Ulvi Yaman: Dijitalin her alanda egemenliğini hissettirdiği bir dünyadayız. Senin müziğin nasıl etkileniyor dijitalden? Ya da etkileniyor mu?
İklim Tamkan: Müziğim genelde konser salonlarında dinleniyor. Evde dinlemek isteyenler için de cd yaptık işte. Hatta plak olarak da basılacak. Meraklısı oradan da dinleyebilsin istedik. Beni etkileyen bir durum yok yani. Dijital teknolojiler beni zaten çok ilgilendirmiyor. Teknolojiyle pek aram da yok. Evimde hala tüplü televizyonum var. Bilgisayarımı en son 13 sene önce güncellemiştim. İyi bir kulaklığım olsun bana yeter. Hala CD, plak, kitap satın alıyorum. Acil durumlarda ya da yolda iyi bir kulaklıkla telefonum bana yetiyor. Anlayacağın eski kafalıyım.
Ulvi Yaman: O zaman klasik müzik, dijital teknolojiye, dijital tınılara kayıtsız kalabiliyor.
İklim Tamkan: Klasik müzik dijital tınılara kayıtsız kalabilir tabii. Kalıyor da. Hayatta her şeye kayıtsız kalabiliriz 🙂 Klasikçi bestecilerden bahsediyorsak; yeni müzikçiler yani çağdaş müzik yazan kompozitörler zaman zaman kullanıyorlar bu tınıları. Diğer müzik türlerinde de çokça kullanıyor zaten. Ben tamamen akustik çalışan biri olduğum için pek anlamadığım bu alan hakkında daha fazla konuşmayayım. Kullananlar güle güle kullansın. Biz de keyifle dinleriz.
Ulvi Yaman: Türkiye özelinde halk müziği ve teksesli müzik kültürüne sahip bir toplumun klasik müzik eserlerini karışık ve zor buldukları sence de doğru mu? Eğer öyleyse neden?
İklim Tamkan: İlk olarak kavramları netleştirmek isterim. Dünya halklarının yerel müzikleri tekseslidir zaten. Bu bize özgü bir durum değil. Ülkemizde “klasik müzik” olarak tanımlanan müzik ise evrensel müziktir. Zira kimse Bach dinlerken “Alman müziği” diyemez, demez. “Klasik Müzik” denilen “Evrensel Müzik ” hiçbir ülkeye mal edilemez, sadece bazı ülkeler bu bestecilerle gurur duyabilirler. Çünkü orada doğmuşlardır, orada üretmişlerdir. Sahip çıkmak ve bu kültürü devam ettirmek için ona uygun kültür politikaları belirlemek apayrı bir konu tabii. Avusturya dediğimiz ülke sadece turistlere Mozart çikolataları yapıp satmıyor elbette. Çokseslilik konusuna gelince; Batının bizden farkı uzun yıllar önce hem devletlerinin, hem de kiliselerinin çoksesli müziği desteklemesi oldu. Korolar bu anlamda çok önemli bir rol üstlendi tabii. Dolayısıyla toplum da küçükten büyüğe çoksesli duyum kabiliyetine sahip oldu. Bu durum bir süre sonra “kültür” halini aldı.
Ulvi Yaman: Peki bu bağlamda Türkiye’ye bakacak olursak?
İklim Tamkan: İşte tam da bu noktada Cumhuriyetin ilanından sonra Türkiye’nin evrensel müziğe olan yönelimi, desteği belirleyiciydi. Bu sayede “Türk Beşleri” olarak adlandırılan bestecilere sahip olabildik. Bu insanlar dünyaca ünlü müzisyenlerle Türkiye halklarının yerel melodilerini bulmak için köy köy dolaştılar, türkülerimizi dinleyip notaya aldılar. Akabinde çokseslendirerek ülkemizde bir kültürün oluşması için önemli adımlar attılar. Örneğin benim de müzik eğitimime başladığım Ankara Devlet Konservatuvarı ünlü besteci P. Hindemith ile yapılan bir anlaşma sonrasında ve sanatçının gözetiminde kurulmuştur. Bu çok heyecan verici bence.
Ulvi Yaman: Başlangıç için heyecan verici peki ya sonra?
İklim Tamkan: Maalesef yakın tarihimizi incelediğimizde bu desteğin bir müddet sonra kesildiğini görüyoruz. Bence bu yüzden de ülkede dinlediğimiz çoksesli müzik, işlenip, süslenip gelişemedi. Demek istediğim bu kültür oluşamadı. Oluşacaktı, benimsenecekti ve hazmedilecekti. Anlayacağınız muazzam bir atılım yapıldı ancak yapıldığıyla kaldı O zamanın çok yetenekli ve biraz da şanslı çocukları “Harika çocuklar” yasasıyla yurt dışında muazzam eğitimler alabildiler. Çok kıymetli piyanistimiz İdil Biret bu yasanın çıkarılmasına vesile olan büyük bir yetenektir. Biret bu yasadan faydalanıp 7 yaşında devlet desteğiyle Paris’e gönderilmişti. Müzik eğitimi – ideal durumda – çok erken yaşta başlar ve müzisyen adayının belirli bir mesleki olgunluğa erişinceye dek adeta “yoğurulması gerekliliği” sebebiyle oldukça uzun bir süre alır. O zamanlar tüm bu dinamiklerin göz önüne alınarak çocukların küçük yaslarda aileleriyle birlikte dünyanın en iyi müzik okullarına gönderilmesi elbette çok kıymetli.
Hadi simdi de bugüne bakalım; Geldiğimiz bu noktada insanların evrensel müziği komplike, dinlenemez ve hatta bazen ” tahammül edilemez” bulmaları bence onların kabahati değildir. Bilmem anlatabildim mi?
Ulvi Yaman: Cem Yılmaz “Klasik müziği seven sevmeyeni sevmiyor” diyerek klasik müzik dinleyicisinin “elitizm”ine vurgu yapmıştı. Sence “Klasik müzik” elit midir?
İklim Tamkan: Genel olarak toplumların yasam tarzlarında ve seçimlerinde sınıfsal kodlamalar büyük rol oynar ve bu diğer konularda olduğu gibi doğal olarak müziğe de yansımıştır. Zaten müzik türlerinin çıkışı da toplumsal dinamiklere dayalıdır. Örneğin Blues Amerika’da kölelerin pamuk toplarken ortaya çıkardığı müzik tarzı iken punk 70li yıllarda İngiltere’deki baskıcı sisteme başkaldıran gençlerden türeyen bir müziktir. Osmanlı’da da saray Türk sanat musikisi dinlerken toplum da halk müziği dinlerdi. Çoğu insan yasadığı zaman ve mekanda ona en yakın müzik türüyle büyürken, elbette kendi yerel kültürü dışındaki müzikleri merak eden ve ilgilenen insanlar olacaktır. O keşfetme fırsatı da aslında yine sınıfsal bir olgu, varlık ve eğitim ile beraber başka kültürleri de içeren “daha evrensel bir yasam arayışı” ile başlayabiliyor. O yüzden Türkiye’de blues dinleyen varlıklı insanlar da olacaktır, Amerika’da Hint müziğine ilgi duyanlar da. Bu nedenle bence bu tür tartışmaları, yumurta ve tavuk meselesinde olduğu gibi hayatımızdan çıkarmalıyız. Kimse kimseye bir şey dayatmamalı. Dileyen dilediği müziği dinleyebilmeli, icra edebilmeli. Burada klasik müziği yine de bir parça ayırmak gerek. Çoksesli bir müziğin atmosferi de ahengi de pek çok toplumdaki yerel kültürün sunduklarından oldukça farklı, işte evrensel olmasındaki püf noktası da burası.
Ulvi Yaman: Türkiye’deki algı da böyle mi peki?
İklim Tamkan: Türkiye’de konservatuvarların açılması, opera, bale ve klasik müziğin hayatımıza girmesi batıya oranla çok daha geç yaşanmasının üzerine “batılılaşma” denen bir kavramla eşleştirildi. Böylece sanki batının yerel kültürünü ithal ediyormuşuz gibi algılandı ve evrensel olduğu vurgulanamadı. O yüzden belki de diğer ülkelerde olduğundan daha belirgin bir elitizm edası oluyor klasik müzik denince Türkiye’de.
Ulvi Yaman: O zaman devlet eliyle, tepeden gelmiş, dayatılmış gibi olmuyor mu klasik müzik bu durumda?
İklim Tamkan: İronik bir durum aslında. Devlet desteğiyle getirilen ve insanlara sunulan ve hatta bizim de üretmeye başladığımız evrensel bir müzik turu “klasik müzik”. Ama son on yılda iktidarın klasik müzik yerine mehteri tercih etmesi, AKM’nin viran hali, sürekli değiştirilen eğitim sisteminin konservatuvarların dokusunu bozması, toplumun klasik müzikten uzaklaşmasında çok etkili oldu bence. Yani devlet eliyle getirildi denen bu müzik Türkiye’de bir bakıma devlet eliyle daha da insanlardan koparılmış oluyor. Keşke tersi olsaydı da bugün Anadolu turnelerinin yoğunluğundan bahsediyor olabilseydik, hatta yetenekli gençler kendi şehirlerindeki konservatuvarlarında eğitim alıyor olabilselerdi.
Ulvi Yaman: Özellikle toplumsal ilgi bu kadar azken, yani ticari olarak bir karşılığı olmadığından ya da yeterli kadar olmadığından bahsediyorum bu nedende bu konuda devletin ön ayak olması yani klasik müziğin yaşaması için çaba sarf etmesi gerekiyor. Gerek devlet, belediye orkestraları gerekse BBC örneğinde olduğu gibi TRT anlamında. Türkiye’yi bu konuda bugün nasıl görüyorsun neler yapılıyor ya da yapılmıyor, engelleniyor.
İklim Tamkan: Yaşadığımız ülkede idare biçimi sosyalizm değil ise Türkiye gibi çoğulcu demokrasi anlayışının gelişmediği ülkelerde -devletin içerisinde sanatı yönlendirmekle görevli- mükellef bir birim/kurum olmamalıdır. Bütün sıkıntı buradan çıkıyor elbette. Eğer bu tür güzel sanatlar devletin kontrolünde olursa iktidarın ideolojisine göre şekillenen bir oyun hamuruna dönecektir, dönüyor da. Bale müstehcen bulunur, kostümler muhafazakârlaşır, yabancı tiyatro eserlerinin oynanmasına müsaade edilmez, operalar, senfoniler kendilerine salon bulamaz vs.
Ulvi Yaman: Bu sadece AKP hükümetine özgü bir durum mu yoksa zaten devletin böyle bir amacı, önceliği vb. yok mu?
İklim Tamkan: Bu elbette sadece AKP hükümetine özgü değil ama en azından benim tanık olduğum ve geçmişten bildiğim kadarıyla durum hiçbir zaman böylesine vahim olmamıştı. Unutmadan; AKP’nin Olağan İl Kongrelerinde çalınmak üzere besteler yaparsanız kapılar size sonuna kadar açılacaktır. Hatta belki kadro bile alabilirsiniz. Sizlere Sevgili Yekta Kopan‘ın 04.02.2015 tarihinde Radikal gazetesinde yayınlanan “Anadolu Filarmoni Orkestrası Kılıçdaroğlu için çalabilir mi?” başlıklı yazısını önerebilirim. Yazıda ismi gecen sanatçıların bir kısmı hocalarımız, bir kısmı da eski arkadaşlarımız. Yekta’nın da söylediği gibi “Herkesin vicdan terazisi kendi elinde”
Meslektaşlarımın onurlu ve ilkeli olmaları özellikle bu zamanlarda çok mühim ve belirleyici! Söylemeden edemeyeceğim, tarih kimseyi unutmaz. Kıymetli Ülkü Tamer’in de dediği gibi ; “yasamak hatırlamaktır.”
Ulvi Yaman: Güncel kültür ve sanat politikalarında da durum bu diyorsun yani
İklim Tamkan: Kültür- sanat politikaları konusunda iktidarla asla barışamayacağımız çok açık. Bunu en basit haliyle Tarik Akan’ın cenaze töreninde hep beraber tecrübe ettik bence. Devletin önceliği hiçbir zaman biz olmayacağız, bu bir lüks olurdu. Ancak çok açık ki “bizler dost değiliz.” Bizler “bunlar” diye nitelendirilen azınlığız. “Gavur müziği” yapıyoruz, çok sıradan olacak ama; Müslüman mahallesinde salyangoz satıyoruz.
Ulvi Yaman: Bu kadar ötekileştirildiğinizi düşünüyorsun yani?
İklim Tamkan: Hemen bir örnek vereyim hafızayı tazeleyelim; Dünyanın en güzel ve kıymetli seslerinden biri olan çok kıymetli sanatçı Leyla Gencer‘in vefatından sonra külleri vasiyeti gereği boğaza dökülmüştü. Gencer’in annesinin Polonyalı bir Katolik olması birilerinin “yerli-milli” değerlerini incitmiş olacak ki bu seremoniden sonra çeşitli İslami forumlarda ailenin inancı son derece hoyrat ve ucuz bir dille sorgulandı. Bir densiz “bir azınlığa mensup, kilise müziği yapıyor, Türklüğü kabul etmedi, cenazesini yaktırmasından da belli Müslüman olmadığı” derken, diğeri “belli ki, Leyla Gencer, Müslüman değildi. Belki Türk olduğuna bile pişmandı, ondan da istifa etmişti. O yüzden, cesedinin Türkiye’nin toprağına karışmasını değil, yakılıp havaya savrulmasına istedi. Ne denir ki? Bir tercih meselesi… Külleri Boğaz’ın sularında bir çevre kirliliğine yol açmayacaksa, kimse bir şey demez. Aslında ilginç bile değil…” dedi. Altın vurusu ise elbette Hasan Karakaya yaptı: “Gördüğünüz gibi, “Türkiye’ye her şeyiyle yabancı” bir kadın… “din”iyle yabancı, “kültür”üyle yabancı, “müziği”yle yabancı!..hatta, “ölü”süyle bile yabancı!..evet, “yakılacak” kadar yabancı!..
Gelin, görün ki; “hocaların hocası bir Müslüman” öldüğünde umursamayan ve “tek sütuna bir haber” bile vermeyen kartel medyası, isimleri “Türk” ama, cisimleri “Hristiyan/Yahudi” olan “yabancı”ları öve öve bitiremiyor!..” Anlayacağınız bizler dost değiliz. Ölümüzle bile yabancıyız. Mücadele ettiğimiz yapı bu yani. İktidar da bir Hasan Karakaya işte.
Ulvi Yaman: Peki çözüm olarak ne yapılabilir sence?
İklim Tamkan: Ben yazdım linç edildim. Hiç uzatmayacağım; muhalefetin bu konuda ilkeli, çalışkan ve ısrarcı olması gerekiyor. En basta seçmenini sözde değil ama eylemde rakı içen AKP’liden birer sanatsevere dönüştürmesi, akabinde belediyelerine söz geçirmesi, kültür sanat bütçelerini doğru yönetmesi, isinin ehli ve profesyonel kadrolarla doğru kültür sanat politikaları oluşturması ve tüm projelerinin takibini isin sonuna dek yapması gerekiyor. Gerisi zaten bizim isimiz.
Ulvi Yaman: Böyle bir muhalefetin var olduğunu ve bunları yapacağını düşünüyorsun yani?
İklim Tamkan: Hayır, o yüzden “bence olması gereken budur” diyorum. Benimki de laf !
Muhalefet “korkunç ama evet” demese yeter.
Tutuklanan, tecrit edilen sayısız gazeteci, yazar, insan hakları savunucusu, akademisyen, barış isteyen çok kıymetli insanlar var bu ülkede.
Bu insanlara destek çıksın, barış için mücadele etsin yeter.
Yaşamı, yaşatmayı savunsun mesela muhalefet. Sivillerin, çocukların katledilmesine göz yummasın.
Gar katliamının yıl dönümünde İslam sempozyumuna gitmesin mesela Kemal Bey.
Gerisini yine biz hallederiz 🙂
