Güç Zehri

0
179

Bir süredir yazmaya ara vermek zorunda kalmıştım. Mevzu sağlık olunca istesen de bazı şeyler olmuyor işte. Yazıdan çiziden uzak kaldım kalmasına ama ülkedeki gelişmelerden, yaşananlardan uzak kalmak ne mümkün?

Her Allah’ın günü ayrı bir sıkıntı. Sanki kötülük her yeri sarmışçasına birbirinden üzücü, “bu kadarı da olmaz” dedirten olaylar…

Kadın cinayetleri mi dersin, çocuklara yapılan zulümler mi? Ya kurduğumuz bu saçma sapan düzenin esiri olmuş, sokaklara mahkûm canlar? Yolsuzluklar, şiddet olayları, doğa katliamları, üçkağıt ekonomisi ve nihayet kirli politik düzenin yarattığı gelişmeler, gençlere yapılan haksız hukuksuz muameleler, adaleti, vicdanını yitirmiş koca bir ülke…

Haberlere yansımış o kadar çok olay var ki! Hangi birinden bahsedeyim.

Bunca yaşanan gelişmenin içinde yazmak, hele hele umuda dair bir şeyleri söyleyebilmek epeyce zor. Karamsar değilim ama coğrafya gerçekten sıkıntılı. Taassubun egemen kılındığı, cahilliğin yüceltildiği bir egemen düzen, onun kural tanımaz temsilleriyle mücadele içinde bir ortam. Hiç kolay değil.

Yazmak işte böylesi durumlarda daha bir önemli ama bir o kadar da zor. 

Kelimeleri konuşturabilirsiniz, çok iyi bir dil bilgisine sahip olabilirsiniz ama yazmak başka bir şey. Gerçek anlamda düşüncelerinizi, duygularınızı, dünyanızı açabilmek demek. Her ne olursa olsun doğruları dile getirebilmek, gözünü budaktan sakınmamak demek. 

Eh bunları yaparken bir takım çıkar çevrelerini karşınıza alacağınız da açık. 

Cesaret isteyen bir konu vesselam. Bu yüzden herkes yazmaz, çünkü herkes iç dünyasına, hayatına dokunulsun istemez. Çoğunlukla gerçek hislerini ortaya koymaktan, düşüncelerini söylemekten kaçınır insanoğlu. Küçümsenme, alaya alınma, dışlanma korkusu etkiler veyahut da başına gelebilecek birtakım başkaca olumsuzluklardan çekinir. Tahmin edersiniz. Ya da bir kazanım elde etme gayesiyle o anki gerçek fikirler saklanabilir, basit yalanlara kaçılabilir. Hayatında böylesi korkulara, kaygılara ya da çıkarlara teslim olmuş kişiler nasıl yazabilir ki?

Sanırım bu dönem fazlasıyla kendimle kaldım. Eh insan kendiyle kalmaya görsün. Geçmişle epey yüzleşiyor, yaşadıklarını, nedenlerini, doğrusuyla yanlışıyla kararlarını sorgular oluyor. 

Niçin? diye sormayın. İçinde olduğun çevre memnun etmiyor ve zamanı geçmiş fikirlerin ele geçirdiği bir toplumda boğulduğunu hissediyorsan; farkındalığın gelişmiş ve tanık olduğun hayat mutlu kılmıyorsa; bana ne diyecek kadar da umursamaz, bilinçsiz değilsen eğer geçmiş olsun, hapı yuttun demektir. İstesen de istemesen de hangi yollardan geçtiğini, yaşadıklarını, nedenlerini sorgulamadan edemiyorsun. Kendine şöyle bir dışarıdan bakarak gerçekte nasıl bir kişilik olduğunu düşünmeden yapamıyorsun.

Sonuç? 

Pek iç açıcı olmadı tabi. Aynalarda kötülük timsali biriyle karşılaştım. Yok yok yanlış duymadınız, basbayağı kötü. Burada yalnızca bireysel olarak bir kötülük halinden bahsetmiyorum, güce dayalı ilişkilerin hâkim olduğu bir toplumda varlığını kötücül bir sosyal düzende sürdürmek için kötülüğün gücüne karşı kötücül bir güçle karşı koymanın zorunlu olduğunu düşünen biriyle karşılaştım. Güçten başka hiçbir şeyin insan ilişkilerinde belirleyici olmadığına inanmış biri çıkmıştı karşıma. Belki kötülüğün sıradanlığına kendini kaptırmış olanlar “bunun nesinde sorun var” diyebilir ama benim için sorunlu bir durum.

İnsan kendisine hiç böyle bir şey yakıştırır mı demeyin? Şu ülkeyi, içinden geçtiğim deneyimleri, kişiliğimi etkileyen olayları göz önüne getirince bu sonuca ulaşmam çok zor olmadı. 

Kötülük olarak nitelendirdiğimiz davranış ve duygulara sahip olmanın hiyerarşik şekilde yapılanmış bir toplum düzeninde; güç ilişkilerinin egemen olduğu, bariz bir şekilde ezilenler yarattığı şu toplumsal düzende hiç de zor olmadığına kanaat getirdim. Bizi toplumsallaştıran, ortak değerler, düşünceler alanına taşıyan, eğitime, inanca, bilgiye dair bir şeyler aktaran araçların; okulların, ibadethanelerin, televizyonun, gazetenin, sosyal medyanın, kitapların, müziklerin, her gün saatlerce ihtiras, kurnazlık, şiddet satan dizilerin, kısacası bütün bu kitlesel nitelikli iletişim ortam ve araçlarının sosyal ilişkileri nasıl anlattığına, biçimlendirdiğine dair biraz gözlem yaptığınızda bu tespite ulaşmanız hiç de zor olmayacak. 

Ezen ezilen ilişkilerindeki hikayelerde, sınıflı toplumun güç ilişkilerinde kötülüğe ilişkin kodları, bunların düpedüz zihinlere, ruhlara ekildiğini gördüm. Hepsi bu…

Üstelik yeni bir durum da değil yaşananlar. Dedim ya insan hastayken pek faal olmuyor, yavaşlıyor, yalnız kalarak epey bir düşünme fırsatı buluyor, kimi zaman geçmişiyle de yeniden tanışıyor…

Yücelen, Yücelten Güç

Henüz ortaokul yılları. Orta son olabilir, şimdi tam olarak hatırlamıyorum. Sınıfın başa oynayan çalışkan öğrencilerinden biriydim. 

O yılları bilenler bilir. Askeri darbe yeni olmuş, her günü olaysız geçmeyen ülkede her şey bir anda durulmuştu. Yaşamın her anına askeri yönetimin izleri yansımış, otoritenin, sınırsız gücün etkisi her yere sızmıştı. Etnik, dini veya dil gibi nedenlerle yaratılan suni bir “politik öteki” üzerinde kullanılabilecek güç yücelen, yüceltilen değerlerin başında geliyordu. Nihayetinde ezilecek olan kesimlerin sesini duyurabilecekleri hiçbir şeyleri yoktu o vakitler, ortam müsaitti. “Kahraman ırkıma ihanetin sızdığı” bir dönemdi. Askeri nitelikli egemen düzende “her Türk asker doğuyordu” ve “Türk’e Türk’ten başka dost nimet” yoktu. Yani politik egemenler kimsenin karşı koyamayacağı klasik yollarla bir hikâye yazıyor, siyasal düzene en ufak muhalefet fikri acımasızca eziliyordu. Öyle ya hainler, anarşistler aramızda kol geziyordu.

Toplumsal bir alanda, okulda, üniversitelerde, sendikalarda, camide, medyada, sanatta egemen düzenin temsilleri tarafından kendine en ufak bir yetki verilmiş, güç kullanma hakkı sunulmuş herkes kendi altında gördüğü küçücük dünyasındaki herkese gücünü göstermekten çekinmiyor, hatta uygulamaktan neredeyse haz alıyordu. Güçlü olana özendirilme, gücü yüceltme öyle muhtarla, belediyeyle, polis karakoluyla sınırlı bir konu değildi. Gücün, güçlünün temsili her yerdeydi. Çizgi romanlardan şarkılara, sanattan ders kitaplarına, şiirlere, atasözlerine, fıkralara kadar her yerde otoritenin, gücün ve bunlara sahip olanların ne kadar yakışıklı, çekici sunulduğuna dair izleri görebiliyordunuz. “Öteki”ni ortalarda görme şansınız tabii ki mümkün değildi. Elinde avucunda hiçbir şey olmayan, dışlanmış yoksul yığınlar için yüksek onur, önemsenmiş olmak ve bir güç tarafından kabul görmüşlük sanrısı, hayatla bağ kurabilecekleri, varlıklarını hissedebilecekleri en önemli şeydi.

Üste başta yoktu ama gururlu, onurlu insanlardı onlar. Tıpkı filmlerin anlattığı gibi. Lakin hayatın gerçekleri kabak gibi ortadaydı. Devletin sağladığı hizmetler nedense onlara uğramıyordu.

Eğitimdeki sorunlar da her zamanki gibiydi. Yine sınıflar, sıralar yetmiyor, yine öğretmen bulunamıyordu. Tabi o yıllar darbe sonrasında öğretmenlerin de ayıklandığını, işten atıldıklarını ya da tutuklandıklarını çocuk aklımızla bilmiyorduk. 

İşte öylesi bir gün yine öğretmen olmayan derslerden birindeydik. Ders saati bu, boş olursa ne olur? Gürültü, patırtı. Neyse bir süre sonra nöbetçi öğretmen kapıda belirmişti. İçeri daldığı gibi epeyce bir azar çekerek hepimize bir hiza verdi. Sessiz olmazsak ceza vereceğini falan söyledi. Bir süre bekleyip durumdan emin olunca da çekti gitti. 

“Ergen sınıfı arkadaş, olacak o kadar” diyebiliyorum şimdi ama o vakitler ergenlik nedir onu dahi bilmiyorduk. Neyse bir zaman geçti sınıfta yine gürültü patırtı. Öğretmen yine göründü. Yine aynı azar, yine aynı uyarılar. Ama bu kez farklı bir şey daha oldu. Sınıfı kontrol altında tutabilmek için gözetmen olarak içimizden birini seçeceğini söyledi. Hay söylemez olaydı. Sıralar arasında dolaştı, dolaştı ve geldi gitti beni seçti. Neymiş sınıfın çalışkan, uslu, örnek temsiliymişim. Öğretmen bu itiraz edebilir misin?

Sonra kolumdan tuttuğu gibi beni öğretmen masasına doğru çekiştirerek götürdü. O yaşıma kadar sınıfın bu köşesinde, öğretmenin olduğu bu koltuğa hiç oturmamıştım. Nasıl oturabilirdik ki zaten, burası kutsal bir alan gibiydi.

Neyse olan olmuştu. Ve ben bu yeni duruma alışmak zorundaydım. Bir süre sonra başımı kaldırıp etrafa göz gezdirdiğimde herkese daha bir yukarıdan baktığımın farkına vardım. Bu yüksekçe kısımdan tüm sınıfı rahatlıkla görebiliyordum. Üstün bir konumda olduğum hissi aklımı almıştı.

Yaşanan bu yeni durum sınıf için de bir ilkti. Kendi aralarından biri öğretmen gibi oturmuş onları süzüyordu. 

Kısa süreli bu şaşkınlık halini yaşarken öğretmen sınıfa doğru döndü ve “ben yokken arkadaşınız buranın öğretmenidir, ben neysem o da odur. Onu dinleyeceksiniz” dedi. İyi halt etmişti, şimdi beni de sınıftan ayırmıştı. Tam gidecekken uyarısını ekledi: “Ha, eğer sınıfta çıt çıkarsa hepinizi yakarım. Başta da seni. Kim gürültü yapıyorsa herkesin isimlerini yazacaksın.”

Tam adamından istemişti. Bunu nasıl yapabilirdim ki!

Üstelik o gittikten sonra sınıfın bana bakışı da değişmişti. Arkadaş aranızdan biriydim, ne oldu da şimdi bana düşman gibi bakıyorsunuz?

Tabi olanlar olmuştu. Sınıf bir süre sonra yine coştu. Beni mi takacaklar? 

Ön sıralarda arkadaşlığından dolayı sevdiğim biri vardı. Şakacı, kişiliği itibariyle, heyecanlı, hareketli biriydi. Etrafındaki arkadaşlarının tesiriyle daha bir coşuyor, daha çok konuşuyor, aralarında muziplik yaparak eğleniyorlardı. Sonuçta gürültüleri de gitgide artıyordu. 

Kendisine sınıf olarak genelde hoşgörüyle yaklaşırdık. Çünkü ciddi bir sağlık sorunu vardı. Kalbinde doğuştan gelen bir delik bulunuyordu. Çabuk heyecanlanır, kimi zaman telaşlı hareketleriyle zaman zaman endişe yaratırdı. O gün yaşanan onca şeye rağmen sıra arkadaşlarıyla beraber sınıfı da etkileyecek şekilde gürültü yapmaya devam etti. Birkaç kez uyardım. “Yapmayın, etmeyin şimdi öğretmen gelecek hepimiz yanacağız” türünden söylendim. Uyarılar kar etmiyordu. Sonra şahsen ona ismiyle hitap edip, “sus yoksa çok kötü olacak” tarzında bir şeyler söylediğimi hatırlıyorum. Belki üslubum belki benimle ilgili başkaca bir sorundan olabilir bilmiyorum, ani bir öfkeyle karşılık verdi. “Ne olacakmış? Sen kimsin? Kendini öğretmen mi sanıyorsun?” tarzında bir şeyler söylendi. Sınıftan başkaları da karıştı. Onlar da “kendini öğretmen sanıyormuş” diye dalga geçtiler. İş iyice inada doğru gidiyordu. Bir anda nasıl olduysa deliye döndüğümü hatırlıyorum. Sonra olmaz böyle şey denilecek türden ağzımdan bir cümle çıktı: “Bak yapma yoksa kalbinde ikinci bir deliği ben açarım”. 

Ben ne yapmıştım? Böyle bir söz nasıl söylenebilirdi? Tabi o da bir anda ayağa fırladı. Üstüme doğru gelmek istedi. Yanındakiler engel oldu. Bağırış, çığırış derken öğretmen sınıfa daldı. “Ne oluyor? Ne bu gürüldü? Kesin sesinizi!” tarzında sözlerle müdahil oldu. O sırada kendimi kaybetmiş hüngür hüngür ağlıyordum. O da ağlıyordu… 

Nasıl olur da böyle bir şey söyleyebilirdim, aklım almıyordu. Sınıfın neredeyse tümü bana düşmanca bakıyor, fısıltılar arasından kırıcı sözler duyuyordum.

Öğretmen ortalığı yatıştırdı, sonra ne olup bittiğini sordu. Sınıftan bazı öğrenciler benim yaptığım utanç dolu tavrı anlattılar. Kimsenin yüzüne bakamıyordum. Doğal olarak bir süre sonra beni de azarladı. Derhal özür dilememi istedi. Özür diledim dilemesine ama nafile. Artık aramızdaki arkadaşlık bitmişti. İlerleyen günlerde hiç konuşmadı benimle. Sınıfta ortam zamanla yumuşasa da olayın etkisiyle kimi arkadaşlar da benimle konuşmaz olmuştu. Hayatımın her döneminde bir mahcubiyet içinde kaldım. Hatta yıllar geçti, üniversiteli yaşlardaydım sanırım. Aynı semtin bir mahalli pazar yerinde karşılaştık. Ben “çocukluktu, çok yanlıştı” diyerek yeniden bir özür dilemek için selam vermek istedim ama nafile. Yüzüme nefretle bakışını hatırlıyorum.

Hayatımın birçok anında insan ilişkilerinde ne zaman olumsuz bir süreç yaşasam bu konu aklıma gelir oldu. Üstelik yıllar sonra bir şeyin daha farkına vararak. İlişkilerimin temelinde de benden kaynaklı bir sorun olduğu kanaatine vardım. Üstelik nedenini de keşfederek. Neyse ki böylesi zırvaca konuşmalar yapmayacak kadar büyümüştüm.

Yaptığım şey kötü bir şeydi ve açık açık bir güç gösterisiydi. Lakin nasıl oldu da böyle bir tavrı sergilemiş, kontrolsüzce o sözler ağzımdan çıkmıştı. Üstelik ilerleyen yaşımla birlikte dönem dönem bu türden kontrolsüz çıkışlarımın olduğunu da fark etmeye başlamıştım.

Aslında olan bitenin nedeni çok açıktı. Anlamak için belki de zaman gerekiyordu.

Çocukluğumun geçtiği, doğru düzgün elektriğin, suyun, yolun, bir kanalizasyonun dahi olmadığı, yoksulluğun her zerresinde kendini hissettirdiği o kenar mahallenin insanlarını, hayatları, o zamanlar yaşanan insan ilişkilerini, adeta kültürleşmiş, kabul görmüş hayatta kalma mücadelesine odaklanmış davranış ve alışkanlıkları düşündükçe çoğu şeyi kavramaya başladım. Tüm sorunun kökeni ekonomi-politikti, yaşananlar tamamıyla sınıfsal bir sorundu. 

Tabi yıllar sonra çözümleyebilmiştim. O sınıfın eşitleri arasındaki ilişkiler aşırı mücadeleciydi. Sahip oldukları üç kuruşluk dünyayı korumak ya da sürdürebilmek için ilk olarak acımasızlığı öğrenmişlerdi. Ortak ve kabul gören tek değer güçlüye itaat güçsüze güç gösterisiydi. Bunun dışında aralarında oluşmuş ortak bir hukuk, ortak bir ilişki anlayışı yoktu.

Yoksulluğa itilmiş, yarınlarıyla ilgili devamlı bir kaygı içinde yaşayan o insanların adeta insanlıktan çıkarcasına verdikleri mücadelede ne denli yabanlaştıklarını, nasıl bir yırtıcıya dönüştüklerini bilmeden bir hayat sürdüklerini çözümlemiştim. Ben de onların arasındaydım. 

Dinle, medyayla, okulla ne kadar telkin ne kadar umut verilirse verilsin sonuçta egemen toplum düzeninin kenarında kalmışlardı. Bir kere dünyalar farklıydı, hayatı okuma biçimi bambaşkaydı.

Yaşadığım o hayatın benliğimde belirleyici olduğunu anlamıştım. O dili, o üslubu, o güç ilişkilerini öğrenmiştim. Farkında olmaksızın ben de o mahallenin kültürü içinde erimiştim. Hayatı boyunca devamlı olarak otorite ve gücün altında ezilmiş bir toplum kesiminin içinde yıllar beni de yoğurmuştu. Ve bu dünyadan biri olarak öğrendiğim acımasız gücün ne olduğunu bilerek elime geçen ilk fırsatta bunu uygulamıştım. Hem de sıradan bir şekilde, tamamen bilinçsizce. Çünkü bildiğim tek şey buydu. Mahallenin kuralı, kabulü buydu. Var olmak istiyorsan eşitler arasında gücünle diğerine boyun eğdirmek zorundasın. Eğer gücün varsa diğerine karşı göstermelisin. Yoksa ezilirsin.

Şimdi bunca şeyi neden anlattığımı düşünenler olabilir. İçimi döktüğümü sananlar da. Ama bugünün politik iktidar temsillerine, toplumsal tabana ve son zamanlarda yaşananlara bir bakarsanız, onca yazılmış satırın neden olduğunu çözümlemeniz çok zor olmayacak.

Kapak Görseli: Jerry Zhang/unsplash.com

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz