Sinan Dirlik: Sanat/ Siyaset ilişkisi tarih boyunca tartışma konusu fakat biliyorsun biz günlük düşünen bir toplumuz ve “başımıza gelen bütün bu şeylerin” aslında tarih boyunca süregelen bir iktidar ilişkisinin uzantısı olduğunu bilmiyormuş gibi davranıyoruz. Şu günlerde malum bir “Kültürel İktidar” meselesi var. Burada birbirine bağlı iki sorum olacak sana: 20 yıllık bir tek parti iktidarı yaşanıyor. Cumhuriyetin ilk yıllarında da bir tek parti iktidarı dönemimiz vardı biliyorsun. 1923-1946 arasında 23 yıllık dönemde devasa bir imparatorluk kültüründen “yeni cumhuriyet kültürünü” yaratmayı başardı o zamanki egemenler. İmparatorluk çok kültürlü bir yapıydı, o yapı yerini tek kültürlü bir yapıya dönüştürüldü. Bir biçimde başarılı da olundu. Şimdi 20 yıllık iktidar, 20 yılın sonunda hala “kültürel iktidar” diye uğraşıyor ve başarısız olduklarını da teslim ediyorlar. İlk sorum şu olacak: 20 yılın sonunda devasa bir ekonomik güce ve otoriter güce sahip olmasına rağmen iktidar neden “kültürel alanda” beceremedi iktidar olmayı… Buna bağlı ikinci sorum da şu olacak… Sanatçı ister istemez geçimini sağlarken bir biçimde iktidar odakları ile az ya da çok ilişki kurmak zorunda. Burada kırmızı çizgi nedir, senin kırmızı çizgilerin var mı? Örneğin iktidar partisinin bir belediyesinin etkinliğinde bireysel olarak ya da grup olarak sahne alır mısın? Bağımsızlık bir anlamda yokluk ve yoksulluk, sesini duyuramama, para kazanamama anlamına gelmiyor mu? Bir biçimde iktidar odakları ile siyaseten değilse bile sanatıyla ilişkilenen sanatçıların durumuna ilişkin ne düşünüyorsun?
Mahmut Çınar: Bu kültürel iktidar meselesi esasen o kadar da yerli bir mesele değil. Genel olarak bir medeniyet meselesi gibi görüyorum ben. Bugünün “kültürel iktidarı” denen, aslında hiç de homojen olmayan çerçevenin de esasen Cumhuriyet’in ilk yıllarında oluşmadığını düşünüyorum. Bunu, Osmanlı’da gözünü Batı’ya ilk çeviren münevverlerin, orada gördükleri sanatsal ve kültürel ortamı bu topraklarda da görmek istemeleri üzerine başlayan fikri ve sonra siyasi mücadeleyle anlamak gerekiyor sanırım. Böyle bakınca da aslında bugünün kültürel iktidarı (ki dediğim gibi, bu da detaylı bir tespite ihtiyaç duyan muğlak bir ifade), en az 300 yıllık bir düşünsel ve sanatsal gelenek yaratma çabasının ürünü. Mevcut iktidarın çabası bu bağlamda çok anlamsız kalıyor. Şöyle düşünelim: Bugünün iktidarının düşünsel mirası, geçmişte, bugünün kültürel iktidarını oluşturan bir geleneğe karşı oluşmuş, hatta reaksiyoner bir miras. Batı’da Rönesans’la ayyuka çıkan, matbaayla serpilen, nihayetinde sanatsal, edebi, felsefi özgürlüğe, yaratıcının öyle veya böyle özerkliğine dayanan bir anlayışın bunca yüzyıllık temellerine karşı, öyle yirmi, otuz, yüz yılda bir gelenek üretemezsiniz. Bu tarihin bildiğimiz akışına, aklına aykırı. Dahası, prensipleri temelde Batı’da belirlenmiş olsa da, bu kültürel miras aslında bir haliyle Doğu’yu da içeriyor aslında. Yani müziğinden resim sanatına, edebiyatından felsefesine, bugün tüm dünyada “iktidar”ını sağlamlaştırmış olan paradigma, Doğu’dan, bizim sandığımızdan fazla beslenmiş, onu da içine bir şekliyle katmıştır. Buna yönelik şarkiyatçılık eleştirisini saklı tutmakla birlikte, aydınlanmacı, özgürlükçü sanat ve kültür anlayışı bence esasen küreselleşmeyi başarmıştır. E tabii bu durumda buna karşı bir savaş, yahut en hafif haliyle bir mücadele, sizi fikirsel olarak da dağla savaşan fare durumuna düşürür. Ama ne yapıyor iktidar? Alıyor, yine o “kültürel iktidar” dediğinin yöntemleriyle, mecralarıyla sözde kendi sanatını, edebiyatını üretiyor. Yani İslamcı yazar da “roman” yazıyor; sözde muhafazakar şarkıcı da Batılı altyapılarla, şarkı yazma modelleriyle şarkı yazıyor, televizyon dizileri, filmler zaten Batı’da oluşmuş bir görsel anlatı biçiminin kötü taklitleri vesaire. Böyle bakınca siyasal İslamcılık zaten bir tür kültürel iktidarı kabul etmiş. Sadece içerikte sözümona yerel, İslami, Doğulu bazı ifade biçimlerini ve konuları kullanmaya çalışıyor. Bana genel resme baktığımda biraz da komik geliyor tabii.
Diğer yandan, hadi diyelim bu ön kabullerle bir şeyler yapmaya çalışsın; ne bileyim, roman yazsın, gitarla şarkı söylesin. İyi de, senin karşısında durduğun gelenek bunu yüzyıllardır yapıyor. Şimdi sen Yaşar Kemal’i besleyen, yaratan bir paradigmaya savaş açıp nasıl Yaşar Kemal ayarında bir romancı çıkarabilirsin ki.
Bunu yapamayacağını anlayınca en iyi ihtimalle kültür alanını, sanat alanını yapabilecekleri tek şeyle doldurmaya kalkıyorlar zaten gördüğümüz gibi: Ucuz ve efsanelere dayanan siyasi propaganda. Evet, güzel ülkemiz televizyon başında kılıçlarla, kalkanlarla tarihin çarpıtıldığı dizileri izleyen insanlarla dolu ama bu propagandanın ne kadar işe yaradığını tarih gösterecek. Biliyorsun, iletişimde “kültürlenme” diye bir kuram vardır. Yani özellikle kitle iletişim araçlarıyla bir bilgi, bilinç, anlayış ve dünya resmi, dünya görüşü oluşturulması süreci gibi özetleyebilirim. Şu anda kültürlemeye çalışan bir iktidar yapısı var ama uzun vadede bence göreceğiz ki, kültüreleyebilmek için önce hakiki, toplumsal ve tarihsel karşılığı olan bir kültür gerekir.
Bilmem anlatabildim mi.
Sorunun ikinci kısmına gelince…
Benim bu konuda net bir tavrım var: Mevcut koşulları yaratmış, bunun altına resmi yahut manevi olarak imza atmış kimseyle yan yana durmam. “Sanatçı illa muhalif olmalıdır” gibi bir cümle kuramam, bence sorunlu bir cümle olur. Ancak baskının, zulmün, ayrıştırmanın, kayırmanın, nefret söyleminin bu kadar açık olduğu bir dönemde bunun failleriyle iş tutmam; o iş ne kadar “sanatsal” olursa olsun, ki az önce bunun pek de mümkün olmadığına inandığımı izah etmeye çalıştım. Eğer mevcut koşullarda herhangi bir muktedirle iş tutmam gerekirse, o zaman yaptığım işi sorgularım, muhtemelen yapmayı bırakırım. Ülkenin bugünkü durumunda, benim gibi düşünüyorsan sanatını icra etmen çok zor tabii. Çoğumuz, bize kalmış olan alanlarda iş yaparak hayatta kalmaya çalışıyoruz. İktidarın doğrudan desteklediği, kendisi de iktidara desteğini açıklamış olan sanatçılar için kapılar, olanaklar sonuna kadar açılıyor. Üstelik bizim aldığımız paraların onlarca katı ödeniyor bu insanlara. E diğer tarafta, muhalefetin de kendi destek paketleri var. Biz bir şekilde oralarda görünür olabiliyoruz ancak orada da enteresan mevzular dönebiliyor. İşte geçenlerde bir yazma atölyesi vesilesiyle ortaya çıktı, ana muhalefet partisiyle çok yakın, organik bağlarınız varsa bu kez oranın belediyelerinde size anormal bazı imtiyazlar sağlanabiliyor. Yine de kendi adıma muhalefet partilerinin kazandığı belediyeler iyi ki var diyorum, onlar da olmasa hiç çalışamayız. Evet, imkanları çok değil belki, yahut orada da çok sevilen, az sevilen sanatçılar ayrımları var ama yine de iktidarın keskin ayrımcı politikaları, anlayışı oralarda yok.
Ben kişisel olarak AKP’li bir belediyenin konserine çıkmam açıkçası. Ancak grup olarak böyle bir teklif gelirse, grup içi demokrasinin kuralları işler. Ben katılmamak yönünde oy kullanırım ancak sonuçta kimsenin ekmeğine de mani olmak istemem. Hele de böyle bir zamanda.
