Sibel Öz’le Yokuş Yukarı…

0
302

Funda Dörtkaş: Kitaptaki her bir öykü aslında kişisel tarihimizin arkeolojisi gibi. Kitap kendi bütünlüğündeki katmanları ile bellek, hafıza, kent, tanıklık, insani ilişkiler ve hayatın bizzat geçirdiği dönüşüme odaklanıyor. Zamanın ve mekanın varoluşumuz üzerindeki bu sarsılmaz gücü için yarısı gümüş yarısı köpük diyebilir miyiz? Hem parlak ve sert hem kaygan ve sönük.
Sibel Öz: Zaman ve mekan, içinde şekillendiğimiz, çoğu yönüyle bizi belirleyen olgular. Ancak varlıklar da mekanda basitçe var olmazlar, mekanı kendi içinden geliştirirler. Bu algılanan mekan değil, yaşanılan mekandır ve artık kişiseldir. Aynı şekilde bir şey zaman içinde var olmaz, zamanı cisimleştirir. Herkes kendi zamanını yaşamaz mı sonuçta? Beylerbeyi’ndeki yüz yıllık konakta yaşamayı sürdüren yaşlı kadın, aşağıda değişmiş, turistik hale gelmiş yaşama kapılarını kapatmış gibidir. Ekmek aldığı bakkal süper markete dönüştüğünde, bu İstanbul’un fethi kadar önemli olay, onu başka bir çağa sürükler atar. Ataşehir’de gökdelenlerin, lüks ve çok katlı binaların gölgesindeki tek gözlü gecekonduda yaşayan insan, geçmiş ve geleceğin gerilimini günlük hayatında hisseder. Gelecek olan zaman, onun için yok oluş ve savrulma potansiyeli taşır. İnsan doğduğu yeri seçemez. Ama anlayabilir. Kenti anlamak öyle kolay iş değildir. Kentin dokusunu hissetmek, onun bilgisine sahip olmayı gerektirir. Kentin bir hafızası vardır. Tek tek hepimizin hafızalarının üstünde, hepimizi aşan ve kapsayan, ömürlerimizin, annelerimizin ve dedelerimizin, dedelerimizi doğuran kadınların hafızalarının, hatta yüz yıl yaşayan kargaların bildiklerinin, hatırladıklarının üstünde bir hafızadır bu. Yıkılmış, “dönüştürülmüş” bir Rum kilisesinin ahşap kubbesinde, karşıcı bir eski caminin küçücük minaresinde, altı yüz yıllık bir çınarın gövdesinde, bir mezarlığın eski taş duvarından gelen rutubet ve çürümüş yaprak kokusunda kazılıdır bu hafıza. O ahşabı, o çınarı, o taşı ellemeden, o katırtırnağını ve ıhlamuru koklamadan, o Arnavut kaldırımlı dar sokakları adımlamadan, İstanbul’un bin tane merdivenini, bin tane yokuşunu çıkmadan, bin bir hikayesini dinlemeden edinilemeyecek bir hafızadır bu. Çorlulu Ali Paşa medresesinde sivil polislerle göz göze oturmadan, Kandilli’de yaşlı bir teyzeyi saatlerce dinlemeden, Üsküdar’da Mihrimah Sultan camii kütüphanesine kapanmadan, Adalar’da yazı değil sonbaharı solumadan, Fatih’te Kadınlar Pazarı’nda büryan yemeden, Kadıköy’de bir kış günü kartopu oynamadan, Kuzguncuk’ta bostan nöbeti tutmadan İstanbul’u sezmek ne derece mümkündür? 
Kitabı, “Yarısı Gümüş Yarısı Köpük” diye iki bölüme ayırırken, Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun İstanbul Destanı’na atıfta bulundum. “İstanbul deyince aklıma martı gelir. / Yarısı gümüş, yarısı köpük / Yarısı balık, yarısı kuş. / İstanbul deyince aklıma bir masal gelir, / bir varmış, bir yokmuş.” Bu muhteşem dizelerdeki güzellik ve olağanüstülük, insan ömrünün kısalığı yani hayatın geçiciliği karşısında bir masala dönüşür. Bir varmış, bir yokmuş diye başlayan ve sonu yok oluşumuzla bitecek bir masala. Bize kalırsa dünyanın en önemli, en yakıcı, en zorlu işi olan yaşama uğraşlarımız, günlük telaşlarımız, ortasından deniz geçen bu şehrin uzun masalının içinde ufacık kum zerreciklerine dönüşür. Gümüş zannederiz hayatlarımızı, köpüktür oysa… 
Funda Dörtkaş: Öykülerin mekansal olarak sesi İstanbul. Lakin insan okurken kendi şehrinin içindeki yolların izini, komşuluk ilişkilerinin varlığını, arkadaşlıkların sahiciliğini, özlemlerin, bekleyişlerin ve ölümlerin izini de sürüyor. Bu, parçalanan ve niteliksel olarak dönüştürülen, her birimizin ayrı ayrı hayatlarını çerçeveleyen şehirlerin hüznü değil mi aynı zamanda?
Sibel Öz: Hepimizin ana vatanı çocukluğu aslında. Her nerede doğmuş ve büyümüşsek, orası önceleri aşmaya, kaçmaya, sonraları da dönmeye, sığınmaya çalıştığımız ana kucağı. Henüz kötülüğü, kirlenmeyi, çıkar denilen zehirli ilişkileri bilmediğimiz, bir şekilde korunaklı, umut dolu, hayale hülyaya bulanmış masumiyet halesiyle çevrili ipekten bir koza gibi. İnsanların çocukluk dönemlerini özlemle hatırlaması, o günlere geri dönme isteği duyması belki de, çocukluğun insanın en özgür olduğu, en çok kendisi olduğu dönem olmasından kaynaklanır. Çocuksun, özgürsün; hayatın boğan, çürüten, hatta öldüren yüzüyle henüz karşılaşmamışsın. Hayat oyun demek. Çocuk sadece ve sonsuza kadar oyun oynamak ister; yemeyi, içmeyi, uyumayı unutur, kendini unutur. Çocuk için sadece oyun ve oyun arkadaşları vardır. Ondan ötesi can sıkıcıdır, gereksizdir, önem taşımaz. Yokuş Yukarı İstanbul özünde her ne kadar bir İstanbul hikayesi olsa da büyüklerin, büyümüş olanların, güçlülerin İstanbul’u değil, çocukların ve “büyümemiş” olanların İstanbul’udur anlatılan. Bu anlamda herkes kalbindeki kenti, yani çocukluğunun yurdunu bulabilir kitapta. 
Öte yandan sorunuzda belirttiğiniz gibi dönüştürülen, güçlülerin kılınmak istenen ve sakinlerinden soyutlanan kentin/kentlerin hüznü de sızmıştır öykülere. “Bu şehirde kıvransak da ölsek de didinsek ve didişsek de ağır romanlar, ağır hikayeler, ağır melodramlar yaşasak da biz hepimiz geçiciyiz, baki kalan İstanbul’dur” dercesine, kitap aslında kahramanlarının değil, esas olarak kentin, İstanbul’un hikayesi üzerine kuruludur. Ama İstanbul’un şimdiki haline deyim yerindeyse ağıt niteliğinde metinler ağır basar. Günümüzde mega kent olarak adlandırılan büyük kentlerin edebiyatı ve kenti işleyen metinler, tarihsel geleneksel dokudan, mahallelerden, sokaklardan çıkarak sitelere, alışveriş merkezlerine, TOKİ evlerine doğru uzanan bir düzlem kayması yaşıyor. Geniş, çerçevesiz, tarihsel kimliğe sahip mekanlar yerini minimal yapay mekanlara bırakırken, insan öyküleri de daha çok yalnızlık, kimlik arayışı ve başka psikolojik sorunlar etrafında işleniyor. Kediler artık sokaklarda değil, evlerde. Ormanlar yok, pencereler önündeki saksılar var. Ağaçlar yok, çiçekler var, eve getirince ertesi gün solan. Çarşı, pazar yok, market ve alışveriş merkezleri var. Çayır yok, çim saha var. Mahalle maçı yok, spor salonları var. Yakar top, saklambaç yok, bilgisayar ve telefon var. Ve eski şeylerin yerine geçen tüm bu yeni şeylerin bireysel kullanım üzerine şekillendiği göze çarpıyor. Çoğul ve birlikte eğlenme biçimi, bir eski zaman adeti haline gelmiş durumda. Metinlerde mahalle kültürü, mahalledeki komşuluk ilişkileri, ilişkilenme biçimleri yerini bireyin durumuna, insanın kendine, başka insanlara ve doğaya yabancılaşması sorununa bırakmış durumda. Kentteki değişim, kentin değişen zamanı, kentteki şişme, taşma, yarılma doğal olarak kenti konu edinen metinlere de dolaysızca yansımakta ve yazarak kenti anlamaya çalışan insanlar tarafından gözlemlenmektedir. Semt sakinleri, mahalleli gibi toplu özneler yerini, 101 numarada oturan falanca kişiye bırakıyor, karşı dairedeki insanla bile selamlaşmayan insan, diğer insanlarla sosyal medya üzerinden iletişime geçme yollarını arar oluyor. Kaldı ki benzer bir durum metinlerde de izlenmekte, kısa öykü neredeyse bir tweetlik öykü sınırında gezmekte, 140 karaktere sığdırılmaya çalışılmaktadır. Sonuçta kentler değişir, ama metinlerde yaşamaya devam eder. Yazı, odağında insan olduğu sürece, kenti anlama uğraşından vazgeçemez. Kentin şairleri, yazarları, öyküleri çıkar, onu yaşanılır hale getirir. Hatta öyle olur ki, İstanbul’u Orhan Velisiz, Sait Faiksiz ne düşünebilir, ne de yaşayabiliriz. Onlarla bir bayram yerine benzer kent, hatta şenlik, cümbüş, karnaval. Derken topal martı zurnanın, dümbeleğin sesine kulak verir, tüner bir vapurun dumanlar tüten bacasına, seyre dalar âlemi. İstanbul’un orta yerinde, Boğaziçi’nde, insanın topal martı olası gelir, olanaksız mı?
Funda Dörtkaş: “İyiliğin çizgileri yuvarlaktı. Kötülük köşeli, keskin, kapalı.” Tıpkı bizler gibi. Tıpkı sürekli sorguladığımız, mutluluğu aradığımız hayatlarımız gibi… Nasıl oldu da aynı çemberin içinde birbirimizle mümkün kılamadık çoğu şeyi?
Sibel Öz: Birbirimizle mümkün kılmak olanaksızdı belki de. Tıpkı kitabın kahramanları gibiyiz. Yokuş Yukarı İstanbul’un kahramanları kentli kahramanlardır çoğunlukla, kentle savaşırlar, bu savaşta yaralanırlar, iğdiş edilirler, kanarlar, dişleri, tırnakları sökülür, etleri dökülür, onurlarını kaybederler, yine de İstanbul onlardan vazgeçmezse –ki İstanbul acımasızdır zayıflara karşı- ondan vazgeçmeye niyetsizdirler, ancak eninde sonunda bir tenhada kaybederler bu savaşı. O nedenle İstanbul masalsı bir tutunamayanlar filmidir. Masal kısmı çocukluğumuzdur, başlangıçtır. Bizim hikayemizde, tutunmuş, yer edinmiş kimse yoktur. Tutunamamış, kentle ve kendisiyle verdiği savaşı kazanamamış insanların bir şeyleri birbiriyle mümkün kılması sizce ne kadar olanaklıdır? Kentlerin zayıfları, sürülüp atılmalarına ramak kalmış olanları açısından düşündüğümüzde, herkes yaralı, kime dokunsan hikaye, kime dokunsan dert ve acı iken, birlikte ya da yalnız iken mutlu olmak ne mümkün? Yokuş Yukarı İstanbul’a dair bir okur, kitabı “kimi zaman yalnızlığa, kimi zaman bir aradalığa direnişin öyküleri” olarak tanımlamıştı. Biz ne yalnızken, ne de birlikteyken mutlu olmasını becerebilen insanlar değiliz. Hep bir eksiklik, yetişememe, yetememe duygusu, hep bir huzursuzluk, kendinle ve herkesle kavga hali. Güçlüler tarafından zorla dönüştürülen kent, böyle insanlardan oluşmakta. Oysa kentin, bizden iki üç kuşak önceki sakinleri ufacık şeylerle mutlu olabilen, kanaatkâr, birbirlerine ve arkadaşlıklarına bağlı, sahici insanlardı. Kent ya da yaşadıkları yerler onlarındı, ya da bunun böyle olduğuna, böyle kalacağına dair inançları vardı. Günümüze geldiğimizde kent bizim değil, her geçen gün bizim olmaktan çıkıyor. Ve bir gün bunun değişeceğine dair inancımızı da yitiriyoruz. Çıldırırcasına özleme hali ve kendini bir rezidans şantiyesi önünde benzin dökerek yakma isteği dışında geleceğe dair köklü duygularımız yok. Kim olduğumuzu hatırlatacak işaretler kentten her geçen gün silinirken, biz de sinik ve nihilizme hapsolmuş bireyler olarak çoğunlukla olan biteni izleme konumundayız. Buradan bir öyküde geçen “İyiliğin çizgileri yuvarlaktı. Kötülük köşeli, keskin, kapalı.” belirlemesine gelirsek, iyiliği kimseye zararı olmamak, tehdit etmemek ve bir kendilik hali olarak düşünürsek, kötülüğü de bir tehdit, saldırganlık, ele geçirme ve yayılma hali olarak konumlandırabiliriz. Sadece insan açısından değil, mekanlar ve mimari olarak eski ve yeniyi, sınıfsal olarak fakir ve zengini ele aldığımızda da benzer bir tabloyu görürüz. Kentin eski meydanları, sokakları, kıyıları, çeşmeleri, evleri, pazar yerlerini, günümüzün gökdelenleri, siteleri, AVM’leri, caddeleri, sokakları, toplu konutları, eğlence merkezleri ile kıyaslandığımızda ne görüyoruz? Eskiden insanların sekiz on kişilik kalabalık ailelerle yaşadıkları ufacık evlerin kapısından nasıl sığabildiklerine bile hayret ediyoruz. Küçük evler, alçak iki katlı yapılar, küçücük pencereler… O zamanki insanlar fiziken küçük müymüş? Aksine kalabalıklar, çok çocuklular. Ancak mütevaziler, fazlasına gerek duymamakla birlikte, toprağa yakınlar, betonun öldürücü olduğunun farkındalar. Toprak onlar için hala yaşam kaynağı. Günümüzde ise iki kişilik aile eğer maddi durumu el veriyorsa tripleks evde, iki yüz metre kare dairede, rezidansta yaşamak istiyor. Çünkü kendileri değilse bile hırsları büyük, hayattan alacaklı olduklarını düşünüyorlar. Vermeye değil, almaya şartlanmışlar. İçinde yaşadıkları mekanlar büyüdükçe, kendilerinin küçüldüğünün, tükettikçe yok olduklarının farkında bile değiller. Eski evlerin ufacıklığı, her birinin kişiselliği, yumuşacık çizgileri, günümüzün kapalı, sınırlı, göğü delecekmiş gibi uzanan yüksek binaların temsil ettiği hırs; iyilik ve kötülük budur işte. Kadın ve erkek de böyle konumlandırılabilir. Çocuk ve yetişkin de böyle konumlandırılabilir. Gençlik ve yaşlılık da. Sonuçta iyiliğin çizgileri yuvarlak… Dairesel eğriler demokratik ve birlikte yaşamdan yana. Kötülük ise hep keskin, kapalı, köşeli ve hırslı kalacak. Kendimizi bu aynada, iyiliğin ve kötülüğün aynasında görmek ve bunu bir mücadele konusu yaparak sorgulamamız gerekiyor. 
Funda Dörtkaş: Birbiri üzerine kapanan kapıların ardında çocukluğumuzu, ilk gençliğimizi ve yetişkinliğe giden yolda ruhumuza yerleşen taşları her an yerlerinden fırlayacakmış gibi hissettiriyorsunuz.  O yüzden her bir öykü serçe tedirginliğinde. Cümlelerinizdeki şiirsellik ve kimi yerlerde zarif ironi, yaşadığımız yabancılaşmayı eğip bükmeden anlatıyor. Bir şeyleri değiştirme gücünü sözcüklerden almak bizi güçlü kılar mı?
Sibel Öz: Bir şeyleri değiştirme gücünü yaşamdan, insanlardan alıyorum ben. Sözcükler, öyküler sadece zamana düşülen birer kayıt niteliğinde belki de, yaşadığımızı kendimize ve birbirimize hatırlatma. Yaşama anlam katma. Yazmak yaşamı anlamlı kılıyorsa, sevinçlerin en büyüğü bence. Yaşamdan, hayattan soyutlanmış bir yazma eyleminin benim için anlamı yok. İkinci öykü kitabım Serçeler Ölürse’den Ah Lena adlı öykü, Çamlıhemşin’de İdris amca için yazılmıştır mesela. Çamlıhemşin’de bir pansiyon işleten İdris amcayla geçirdiğimiz günlere, geceleri kabuslardan ter içinde uyandığımda beni sağaltan sakinliğine, bilgeliğine, sabahları söylediği Fransızca şarkılara bir teşekkür sadece. Yazmanın bütün anlamı bu. Ah Lena yazılır, tekrar Çamlıhemşin’e gidilip İdris amcaya okunur, gözlerine bakılır. Yaşamak bu. Bir hazine değerinde İdris amca benim hayatımda. Ve onun gibi nice insan var. Zarafetleri, sevgileri, hayatta kalma ve hayatı güzelleştirme mücadeleleriyle büyük insanlara yazılmış öyküler. Hepsi gerçek mi? Bir kısmı. Bir kısmını da ben yaratmışımdır. Çünkü deli gibi var olmalarını istiyorum. Bir yerlerde yaşadıklarına inanıyorum. Esas olarak onlara yazıyorum, onları arıyorum. Yokuş Yukarı İstanbul kitabının ilk öyküsü Yatılının Son Günü de mesela böyle bir adama yazılmıştır. Gezi eylemcisi Hasan amcaya. Nerededir? Gidip Beykoz’da karış karış aramak lazım. Oralarda bir yerde olmalı.