Korkuyorum! Korkuyor musun?

0
212

Korku, şiddet ve yetkeci kişilik özelliklerinin yayılımı bugünün dünyasında yalnızca televizyonla sınırlı değil. 1950’lerden çok farklı bir noktadayız.

1950’li yıllarla birlikte İkinci Dünya Savaşı’ndan çıkmış olan ABD için yeni bir süreç başlar. Bu yeni dönemdeki gelişmeler ABD’nin yalnızca kendini ilgilendiren konularla sınırlı değildir. Dünyanın yeniden düzenlenmesini de içeren yeni bir sayfa açılmıştır. Nitekim “Soğuk Savaş” olarak adlandırılacak bir tarihin kapısı aralanmıştır.

İşte bu dönemde ABD yönetimi ülke ekonomisinin yeniden canlanması için, savaş öncesi 1929 buhranı sonucu yürürlüğe koyduğu ancak savaş nedeniyle askıda kalan “new deal” politikalarını yeniden hayata geçirir. Kapitalist ülke işte… Yorgun, bezgin ve neredeyse savaşın yüküyle küskün olan geniş emek sınıflarının bir kez daha üretime dahil olması için toplumsal aklın yönetimini de yeniden ele alır.

Ne olursa olsun savaşın yarattığı psikolojiden çıkılmalı, geniş yığınlar yeniden Amerikan hayatına dönmeli, üretim için gerekli olan ekonomi politikaları hayata geçirilmelidir. “Baby Boom” (bebek patlaması) olarak adlandırılan bu dönemde üretimin artması için tüketimin özendirilmesi sağlanır ve sonuçta artan doğum oranları beraberinde gelir. İstenen durumda kısacası budur… Tüketim artar, üretim de artar. Karlar hızla büyürken, sermaye de belli sınıfların kontrolünde büyür, zenginlik gözle görülmeye başlar.

Ancak büyüyen yalnızca zenginlik ve “Amerikan hayali” değildir, bazı yan etkilerde beraberinde büyümektedir. Sermayenin yanında çeteler ve mafya hızla boy gösterir. Sokak çeteleri toplumsal sınıf sorunlarının da etkisi altında büyür. Özellikle büyük şehirler adeta şiddetin merkezi haline gelir, yoğun göçlerle gettolaşma artar, mafya etkisi topluma siner.

İşte bu dönem içinde meydana gelen ABD Başkanı J.F. Kennedy suikasti, kendisinden sonra yönetimi alan Lyndon B. Johnson’ı harekete geçirir. Yeni başkan “Şiddeti Önleme ve Nedenleri Üzerine” bir ulusal komisyon oluşturur. Artan şiddetin kaynaklarının ortaya çıkarılması, şiddetle mücadele kapsamında bir çalışma yapılmalıdır. İşte bu çalışmalar günümüze kadar önemini koruyan bir iletişim araştırması ve kuramının da doğumunu sağlar.

Komisyonda görev alan Macar asıllı bir akademisyen şiddetin kaynağına ilişkin görüşleriyle kendini gösterir. George Gerbner adındaki bu akademisyen kitle iletişim araçlarından televizyonun izleyiciler üzerindeki etkilerinin araştırılması gerektiğini düşünmektedir. Ve bu yaklaşımıyla, Amerikan toplumunda artan şiddet olaylarının televizyon ile bağını ortaya koyan “Kültürel Göstergeler Projesi”nin mimarı olur.

Gerbner televizyonun hikaye anlatma gücü bakımından diğer kitle iletişim araçlarından daha etkili olduğu düşüncesindedir. Bu nedenle televizyonda sunulan içeriklerin izleyicilerin gerçeklik algısı üzerindeki etkisini analiz etmeye karar verir. Televizyon yayınladığı içerikleriyle şiddeti yaygınlaştıran, insanların şiddete eğilimli olmasına neden olan bir kitle iletişim aracı mıdır?

Uzun yıllar boyunca gerçekleştirdiği çalışmalar neticesinde yoğun televizyon içeriklerine maruz kalanların televizyonun sunduğu sembolik gerçeklik ile gerçek hayattaki gerçeklik arasında benzerlikler kurduğunu fark eder. Yani yoğun izleyenler televizyonun sunduğu gerçekliğin “asıl gerçek” olduğu sanrısına kapılmaktadırlar. Televizyon, özellikle dizi filmler üzerinden yoğun olarak sunulan şiddetin dış dünyadaki şiddet ile aynı olduğu algısını, yoğun izleyenlerde dış dünyanın güvensiz bir yer olduğu düşüncesini geliştirmekte, pekiştirmektedir.

Gerbner çalışmasında televizyon izleyicilerini üç kategoride ele alır. Bunlar, az, orta ve çok seyreden izleyicilerdir. Televizyon etkisini, televizyon izleme gibi davranış değişkenleri ile kıyaslamanın yanında toplumsal cinsiyet, sınıf, etnik köken gibi farklılıklara göre de ele alır. Günde dört saat ve üzeri yoğun televizyon izleyen seyirciler dünyayı daha güvensiz bir yer olarak algılamaktadırlar. Gerbner ve arkadaşları, bireylerarası güvensizliği, mağdur edilme duygusunu, toplumdaki şiddet miktarının abartılmasını ifade etmek için “acımasız dünya sendromu” kavramını kullanırlar. Kısacası televizyonu yoğun olarak izleyenler dünyayı gerçek hâlinden daha güvensiz bir ortam olarak betimlemektedir.

Gerbner, televizyon dizileri, haberler ve reklamlarda sunulan içeriklerde ABD gibi yoğun göç alan bir ülkede, Latin kökenliler, siyahiler ve alt sınıflardan oluşan gruplara ilişkin temsillerin gerçekle orantısız olarak sunulduğunun altını çizer. Bu gruplar çoğunlukla şiddet faili olarak gösterilmektedir. Öyle ya hangi sinema filmine baksanız bahçıvan, uşak, temizlikçi, şoför gibi alt sosyo-ekonomik sınıf temsilini içeren roller siyahi kişiler üzerinden temsil edilmekte, genellikle suçlular ya da olumsuz değerleri temsil eden kişiler egemen sınıf tarafından belirlenmiş olan “öteki”ler olmaktadır. Televizyon yayınlarıyla yalnızca topluma korku ekmekle kalmamakta, bu korku tohumlarıyla toplumsal yaşamın kurallarını, egemen değerleri ve düzenin temsilini belirlemektedir.

Sonuç olarak “ekme kuramı” olarak anılan çalışmalarına göre kitle iletişim araçları ve özellikle de televizyon insanların gerçeklik algısını eker, geliştirir. Ve izleyiciler kitle iletişim araçları üzerinden egemen düzenin değerlerini alır, televizyon tutucu, egemen düzeni koruyan bir toplumsal dünyayı ve yaşam biçimini dayatma gücüne sahiptir.

Bu kurama ilişkin çok daha geniş bilgiyi birçok kaynakta bulabilirsiniz. Uzun uzun Gerbner’in ekme kuramını anlatmayacağım. Ancak bu kuramdan ve biraz sonra aktaracağım diğer bir çalışmadan hareketle Türkiye’de de kitle iletişim düzeni ve araçları üzerinden yaşatılan “şiddet” ve “korku” ekmesine ilişkin değerlendirmelerde bulunmak asıl niyetimi oluşturuyor.

Gerbner’in bu çalışmasından yıllar önce ise iletişim alanında Eleştirel Kuram temsilcilerinden biri olarak bilinen Theodor Adorno “F Ölçeği” olarak anılan bir çalışma ortaya koymuştur. Gerbner’in çalışmasıyla birlikte okunduğunda daha anlamlı olacağı düşüncesiyle çalışmasını biraz açıklamamda yarar var.

Adorno ikinci dünya savaşı başlamadan önce Almanya’dan ayrılmış ve ABD’de çalışmalarına devam etmiştir. Nazilerin İkinci Dünya Savaşı’nda Yahudilere yönelik insanlık dışı uygulamalarını ve toplumda bu uygulamalara karşı bir karşı duruşun neden gelişmediğini ve hatta Almanya’da insanların Nazi propagandasına rıza göstererek suçlara nasıl ortak olduklarını anlamak istemektedir. Freud’un çalışmalarından etkilenmiştir.

Yetkeci Kişilik Kuramı olarak anılan bir yaklaşım ortaya koyar. Bu çalışmasına göre, değerlere kör bir inançla bağlılık, yetkeye/otoriteye koşulsuz itaat, karşıt görüşlere ve kendinden olmayana aşırı kin ve nefret, belirsizliğe karşı hoşgörüsüzlük yetkeci kişilik yapısının temel özellikleridir. Nasıl? Çok yabancı gelmedi sanırım bunlar sizlere… Yetkeci kişi, başka kişilerden kendine hiçbir neden olmadan bağlılık bekleyen ve diğer insanların kendine boyun eğmelerini isteyen kişidir. Değerlerine körü körüne bağlı olan bu kişi farklı düşünce ve inançlara karşı düşmanlık duyar. Kendisinin, kendi grubunun ve kültürünün üstünlüğüne inanır ve diğer grup ve etnik kökenlere karşı önyargılı bir şekilde yaklaşıp nefret besler. Yetkeci kişilik Adorno’nun çalışmasına göre çocukluk döneminde gelişen bir konudur.

Adorno ve ekibi yetkeci kişilik özelliklerini belirlemek ve ölçmek için “F Ölçeği” olarak bilinen faşizm ölçeğini geliştirmişlerdir. Ölçek dokuz boyuttan oluşmaktadır.

Çalışması boyunca Nazi düşüncesinin, faşizmin izlerini toplumsal bilinç, değerler, inanışlar, kabuller arasında yani günlük yaşamın içinde aramıştır. Öyle ya nasıl oluyor da Naziler onca insanı başka insanları katletmek için ikna edebiliyorlardı? Asker olmayan, sivil insanlar nasıl oluyor da hiç tanımadıkları insanlara kin ve nefret besleyebiliyor, onları öldürmek için harekete geçebiliyordu?

Adorno kendi döneminde propagandanın gücünü elbette biliyordu. Ortada bir Joseph Goebbels vakası vardı. Ve bunu ondan daha iyi bilen birisi olamazdı. Ancak televizyonun o yıllarda etkisi konusunda fikir sahibi olabilmesi pek mümkün değildi. Zira televizyon henüz bilenen yaygın bir kitle iletişim aracı değildi. Ancak Gerbner’in ekme kuramına ilişkin görüşleriyle onun çalışmalarını bütünleştirirseniz ne demek istediğim daha iyi anlaşılacaktır.

Zira bugün de kitle iletişim araçları aynı işlevi görmekte, egemen düzenin değerlerini, inançlarını ekmekte, korku ve şiddeti aktarmaya devam etmektedir. Ve televizyonun hikayelerinde yetkeci kişilik özellikleri korku ve şiddetle birlikte verilen nitelikler olarak önümüze çıkmaktadır. Devamlı ve devamlı olarak ekilmekte, zihinler egemen düzenin istemi ve amaçları doğrultusunda evrilmektedir.

Bugünün dünyasından Gerbner ve Adorno’yu birlikte okumakta yarar var. Zira her ikisinin görüşlerini birlikte değerlendirebilirsek içinde bulunduğumuz toplumsal dinamikleri yorumlamamız kolaylaşacak, değişime karşı olanca haliyle ortada duran tutucu toplum yapısını anlamamızı sağlayacaktır.

Ama önce televizyon kanallarında birbirinin neredeyse kopyası gibi olan şu dizi filmlerdeki temsillere biraz daha yakından bakmamız lazım… Öyle durmayın, yaklaşın televizyona, daha yakından, daha yakından bakın. Ne görüyorsunuz?

Anlattıklarımı görebiliyorsunuz değil mi? Şiddetin temsilini, egemen düşüncelerin ifadelerini, ötekinin resmini… Eğer göremiyorsanız düşünüşünüzü, gerçekliğinizi ele geçirmiş bir düzenin esiri olduğunuzu rahatlıkla söyleyebilirim.

Dizilerdeki karakterlere, karakterlerin konuşma biçimlerine, ifadelere, senaryo sözlerine, görsel imgelere, karakterlerin kıyafetlerine, yüz ifadelerine kadar her şeyi ama ne varsa her şeyi “ne satmak istiyor bunlar” diyerek izlemeye başlayın. Yavaş yavaş ve sakince bakın… Ayılacaksınız…

Dış dünyadaki gerçekliğin televizyon ekranlarında sembolik gerçeklik olarak nasıl yeniden oluşturulduğunu, yetkeci kişilik özelliklerinin zihinlerde nasıl yaratıldığını ve onanması için nasıl düzenlendiğini göreceksiniz… İnceden inceye zihninizde “öteki” birinin nasıl inşa edildiğinin de farkına varacaksınız…

Korkunun, şiddetin ve yetkeci kişilik özelliklerinin yayılımı bugünün dünyasında yalnızca televizyonla sınırlı değil… 1950’lerden çok farklı bir noktadayız… Tüm kitle iletişim araç ve ortamları üzerinden nasıl yayıldığını da anlamalısınız. Güce dayalı, güce boyun eğmenizi sağlayacak açlık korkusunun, öte dünya korkusunun, dışlanma korkusunun, ceza korkusunun, ölüm korkusunun ve bu korkular için yaratılan, sözlerle, kelimelerle zihinlere ekilen sembolik şiddetin neler olduğunu, size bir toplumsal normalmiş gibi nasıl uygulandığını fark etmelisiniz.

Biraz farklı bakmaya başlayınca okullarda, kitaplarda, müzik sözlerinde, din metinlerinde, atasözlerinde, geleneklerde, aile içinde, iş yerinde devamlı olarak şiddet ve korkunun, yetkeci kişilik özelliklerinin devamlı olarak ekildiğini göreceksiniz. Daha da ötesi güce tapınmanız için şiddetin ve korkunun nasıl kullanıldığını anlayacaksınız. İradenizi elinizden alan, sizi her yandan kuşatan toplumsal şiddet ve korku düzeninin nasıl yaratıldığını, yetkeci kişilik özelliklerini nasıl beğenip sahiplendiğinizi çözeceksiniz…

Yok hala anlamadıysanız düzenin egemenleri tarafından fena kafalanmışsınız demektir. Haberiniz olsun…

Görsel : Shanon Palomino Salinas, unsplash.com