Sinan: Peki o zaman, başlayalım… 30 yıla yakın bir sanat hayatı, buna rağmen hiç erozyona uğramamış bir duruş söz konusu. Neredeyse 3 kuşak boyunca çok saygın bir kimlik. Bunu iltifat olarak da söylemiyorum. Çünkü seninle ilgili hangi politik görüşten olursa olsun kimle konuştuysam insanlar senin sanatçı duruşunu takdir ediyor. Bunu nasıl başardın?
İlkay Akkaya: Valla “ben şöyle duracağım” diye bir karar vermedim ki Sinan? Yaşadıklarım, tanık olduklarım karşısında ne hissediyorsam, ne düşünüyorsam ona göre tavır aldım. Dinleyicilerimle her zaman çok büyük bir sevgi ilişkisi oldu aramızda. Uzun yıllar yasaklı kaldık; o yasaklı yıllar boyunca büyük zorluklara katlanarak birbirimizi bulduk. Konser vermek kolay iş değildi. Albümlerin olağanüstü hâl bölgelerine girebilmesi hatta Karadeniz’e bile girebilmesi çok zordu. Düşünsene, Lüleburgaz’da toplatıldı albümüm? Belli zorlukları göze alarak albümlere ulaşan, belli zorluklara göğüs gererek konserlere gelen insanlar olarak yan yana geldiğimizde kardeşleşmiş oluyoruz doğrudan.
Sinan: Dinleyicin sana koruyucu bir kalkan oluşturdu bir anlamda. Sahnede de, sokakta da hatta insanların insanlara saldırmaya bayıldığı Twitter’da da?
İlkay Akkaya: Evet, kocaman bir aile olduğumuzu hissediyorum. Çoğu zaman gözlerimi dolduruyor bu koruma ve sevgi bağı. Sokakta da hissediyorum bunu ama mesela Twitter’da da böyle oluyor. Birisi ters bir şey söylediğinde bir anda birçok insan ortaya çıkıyor ve âdeta püskürtüyorlar. Bir tür dokunulmazlık mı bu? Galiba öyle… Sonuçta iyiliğin temel kurallarında buluşabildiğimiz bütün insanlarla yan yana durulabilir diye düşünüyorum. Mesela çalmasın! Başkasının yaşam hakkını da çalmasın! İnsanlar da böyle düşündüğümü hissettikleri için aynı şekilde yaklaşıyorlar sanırım. İnsanlar, onları sevdiğimin ve saydığımın, bana da öyle davranılmasını istediğimin farkındalar.
Sinan: Düz bir iletişim kuruyorsun insanlarla. Sahnede de gündelik ilişkilerinde de sokakta da sosyal ağlarda da?
İlkay Akkaya: Evet, kendimi saklamam. Kendisini saklamayan insanı da severim. Farklı düşünebiliriz, temel prensiplerde anlaşıyorsak sorun yok benim için. İfade özgürlüğünden yana olsun; hırsızlığa, cinayete, şiddete karşı mesafesi olsun. İfade özgürlüğünü çok önemsiyorum Sinan. Farklı düşündüğün insanla, temel prensiplerde anlaştıktan sonra iş bile yapabilirsin.
Sinan: Yıllarca ambargolu, yasaklı, albümleri toplatılan, konserleri yasaklanan bir sanatçı olmayı neye bağlıyorsun? Şiddete karşı çok net bir tavrın var. Neden sence bu yasaklamalar?
İlkay Akkaya: Her şey “Gidenlerin Ardından” albümüyle başladı. “Newala Qesaba” yı (Kasaplar Deresi) koydum o albüme. Günay Aslan’ın kitabında okumuştum ve insanların bu hikâyeyi bilmesini istedim. O zamanlar şimdiki gibi internet de olmadığı için bölgede olup bitenler herkes tarafından bilinen şeyler değildi. Duvar yıkılmış, Sovyetler Birliği çökmüştü. Türkiye’de anonim olarak devrimciler için yakılmış tüm ağıtları, tüm şarkı ve türküleri bir araya getirelim dedik “Gidenlerin Ardından” albümünde. İşte Kızıldere, Nurhak, Ulaş, İbrahim… Kürtçe olarak söylediğim Newala Qesaba da bunların arasında yer aldı. Denetimden sadece Pir Sultan’ın “Dönen Dönsün” eseri yayınlanabilir, gerisi yayınlanamaz raporu geldi. Ama biz bu albümü yayınlamakta kararlıydık. Üzerinden 24 yıl geçtiği için artık söyleyebilirim; Denetim Kurulu’na aynı alt yapı üzerine Türkçe ve uyduruk başka sözler söyleyip gönderdik. Bu sefer Denetim’den olumlu rapor çıktı ama biz yine ilk orijinal albümü yayınladık. Yani anlayacağın Newala Qesaba’yı Kürtçe söylememle birlikte başladı her şey.
Sinan: İlk yıllarda Grup Yorum üyesi olmanın bir etkisi olmuş olabilir mi?
İlkay Akkaya: Etkisi olabilir ama Yorum’dan ayrıldıktan sonra, Kürtçe söyleyene kadar hiçbir problem yaşamadan konserleri yapabilmiştik.
Sinan: Sene 1992 tabii, Kürtlerin karanlık çağı. Devletin en ceberutlaştığı dönem… Hemen ardından da 93 dönemi geldi zaten. Öyle bir dönemde Kürtçe şarkı söylemek büyük cesaret! Nasıl karar verdiniz buna?
İlkay Akkaya: Biliyorsun gazetecilik okudum ben. Galiba gazetecilik hissiyatı baskın geldi. Öyküyü okuduğumda “bunu herkese duyurmalıyım” dan başka bir şey düşünemez oldum. Duyurmalıyım ama nasıl? Eh, şarkı söylediğime göre şarkıyla… Önüne bir metin yazıp şarkıyı yaptım. Metni de Musa Amca okudu, üzerinden bir sene geçmeden de öldürdüler Musa Amcayı…
Sinan: Ama sonuçta Kızılırmak bir gruptu… Tamam sen “bu hikâyenin şarkısını yapacağım, üstelik Kürtçe yapacağım” dediğinde nasıl bir değerlendirme yapıldı grupta?
İlkay Akkaya: (Gülüyor) Aslında doğrudan söylemediler ama bunun yerine “Pir Sultan-2 yi yapalım biz” dedi gruptakiler. Biraz sertleştik o sırada tabii… Ben “Ya bunları söyleyeceğim ya da kendinize başka bir solist bulun.” deyince benim dediğim oldu.
Sinan: Ardından yaşanan onca zorluktan sonra hiç pişmanlık duyduğun oldu mu? Çünkü her şey daha kolay olabilirdi senin için de grup için de?
İlkay Akkaya: Hayır! Tabii ki pişman değilim! Yine olsa yine yaparım. Çünkü yapılması gereken oydu ve yaptık. Belgeselini de yaptılar sonradan… “Ölü ve de Diri” adıyla. İzlemediysen izle mutlaka; hatta bence röportajını da yapmalısın bunun.
