerine girenlerdenim.  Ben 87 doğumluyum ihtiyar. Ama o tadı biliyorum. Kadıköy, 80’lerin kasabasıydı. Komşuluk ilişkileri, esnaflar, sokaklar, evler, dükkânlar…. Şer odaklarının dikkatini çekti tabii bu. Şimdi Kadıköy can çekişiyor maalesef. Her yer inşaat. Köpek kulübelerini ev diye fahiş fiyatlardan kiralıyorlar. Her yer kafe doldu. Garip garip tipler geliyor. Kadıköy önceden stabil, korunaklı bir yerdi. Kendi içinde kapalı devre bir kasaba idi. Şimdi Kadıköy tuhaf bir yer oldu. Ben ortaokul zamanlarımda takılmaya başladım Kadıköy’e, sonra ilk fırsatta evden kaçıp oraya yerleştim. Yaşadım. Uzun sayılabilecek bir süre. Kadıköylü diyemem sanırım kendime. Kadıköylü olmak, farklı bir şey… Ama başka şehirlerden okumaya birkaç ay önce gelen öğrenci arkadaşlar, beş yüz yıllık Kadıköylü gibi konuşuyor. Bence bu Kadıköy’ün kalbini kırıyordur, çünkü orası canlı ve ruhu olan bir kasaba (idi) şimdi hipsterlerin sakallarında boğuluyor.

Benim için de muazzam şeyler ifade ediyor. Ergenliğim, keşiflerim, kendimi bulmak, Yenibosna’da torbacı olmayışımın sebeplerinden biridir çünkü orada kendim oldum. Bu da her şeyi özetler sanırım.

Ulvi Yaman: Ne zaman içeceğiz? 🙂

Batuhan Dedde: Eskiden olsa istediğin zaman derdim ama birkaç aydır çalışıyorum, artık ancak bir cumartesi gecesi olabilir güzel abim, öpüyorum seni ve benim saçmalamalarıma maruz kalan herkesi. Benim röportajlar genelde sabit bir sonla biter, buna özen gösteririm. Şöyle derim hep; Müslüm baba der ki, her şey gönlünce olsun…