Ulvi: Siyasi partilerin iletişimlerini nasıl görüyorsun?
Güven Borça: Kendi perspektifimden baktığımda siyasal iletişim babında MHP net, çok net! Her zaman en rahat onun işi… O yüzden her zaman net bir şeyler söylüyor. Tasarımları falan da eli yüzü düzgün gibi geliyor bana. Ama iletişim, hitabet sorunları yok değil tabii… AKP kreatif açıdan bilmiyorum katılırsınız herhalde, vasattı…
Sinan: Bu seçim kampanyasında?
Güven Borça: Evet hani şöyle adamın içini gıcıklayan, ürperten söylemleri sloganları, güzel çekilmiş fotoğrafları falan olmadı yani…
Sinan: Sonuçta iş yapıyor ama…
Güven Borça: Ya evet yapıyor. Söylemleri doğru. Bu seçimde söylenmesi gerekenleri bence söylüyor. İstikrar diyor, 2023 diyor… 2023 işi çok doğru bir iş bence… 2005 senesinde TÜBİTAK a proje yaparken orada bir proje yakaladım ben. Vizyon 2023 diye… TÜBİTAK yaptırmış. “Bunu parlatalım, çok ekmek var bunda, siz bunun peşine yapışın. TÜBİTAK olarak bunu bayraklaştırın” dedim. Oradaki hocalar çekindi. Bilimsel adamlar biraz çekinir ya… “2023’ü doğru biçimde öngöremezsek ne olacak” falan diye… Ya şimdiki söylemler çok mu doğru? 500 milyar dolar ihracat diyor! Kim soracak bunu 2023’te? Oldu, oldu… Olmadı at gitsin yani? Neyse sonuçta o iyi bir damar bence. İnandığım bir şey. Ana vaat konumlandırma doğru. Ama iletişim materyallerini zayıf buluyorum. Kreatif bulmuyorum. CHP bu sene çok aştı kendini. Çok büyük bir değişim var ama ne kadarını yansıtabildi, ne kadar ikna edici olabilecek bilmiyorum. İletişim adına iyi bir ajansla çalışıyorlar. “Herkes için CHP” bence iyi bir laf. Reklam filmleri prodüksiyon açısından belli bir çizginin üstünde. Hepsine içerik olarak katılmasam da, kuvvetli bulmasam da CHP’ de bir atılım var bu sene.
Sinan: Liderleri nasıl değerlendiriyorsunuz aynı bakış açısıyla?
Güven Borça: Kişi-marka olarak baktığımda çok özensizlikler var. Ulvi, dün senin konun olduğu için dikkatimi çekti. Uçakta okudum, bir etkinlik pazarlaması derneği yöneticisi miydi, birisi ya da sizin sektörden birisi mitingleri eleştirmiş. “Event- marketing açısından bunlar çok zayıf işler, niye profesyonellere vermiyorlar?” diye… Doğru. Hasbelkader bir projede bulundum bir belediye ile ilgili. Tamamen kendi çevrelerinden oluşan bir ekip var. Zayıf liderlerin kişi olarak parlatılması, markalaştırılması konusu da zayıf bence… Orada eksiklikler var. Çok temel şeyler… Mesela Mustafa Sarıgül’ün kravatları! Hep böyle aşağıya doğru gidiyor… Halbuki böyle yukarı doğru çıkması lazım o çizgilerin… Bunlar çok basit şeyler. Hangi mesajı vereceğin, nasıl giyineceğin, sana yakışan şeyler falan… Kemal Kılıçdaroğlu seçildi mesela. İthal gömlekle çıkmış! Hata! Bunların hepsi teknik hatalar, olmaması gereken şeyler… Recep Tayyip Erdoğan bence sporları hiç yakıştıramıyor. Kötü duruyor kıyafetlere baktığımızda… Bahçeli hep aynı, çok resmi! Kişisel hitabet anlamında tabii Erdoğan iyi bir hatip… Kılıçdaroğlu da iyi bir performans gösterdi bence. Duruşuyla, söylemiyle, laflarıyla fena değil. Ama galiba Amerika’daki gibi bir süreç yok. Biraz daha profesyonelce adam seçme ve yönetme…
Ulvi: Evet, bu adamlar büyük projeler yapıyorlar… Her konuyu işin uzmanlarına havale ediyorlar, işin uzmanını bulup ona paralarını veriyorlar. Ama iş kendileriyle ilgili bir şeye gelince bu yok! Oysa dünyada da bir sürü örneği var. Bu adamlar bunu bilmiyor olamazlar. En azından Amerika’daki başkanlık seçimlerinde nasıl bir ekiple çalışıldığını üç aşağı beş yukarı görebiliyorlardır… Acaba egodan mı kaynaklanıyor bu? Yani bana karışacaklar, beni yönetecekler endişesinden mi kaynaklanıyor? Güvensizlikten mi? Dışarıdan biri gelecek ve çok fazla içimize girecek duygusu mu?
Güven Borça: İkincisi daha ağır basıyor galiba… Dışarıdan birisi gelecek, işimize karışacak. Ben ona güvenebilecek miyim? Bizim teşkilattan mı, cemaatten mi? Nereden bu adam? Profesyonellerle çalışma alışkanlığı eksik biraz… Tabii daha önce de konuştuk, iş ortaklarını bir araya getirebilme profesyonelliğinde de eksikler var. Böyle olunca lider de güvenemiyor, istemiyor. Bir de tabii başarılı olduğun, sonuç aldığın sürece alternatif aramazsın. Türkiye’de Koç’lar, Sabancı’lar niye yıllarca bir pazarlama departmanı kurmadılar? Çünkü kimsede yoktu ve kimse bundan dolayı bir fark yaratamıyordu. Unilever hariç! Onu da dediğim gibi niye örnek almadılar anlamış değilim. Belki sonradan birileri gelip gösterince mecbur kalıyorlar o işten yararlanmaya… Benim ilk işlerim kozmetik sektöründe oldu. Niye? Çünkü yabancı devler gelip göstermişti. Dolayısıyla çok rahat oralardan iş alıyordum. ETİ’nin de pazarlama bölümü kurması yabancı bir şirketle yaptığı görüşme sonrasında oluyor mesela… İhtiyacı oradan seziyorlar, faydayı görüyorlar. Tabii burada iletişimcilerin, pazarlamacıların, reklamcıların da bir görevi var. Gerçekten adam gibi işler yapıp farkı göstermek… Aslında gösterildi de… Ali Taran Cem Uzan’ı aldı ve %7’ye taşıdı. Hiç bir teşkilatı, networku, backgroundu olmayan bir adam Telsim bayileriyle parti kurdu. Star’ın gücüyle, sanatçılarla mitingler yaptı ve %7 aldı. Dönüp hiç bir Allah’ın kulu bu adam bu işi nasıl yaptı demedi. Ali Taran sonra Mehmet Ağar’la çalıştı. Ama Ağar doğru adam değilmiş ya da ona o şansı vermediler bilmiyorum. Ama sonuçta birileri faydaları ortaya koyduğunda örnek alınması daha kolay oluyor sanki. Gerçi o tip ortamların penetrasyonunda çok yetkin değilim. Nasıl iş alınır biliyorum da, siyasilerden nasıl iş alınır onu bilmiyorum…
sinan: Güven Borça bir marka mı?
Güven Borça: Tabii tartışmaya açık bir konu ama ben marka gibi yönetmeye çalışıyorum. Çaba sarf ediyorum. Kendi konumlandırmam var, planlarım var. Arada sırada çok istisna olabiliyor mu? Hımm… Yok olmuyor, mesela ilk defa böyle bir kılıkla fotoğraf veriyorum. Bu da sizin konsepte yakın olduğu için. Planlıyım. Evet, bir marka gibi kendimi yönetiyorum. Çok öne çıkmıyorum.
Sinan: Bu kadar planlı olmak, ciddi ve sıkıcı olmayı getirmiyor mu?
Güven Borça: Getiriyor…
Sinan: Öyle misiniz peki?
Güven Borça: Olabilirim… Bir çok ortamda sıkıcı bir adam olabilirim…
Sinan: Yoksa içinde şey mi saklı? Böyle eğlenceli bir adam mı saklı? Çünkü gözler biraz öyle?
Ulvi: Benim tanıdığım kadarıyla öyle…
Sinan: Sen bir sus, hemen savunmaya geçme!
Ulvi: Yok ama tanıdığım kadarını söylüyorum… Facebook’ta yazdığı bir iki kelimeden yakalanıyor kolayca… Orada bir şey var!
Güven Borça: Ya tabii ciddiyet işin karakterinde var. Danışmandan işin hakkını vermesi beklenir. Dolayısıyla görüntü olarak öyle bir şey vermem doğru. Kılık kıyafetim hep ciddidir. Uzun yıllar kravatsız poz vermedim. Ama Süleyman Demirel’in de kravatsız hiç bir pozu yoktur. Bu tür sembolik şeylere inanıyorum ben. Yani şöyle bir poz verirsem danışman olarak figürüm zayıflar şeklinde düşünüyorum… Ha, özünde nasıl bir insanım? Evde çocuklarla falan bayağı bir gırgırımız oluyor. Arkadaşlarla dağıttığımız ortamlar oluyor. Ama öyle çok parti adamı, fıkra anlatan falan bir adam değilim. Kalemim daha eğlenceli olabiliyor. Bazı yazdığım şeyler gırgır olabiliyor yani. Çok da ciddiye almıyorum hayatı ama sorumluluk sahibiyim… Bende aşırı sorumluluk sıkıntısı var. Bu da geriyor beni. Her işi iyi yapayım düşüncesinin getirdiği bir sıkıcılık söz konusu olabilir bu nedenle…
Sinan: Kişisel web siteniz mesela… Çok “Amerikan”, çok kurgulanmış hissi veriyor…
Güven Borça: Tabii bak şöyle söyleyeyim. 2001’de şirketi kurdum. Param yok! 2002’de ekibimiz oldu. Profesyonel fotoğrafçı getirdim, anlaştık. Fotoğrafçıya param maram yok, yeni bir şirketim ama adam gibi resim çektirmek istiyorum… Ercüment Usluer… Ercüment geldi yarım gün bizi fotoğrafladı. O fotoğrafı koyduk web sitemize. Sonra çocuklar oldu… Şunlara bir şey bırakmış olayım, adam gibi fotoğraflarımız olsun diye düşündüm. 2-3 yılda bir Ercüment’e gideriz. Ben kurguluyorum, o çekiyor. Hem çocuklara iyi bir anı bırakmak hem de dışarıdaki pozisyonumu güçlendirici bir görüntü vermek amaç…
Sinan: Pardon ama biraz yapay değil mi?
Güven Borça: Öyle… Biraz Ajda Pekkan gibi… Olması gerekiyor ama…
Sinan: İş yapıyor kuşkusuz. Ama biraz da masanın öbür tarafındaki adam açısından baktığımızda doğrusu ben çok fazla güven duymuyorum o tarz fotoğraflara… Çünkü bunun bir kurgu olduğunun farkına varıyorum. Kişisel olarak sorguluyorum. Bu bir handikap değil mi aslında?
Güven Borça: Ya ileride ne olur bilmiyorum. Ama marka iletişiminin son 20 senesine baktığımızda bu çalıştı… O yüzden… Üstelik o resimleri çok kişi beğeniyor… Çok başarılı oluyor ve hakikaten çok samimi buluyorlar. Hem gerçekten samimi o fotoğraflar. Çok eğleniyoruz çekerken. Ama tabii ki o sahneleri kurguluyorum ben, öyle bir etki bırakmak için…
Sinan: Tamam da klişe kodlar var orada… Aile kodu var, belirli bir değerler sistemi var ve o fotoğrafa baktığımda anlıyorum ki Güven Borça bu değerleri temsil ediyor?
Güven Borça: Ya ben çok acayip aile adamıyımdır hakikaten… Benim aile dışında bir şahsi gece hayatım şuyum buyum yok. O açıdan doğru yani… Bunu planlı bir şekilde anlattığım da doğru. Benim ileride ne bileyim sivil toplumla falan kariyer hedeflerim de var. Marka danışmanlığının ötesinde…
Sinan: Kusura bakma yani, anlamaya çalıştığım için soruyorum…
Güven Borça: Ben de bunu her yerde söylemiyorum ama?
Sinan: Farkındayım!
Güven Borça: İtiraf edebilirim bunu… Evet yani…
Sinan: Bu kadar sıkıcı bir görüntü için henüz çok genç bir adamsınız. Daha 50 bile değil?
Güven Borça: 49 yahu?
Sinan: E bir şey değil, kişisel anlamda daha yapacak çok şeyiniz olduğunu düşünüyorum ama o fotoğrafta fazla ununu elemiş, eleğini asmış bir adam görüntüsü var…
Ulvi: Çok “çerçevelemiş” değil mi hayatı? O çerçevenin dışını çıkılmayacakmış gibi?
Sinan: Çok normatif bir adam görüntüsü var.
Güven Borça: Ha bak öyle bir izlenim verdiysem başka bir resim kullanmalıyım… İstemem öyle bir izlenim yaratmayı… (bir kaç gün sonra kontrol ettik, gerçekten değiştirmiş:)
Sinan: Sürprizlere olanak tanımayan bir adam görüntüsü veriyorsunuz. Fazlasıyla normatif, düz… Hayatınızda sürprizlere yer yok mu gerçekten?
Güven Borça: Düzen ve istikrar adamıyım ben.
Sinan: Ama bunu tamamen kişisel hayatınızla ilgili soruyorum?
Güven Borça: Anlıyorum. Kendimle ilgili benzetmeler yapmayı sevmem, şuna benzerim falan diye ama bir yerde muhabbeti olmuştu bunun… Mesela caz sanatçıları; Charlie Parker mesela, büyük yetenektir ama disiplinsizdir. John Coltrane falan… Bunlara bakınca ben kendimi Duke Ellington gibi görürüm. Hep var, hep var herif! Süper deha değil ama hep orada ve istikrarlı… Ve big band’i getirmiş herif, boş değil… Ama istikrarlı ve düzen içerisinde…
Ulvi: Evet, o fotoğraf bana belli bir yere gelmiş, marka danışmanlığı yapan ve Allah ömür versin 150 yıl yaşasa, 150 yıl böyle gidecek ve başka hiç bir şey yapmayacak, bundan hiç sıkılmayacak, çocuklarını büyütüp evlendirecek bir adam görüntüsü veriyor.
Sinan: Ne diyorsun sen, çocukların bile kariyer planlaması yapılmış gibi o fotoğrafta… (Kahkahalar)
Güven Borça: Böyleyim ben. Bilmiyorum benim örnek aldığım adamlar da böyle… Marketing Türkiye mesela, ölene kadar yazmak istiyorum orada…
Sinan: Bu kadar stabilsiniz yani hayatınızda…
Güven Borça: Kesinlikle! Ama ben zaten buna inanıyorum…
Ulvi: Artık yeter gidip balık tutayım diye bir şey olmayacak mı?
Sinan: Dükkânın kapısında “safariye gittim ne zaman döneceğim belli değil” tabelası olmayacak mı hiç?
Güven Borça: Hiç öyle bir hevesim yok ya… Kendimi zorluyor falan değilim. Hayatımın sonuna kadar hep kentte yaşayacağım mesela, onu biliyorum. Öyle country-life, dünya turu falan yok… Zaten dünyayı gezdim ben 25-35 yaş arasında, ciddi gezdim hem de…
Sinan: Öf bu da çok Amerikan! Üniversite bitince bir dünya turu yapılıp ardından kariyere başlanır ya… Çok Amerikan abi yaaa?
Güven Borça: Bırak ya birileri de Amerikan tarzı yapsın memlekette de bu konularda fayda yaratsın? Memleketin de bir tane böyle marka şeyi olsun. Kendim için demiyorum ama yani büyüyünce… (Kahkahalar)
Sinan: Tuhaf ama… Öyle sıkılan mutsuz bir adam bakışı da yok. Eni konu ben buyum, böyleyim diyen, dingin bir adam duruşu var. Ben ne kadar rahatsızsam sizde de bir o kadar rahatlık seziliyor…
Güven Borça: Harbiden öyleyim yahu, hiç bir abartı yok…
Sinan: Çok sıkıcı yahu!
Güven Borça: Ya tabii eğlendiğimiz şeyler oluyor. Ama ne bileyim bırakayım da şu işleri atlayıp motosiklete gideyim falan… Yok bunlar… Belki bir gün olur ama şu an yok…
Sinan: Anlamlı bir hayat mı peki dönüp baktığınız zaman?
Güven Borça: Valla bana anlamlı geliyor. Bayağı dolu bir hayatım olduğunu düşünüyorum. Bir fayda üreteceğimi düşünüyorum memlekete. İleride Türk markalarının çıkışında bu adamın da çorbada tuzu vardı falan derler gibime geliyor. Biraz onun için uğraşıyorum. Ama yapı olarak acayip istikrar adamıyım. Düzen adamıyım. Odama baktığında anlarsın bunu. Bilgisayarımda inbox’ımda fazla mail birikmez mesela…
Sinan: Kaçta kalkıyorsun sabahları?
Güven Borça: Son yıllarda iş temposu artınca erkene geldi bayağı… Bir de galiba yaştan dolayı uyuyamıyorum artık. Bugün dokuza kadar uyudum şok oldum. 6’da falan kalkıyorum. Bazen 5:30 falan… İlk saatleri çalışarak geçiriyorum.
Sinan: Akşam erken mi yatıyorsunuz bu durumda?
Güven Borça: Erken tabii… 12 gibi yatıyorum. Akşamüstü spor yapmaya çalışıyorum. Reklam sektöründe ilk beşte olacak adamlar, mesela Serdar Erener, Ali Taran da sabah 5’te kalkıyorlar… Bünye açısından çok faydalı… Sabah 6 çalışması acayip bir şey… Hiçbir zaman olmadığın kadar konsantresin… Sabah çözmem gereken bir şey varsa akşamdan okuyup yatıyorum. Sanki gece o beyinde çalışıyor kendi kendine… Böyle kariyere adanmış bir hayatım var.
Sinan: Nasıl bir patronsunuz?
Güven Borça: Talepkârım! Sert değilim ama sertleşebiliyorum… Çok prensipliyim, kuralları iyi koymaya çalışırım, sonra da herkesin uymasını beklerim. İyi brief veririm. Bu çok ayırıcı bir özelliğim bence… Herşeyi illaki 1 kez konuşuruz, ikinciyi konuşmam… Bir kere söylediyse yapılacak. Hakikaten, ses tonum çok artar yani aksi takdirde… Amerikan tarzı bu… Evet, Amerikalılardan çok etkilenmişim, karar karardır!
Sinan: Baba olarak da mı öylesiniz? Prensipleri koyar ve uyulmasını beklerim şeklinde?
Güven Borça: Sert olduğumu düşünmüyorum. Bayağı bir gırgırımız var çocuklarla. Empati kurmaya çalışıyorum. Çalışanlarla da öyle… Çocuk gelmiş Malatya’dan, burada ev kurmaya çalışıyor, düzen oturtmaya çalışıyor. İstanbul’a uymaya çalışıyor. Empati kurmadan öyle kuralları, standartları koymak olmaz. Bizim iş standartlarımız çok yüksektir, çok titiziz. Akıl satıyoruz, strateji satıyoruz. Çok iyi olmak zorundayız…
Sinan: Empati kurmak mı? İş dünyasında pek de geçerli değil bu… Kimsenin sizinle empati kurmayı iplemediği bir ortamda nasıl baş ediyorsunuz bununla? Sizin değerlerinizle iş dünyasının değerleri çatışmıyor mu?
Güven Borça: Çatışıyor tabii… Çok iyi bir iş adamı değilim. Zengin değilim. İşte ofis burası, evi daha yeni aldım, 4 sene taksit ödeyeceğim…
Sinan: Doğulu, Akdenizli kuralların geçerli olduğu bir dünyada Anglo-Sakson değerler? Çatışıyor olmalı fazlasıyla…
Güven Borça: Ben yapı olarak çok batılıyım… 20 senedir time manager kullanırım. 8 ay sonrasına saatli randevu veririm ve giderim… Tekrar teyide ihtiyaç duymadan… Türkiye’de bunun böyle olmadığını da bilirim. O yüzden hani Türk insanına göre de davranmaya çalışırım. Herkesten böyle olmasını beklemiyorum. Böyle garip bir duruşumuz var bizim… Prensipliyiz hesapta ama nerede yaşadığımın da farkındayım elbette…
Ulvi: Son bir şey soracağım. Gönlündeki iş nedir? Sektör olarak ya da marka olarak… Şunu ben yönetseydim dediğin?
Güven Borça: Futbol! Orada bir örnek göstermek isterdim gerçekten… Müzik te var ama orada çok göze batmaz diye düşünüyorum…
Ulvi: Müzikte de büyük bir ihtiyaç var evet… Menajerlik sistemi sorunlu…
Güven Borça: Gülben Ergen’le çalıştım 2005’te… Araştırmalar falan yaptı ya onu biz yönlendirdik. Bir klâvuz hazırladık. Marka klâvuzu! Çok hoşuma gitti. Sonradan takip ettim, ona uygun da davrandı uzunca bir süre… Sonra biraz saptı. Uygun davrandığı sürece doğru iş yapmışız diye düşünmüştüm… Şimdi 49 yaşındayım, yeni bir sektöre girip kendimi ispatlamak için bir on sene uğraşamayacağım. Ama mesela bizim genç arkadaşlara hararetle tavsiye ediyorum, git pazarlama birikimini bir sanatçı için kullan… 3 sene sürünürsün, 5 sene kıymetin bilinmez ama ondan sonra başarırsan alemin kralı olursun! Çünkü çok ihtiyaç var müzik dünyasında marketinge ve bilmiyorlar… Menajer denen adamlar genelde çanta taşıyan tipler biliyorsun…
Ulvi: Menajer denen adam maalesef Türkiye’de sadece telefon çaldığında, ben ararsam yani, konser için fiyat istediğimde “neresi” diye not alıp, sanatçıya sorup sonra geri dönüp “şu fiyattan yaparız” diyen adam… Herhangi bir proje geliştiren biri değil. Vazgeçtim kişisel danışmanlıktan, marketingden falan, aklına bir proje gelip de hadi şunu yapalım diyebilen bir adam bile değil çoğunlukla…
Güven Borça: İşin içine biraz girersek, uğraşırsak çok enteresan fikirler, ikililer, düetler yakalayabileceğimizi düşünüyorum. Hatalar yapılıyor tabii ki… Bir sanatçının çizgisini değiştirmek mesela… 30 sene aynı çizgiyi sürdürmek istiyorum mesela ben… Bununla iz bırakmak istiyorum. Ama insanların bu kadar disiplinli olması kolay bir şey değil… Ama bak, Ajda Pekkan bunu sürdürüyor. Kadın hep aynı başarılı çizgide. En son “Ajda Pekkan for twist!” mükemmel proje! Allah için kadın tamamen bir business minded! Ben de öyle olduğumu düşünüyorum. İş odaklı bir insanım. Göksel mesela… Depresyondayım diye başladı, sonra damar şarkılar… Problemli, ezilen Türk kadınının sıkıntılarını anlatıyor şarkılarında. Ama Göksel Boğaziçi mezunu, entelektüel bir kadın… Çevresi de öyle… O pozisyondan rahatsız oldu ve gitti son albümünü yaptı. Sesini çok beğenirim ama son proje için başarılı diyemeyeceğim. Hep böyle oluyor. İnsanlar bir gün motosiklete atlayıp çekip gitmek istiyorlar. Yaptığı işi reddedip başka alanlara açılma isteği… Tamam bunu yapabilirler, belirli bir süreden sonra bırakıp dönebilirler ama markalaşma farklı bir şey… Müzikte böyle olması lazım. Müzik dünyasına girmek enteresan olabilir. Ama bunu da başkaları yapsın artık… Şahsi bir hevesim yok… Bir futbol kulübü yapmak istiyorum ama… Ciddiyim bu konuda…
Sinan: Rahatlıyabilirsiniz Güven Borça… Bitti!
Güven Borça: Eyvallah Sinan…
Ulvi: Teşekkürler…
Güven Borça: Rica ederim…
Sinan: Tanrım! En az saldırgan olduğum röportaj bu oldu! Yaşlanıyorum!
(Kahkahalar)
BİTTİ
