Sibel Öz’le Yokuş Yukarı…

0
302

Funda Dörtkaş: Kitabın sosyolojik derinliği, hapishaneler, Gayrettepe, Gezi, Suruç ve Ankara katliamları, Hasan Ferit Gedik’in öldürülmesi gerçeklikleri ile iktidarın meşru kıldığı ideolojik aygıtlara ve araçlarına dokunurken hiçbir duygu sömürüsüne ve ajitasyona sığınmadan yalın bir çıplaklıkla var oluyor. Edebi olanın bu anlamda politik sorumluluğu var mıdır?
Sibel Öz: Hepimizin –yazanların da- gerçeklere karşı sorumluluğu var bence. Kendimize saygı, hayata ve insana saygı gereği, gerçeklerle ilgili bir derdimizin olması gerekiyor. Yazdıklarımız bizi ele veriyor. Toplumdan, etrafımızı saran gerçeklerden soyutlanmış, sadece kendi dünyasında yaşayan insanın yazdıkları ister istemez bireyseldir. Evet, yazmak bireysel bir eylemdir ama yazan insanın bir derdi vardır. Bu dert sadece ve sadece kendisiyle ilgiliyse, bir okur ve yazar olarak bir yerden sonra benim pek ilgimi çekmiyor. Bir yerden sonra diyorum çünkü bunca olan bitene karşı nasıl bu kadar kendisiyle uğraşabildiği ve bunu nasıl becerebildiği de bir yere kadar benim ilgimi çeker. Bir yerden sonra ise benim için bireysel sayıklamalardan, iç dökmelerden öteye geçemez. İnsan yazarken elbette kendisiyle uğraşır, hatta başta kendisiyle uğraşır. Ancak bütün o etrafımızda olup bitenlere karşı da bir tutumu vardır, durduğu yer yazdıklarına yansır. Cihangir edebiyatı, Beyoğlu edebiyatının devri geçti bu ülkede. Gerçekler, edebiyatı da politik olmaya, tavır almaya, tutum sahibi olmaya zorluyor. Olağanüstü günlerden, olağanüstü bir dönemden geçerken edebiyatın kendine kapanmaya hakkı yoktur. Ülkemizde geçmişte de bazı zor dönemlerde çoğu edebiyatçının bu sözü edilen “görmeme” tutumunu sürdürdüklerine, hatta olması gereken gibi lanse ettiklerine tanık olduk. Apolitik bir yazma eyleminin bir kural-kaide niteliğine büründürüldüğü, sansürün içselleştirildiği, edebiyatın bir mücadele/değiştirme, insana ulaşma alanı olarak değil de bir kaçış alanı olarak ele alındığı, tıpkı -sanırım bir tek ülkemizde geçerli olan- “sanatçı siyasete bulaşmaz” klişesi gibi edebiyatta da bazı klişelerin üretildiği, politik olanın ivedilikle edebiyat-dışı ilan edildiği süreçleri yaşadık. Örneğin seksen sonrası yoğun olarak bunalımın, yenilginin, umutsuzluğun, bireyselliğin edebiyatı yapıldı ve baş tacı edildi. Politik dertleri, meseleleri olan eserler bizzat edebiyat dünyası tarafından görmezden gelindi, yok sayıldı, aşağı görüldü. Oysa hayat farklı aktı. Bir edebiyat metninin niteliğini belirlerken ideolojik komiserlik yapmanın kendisinin bizzat ideolojik bir tutum olduğu kısmen anlaşıldı. Bezirgancının katırlarını ürkütmemek üzerine kurgulanmış bir metin kurma işinin memurluktan farklı olamayacağı ve özgürlük tutkusunun eşlik etmediği bir edebiyatın gelişemeyeceği ortaya çıktı. Hele söz konusu metin öykü ise şunu net olarak söylemekte beis görmüyorum. Dünyada da böyledir, ülkemizde de böyle gelişecektir; öykünün ruhu devrimci olmak zorundadır. Ele aldığı mesele ne olursa olsun öykü sarsıcıdır, dönüştürücüdür, akıldan çok duyguya yakındır. Edebiyatın öncü gücüdür, gelişimi, çoğalmayı, zayıflamayı öykü türünde hissedersiniz; edebiyatın okuludur, ele avuca sığmaz haşarı çocuğudur. Gerçeklere gözü kapalı, statükodan, güçlüden, “normal” kabul edilenden yana bir öykü düşünebiliyor musunuz? Ben düşünemiyorum. Öykünün meselesi ne olursa olsun, ruhu politiktir. 
Funda Dörtkaş: Bilmemek gerçekten mutlu kılar mı insanı? Yoksa bilmenin azabını çürümeye yüz tutan suyla nasıl dindireceğiz?
Sibel Öz: Evet, bilmemek mutlu kılar insanı. O kadar çok insan tanıyorum ki böyle. Ateş Fatma mutludur. Tanıyanlar bilir, Musti mutludur, babam mutludur, çırağı Mustafa mutludur, Şaban amcam mutludur, yorgancı Nazır amca, terzi Gönül abla, kreşte çalışan genç öğretmen Ümran mutludur. En azından hepsi sizden benden daha mutludur. Bilmeyenleri bilir kılmaya kıyamıyorum bazen. Sırf “Ne gerek var mutsuz olacak” diye, konuşmaktan imtina ettiğim, kendimi bile anlatmadığım insanlar vardır. Ne kadar çok bilirseniz o kadar mutsuz olursunuz. Hatta o kadar olursunuz ki, yediğiniz içtiğiniz boğazınızdan geçmez. Başınızın altındaki yastık mıdır taş mıdır bilemezsiniz. Eskiler ve halkımız bilir aslında bunu. Bilir de, bu nedenle bilmek istemez belki de. Örneğin çok kitap okuyana iyi gözle bakmazlar; ben çocukken, okuyup üfleyenlere, sırf kitap elimden düşmüyor diye delirecek, aklını üşütecek gözüyle bakanlara bile rastlamışımdır. Aslında demek istedikleri şudur; çok bilmek iyi değildir. Hatta bilmemek en iyisidir. Kendilerine göre de bir yaşam felsefesi, hatta din yaratmışlardır. İslamiyet’te de kul her şeyi bilmez, gerisini Allah’a bırakır, çok soru sormak bir yerden sonra şeytanidir, Allah’a şirk koşmaktır. Bilmemek mutluluktur bu yüzden. Ancak “insan” olmanın da başka yolu yoktur. İnsanı “insan” eden bilmektir. Kendini bilmek, yer altını, yer üstünü, göğün ötesini, deryayı bilmek, dünyayı bilmek, geçmişi, tarihi bilmek. Bilmek insan olmaktır. O yüzden o çürümüş suyla dahi olsa yıkayıp yüzümüzü, uyanmak gerekir. Uyku ölüme benzer. 
Funda Dörtkaş:Öykülerinizle, bir yaraya sürülen tentürdiyotu canımız yanmasın diye üfleyensiniz. Diğer yandan da kentsel dönüşümün dayatacağı yeni yaşam pratikleri ile kültürel olana müdahalesinin açtığı yaraların hiç kapanmayacağını anımsatansınız. “Onca kıstırılmışlık, aynılık ve vazifelerle örülü bir kapanın içinde tükenen ömrün kederinden azıcık kaçabilme, hafifleme ve kurtulma duygusu” nasıl mümkün olacak?
Sibel Öz: Kentsel dönüşüm ya da bu “İnşaat, ya Resulullah” hali, geri dönülemez tahribatlara yol açıyor. Acı ama insan kaybının belki bir yerde telafisi var. Ancak doğanın, iklimin, yeşilin, suyun kaybının telafisi mümkün değil. Kendi türüne düşman bir varlık olarak yaşamaya çalışıyoruz. İnsan merkezli bir uygarlık yaratmışız, ama bu sistem artık insana da düşman. Bazen soruyorum çocuklara, “Hiç ateş böceği gördünüz mü?” diye, görmemişler. Biz görmüştük oysa. Ateş böcekleri geceleri bir şölendi. Birini yakalayıp avucunuza aldığınızda, doğanın tüm gizi önünüze serilirdi. Ateş böcekleriyle ilgili şarkılar da bilirdik. Siyah beyaz fotoğraflarda kalan o masumiyet yıllarıyla birlikte ateş böcekleri de çekip gittiler. Geceleri bile sokakta oynayan, eve girmek istemeyen çocuklardık biz. Oyun oynarken sokakta kirpi görürdük, kaplumbağalara dokunurduk, yavrularıyla oynardık, böceklerin adlarını bilirdik. Mesela ben kavanozda minik bir kör yılan beslemiştim. Siyah ve sütlü kahverengi çizgileri vardı. Adını Musti koymuştum. Avucuma alır oynardım. Haşarı öğrenciliğimize devrimcilik bulaşıp da hapishaneye ilk kez girişimde bir abi su kaplumbağası getirmişti görüşe. Onu beslemiştim içeride. Kara Fatma kabukları biriktirirdik mesela çocukken. Bütün bu kaybolan ateş böceklerinin, kirpilerin, kaplumbağaların, yılanların hesabını sormak gerek. Onlar yoksa, hayatın ışığı söner ve şölen biter. Doğru, yaraları üflemek istiyorum sözcüklerle. Çünkü sözcükler sağaltır, iyileştirir. Ancak giden gitmiştir. Daha fazla eksilmemek için inat etmek, olanın bitenin farkında olmak gerekiyor. Ben şahsen ateş böceklerinin gittiği yerde yaşamak istiyorum. Mutlaka bir yerde yaşıyor onlar. Bu çevre düzenlemelerinden, çim örtülerden, insan eli değmiş “yeşil” alanlardan nefret ediyorum. Kendiliğinden biten karahindibadan ne zarar gördünüz, ebegümecilerinin eflatun çiçeklerinin, ballıbabaların, katırtırnaklarının muhteşem kokusunun yerini tutar mı diktiğiniz tüm o kokusuz, tohumsuz çiçekler? Ellemeyin, kendi haline bırakın, emin olun sizin tasarladığınızın ötesinde güzel olur her şey.
Funda Dörtkaş: “Azıcık Söğüt Gölgesi” öykünüzde sizin bize sorduğunuz soruyu sormak isterim: “Eski şarkılar, sahi ne güzeldiler. Günümüz insanlarının tanımadığı bir huzur vardı o seslerde. O zamanlar bambaşka endişeler taşırdı insanlar, bambaşka kelimelerle anlatılan hayatlar yaşarlardı; vefa, hasret, hicran, sevda… Yitip giden kelimelerin hayatımızdan çekip götürdüğü onca duygu. Yerine yoksunluk, çıldırasıya bir tüketme arzusu ve başucumuzda bekleyen yalnızlık. İnsan olmakla övünecek ne vardı?” Sahi, insan olmakla övünecek neyimiz kaldı?
Sibel Öz: İnsan olmakla övünecek bir şey yok. Başka canlılara, yaşayan her şeye, yüz yıldır yerinde duran bir taşa, kayaya bile saygı göstermesini öğrenemedikten sonra, insan olmanın da bir kıymeti yok. Eskilerin söyledikleri “üç günlük dünya” deyimi bile, içinde ne büyük bir felsefe ve güngörmüşlük taşır. Aklının, yüreğinin bir yerinde hayatın “üç günlük” olduğu bilincini taşıyan bir insan başka insanlara sonsuz bir kin duyabilir mi, insana kıyabilir mi, çocukları öldürebilir mi, korkunç bir iktidar hırsının esiri olabilir mi? Bütün bunlar insanlıktan çıkmaktır. “Üç günlük dünya” meselesi, yerini, haddini bilmekle alakalıdır. Benden öncesi vardı, sonrası olacak görgüsüdür bu. Geçicilik, ömrün sonsuz olmadığı, o bugün düşman olduğumuz, karış karış betonla örtmeye çalıştığımız toprağa geri döneceğimiz, doğanın ana kucağı olduğu bilgisi olmazsa, insanlıktan söz edebilir miyiz? Eski bir Karadeniz türküsünde söylenir; “Bu dünya bir pencere / Her gelen bakar gider”. İşte bu kadar. Söylenecek her şey söylenmiştir. Bu bilgi, insanlıktır. Birlikte yaşamanın, barış içinde yaşamanın felsefesidir. 
Funda Dörtkaş: “Odamdaki Kavak Ağacı” öyküsü kitabın özel öykülerinden biri; çünkü kişileri de kurumları da gerçek. Bir bebeğin vücudunda sigara söndürerek işkence eden ve bunu annesinin gözleri önünde yapan bir zalimlik kaçıncı devran dönmesine rağmen hep aynı, hep zorba. Kötülük bilmemenin tadını bu ülkede alabilecek miyiz hiç? Hayat artık bu kötülüklerin herhangi bir yerinde duracak mı?
Sibel Öz: O öykü benim için de çok özel. O öykünün kahramanları, benim için hala yürek ağrısı, genizde tuzlu bir tat. İki buçuk yaşında kollarında, annesini konuşturmak için sigara söndürülmüş bir bebek, sapsarı, bal rengi gözlü bir bebeği büyüttük biz annesiyle birlikte, bir koğuş kadındık. Kötülük bilmeyen bir bebeğe, kötülüğü, annesinin kollarından koparıp alarak işkencehanede tattırmak artık canavarlaşmanın başka bir boyutuydu. O bebeğin çığlıklarını, nasıl ağladığını, annesinin o çığlıklara nasıl dayanabildiğini, delirmemek için nasıl mücadele ettiğini düşünebiliyor musunuz? Evet, “Bu öyküdeki kişi ve kurumlar ne yazık ki gerçektir.” ibaresini bilinçli olarak ekledim o öyküye. Her şey kurmacadan ibaret değil bu ülkede. O çocuk ve annesi bir gün serbest bırakıldılar. Sonra “adalet”, dışarıda kendi hayatlarını kurmak için didinen anne oğulu yine kopardı birbirinden. Suç işleyen kurumlar gerçeklerin üzerini örtmek için, mağdurlardan özür dilemek yerine mağdurları yok etme yolunu seçti. O çocuğun annesi şu an yine hapiste, kalbinden rahatsız. Çocuk dışarıda, artık bir delikanlı. Bu çocuğun daha ana kuzusuyken kötülükle karşılaştığını düşünürsek, nasıl bir gelecek hayali olabilir? Hele o günlerden bugüne, neredeyse hiçbir şey değişmemişse. “Hayat artık bu kötülüklerin bir yerinde duracak mı?” diye sormuştunuz. Kendiliğinden durmayacak tabi ki, çünkü durma şansları yok. Korkuları onları daha da saldırgan hale getiriyor, getirecek. Ama hangi zorbalık sonsuza kadar hüküm sürmüştür. Sonunda hayat kendine yeni bir yol açacak. 
Funda Dörtkaş: Zamanı ve mekanı paslı bir dişli gibi olan bu ülkede pencereleri sonuna kadar açsak da üzerimize sinen kokuyu havalandıramadık. Ölümün, yoksulluğun, yoksunluğun, yerinden edilmenin, öldürülen çocukların, imara açılan kültürel mekanların, yok olan mahallelerin, tükenen ilişkilerin yerine ne koyacağız? Ömür yokuşlarımız neden hep dik?
Sibel Öz: Sözün burasında isterseniz Oğuz Atay konuşsun; “Çok yükseğe çıkamam; bende yükseklik korkusu var. Kimseyi yarı yolda bırakamam; bende ‘alçaklık’ korkusu var. Hayatta silgim hep kalemimden önce bitti. Çünkü kendi doğrularımı yazacağım yere, tuttum başkalarının yanlışlarını sildim. Beklenen hep geç geliyor; geldiği zaman da insan başka yerlerde oluyor. Kimseye göstermem üzüntümü. Gündüz gülerim, geceleri yalnız ağlarım.”. İşte Oğuz Atay’ın kentli kahramanlarıyız biz. Büyük kentlerin tortusu, kandan, etten, sidikten, meniden yapılmış çoğunluğuz biz, kentin “evsizleri”ne ruh olarak yakın olsak da hayatı şükürle geçen, gözünü gökdelenlere, bulvarlara, villalara diktikçe sokağa daha da yakınlaşanlarız. Siz hiç yokuş aşağı, alabildiğine hızlı, durmayı düşünmeksizin koştunuz mu? Bir gün öyle koşacağız yokuşlardan. Seks işçisi, transseksüel, mafya babası, pezevenk, ayakkabıcı çırağı, klarnetçi, kürtajla alınan bebek, cüce, mahpushaneden çıkmış kadın, Kürt delikanlı, sokak çocuğu. Hepimiz… “Gezi” mi dediniz? 
Funda Dörtkaş: Hayallerimiz küçüldüğü için mi “deniz üzerine asılmış balkonlarımız”dan bakmayı unuttuk dünyaya?
Sibel Öz: Şiir okumayı, şarkı söylemeyi, şaka yapmayı, göğe bakmayı unuttuğumuz için olmasın sakın? Oysa hepimizin, potansiyel olarak deniz üzerine asılmış balkonları vardı çocukluğumuzda. O çocuk ayaklarını şıpır şıpır suya değdirmeye bayılırdı o balkondan. O özgürlük duygusunu, o neşeyi hatırlamak için mücadele etmeye değmez mi?
Funda Dörtkaş: “Uykuyla uyanıklık, akılla delilik, ölümle yaşam arasında bir yerdeyiz.” Acılarımızı, hüzünlerimizi, umutlarımızı, sevinçlerimizi unutmadan sımsıkı sarılsak birbirimize her şey başlayabilir mi tekrar?
Sibel Öz: Her şey, her an yeniden başlayabilir. Başlıyor. Bir gülümsemeyle başlayabilir örneğin. Bazen bir “Hayır!”la başlayabilir, bir kitapla, bir insanla, bir sözcükle… Bir yola çıkışla, bir gidişle. Bazen bir dönüşle… Bir reddedişle, bazen bir affedişle… Bazen unutarak, bazen hatırlayarak. Başlayabilir… Güzel sorularınız Yokuş Yukarı İstanbul’a anlam kattı. Bir insanla, bir kez daha yazıldı öyküler. Teşekkür ederim.
İZLE
İMC TV 7’DE SANAT PROGRAMI