Sinan: Hayatta kaldın ve hayatı savunan şarkılar söylüyorsun.
İlkay Akkaya: Şarkı söylemiyor olsaydım ölürdüm!
Sinan: Bizde müzik eğlence gibi algılanır ya, özellikle de böyle ağır zamanlarda, “müziği susturun, konserleri iptal edin” demeye başlar insanlar.
İlkay Akkaya: Evet. Reklamlar, evlenme programları, Survivorlar devam ediyor, konser ertelenecekmiş.
Sinan: Halbuki şarkılara daha fazla ihtiyacımız var böyle zamanlarda?
İlkay Akkaya: Bir araya gelmeye ihtiyacımız var. Tabii güvenli bir şekilde bir araya gelmekten söz ediyorum. Ankara konserini ben iptal ettim mesela. İki patlamadan sonra ne olacağını bilemezsin artık. Bir şey olur da insanlar ölür ve sen hayatta kalırsan var ya, o vicdan azabıyla yaşanamaz. Bir şeye sebep olacağım korkusuyla hareket ediyor ister istemez. Her şey burnumuzun dibinde, gözümüzün önünde oluyor ve hiçbir şeyi değiştiremiyoruz. Kâbus bu işte!
Sinan: Ama direniş ve mücadele şarkıları söyleyen birinden bunu duymak şaşırtıcı? Boşunalık hissini mi yaşıyorsun o halde?
İlkay Akkaya: Hayır, suyu havalandırıyorum ben. Çürüyebilir su… Birlikte havalandırıyoruz işte çürümesin diye… Boşunalık hissini yaşamıyorum. Muhakkak iyi olacak sonunda… Tarım toplumuna geçildiğinden beri, diğer tüm canlıların doğasına aykırı bir şey inşa etmiş insanoğlu. Sanırım her şey tarım toplumuna geçişle başladı. İnsanlar çok acı çektiler, çok acı çektirdiler. Bütüne baktığında bizim gibi olan, bizim üslubumuzla konuşan, iyiliğin kazanması için bir şeyler yapmaya çalışan, herkesin iyiliği için bir şeyler talep eden nüfus, dünya nüfusunun %10’unu geçmiyor. Barış isteyenlere bak? Bizde de %10’u geçmiyor, muhtemelen İsrail’de de böyle, ABD’de de böyle. Belki de genetik bir farklılığımız var. Belki de ileride tıp bunu bulacak. Çünkü elimde değil böyle olmamak. Böyleyim ben.
Sinan: Deminki konuya döneceğim tekrar; çok acı çekmiş, acıya karşı ayakta durmaya çalışan ve her şeyin bedelini fazlasıyla ödemiş bir kesimin şarkılarını yapıyorsun. Bu şarkılarda, marşlarda ölüm, ölüme kutsal anlam yükleyen sözler var.
İlkay Akkaya: Doğru söylüyorsun, ölümü kutsallaştırmak da var. Ama benim şarkılarımda yok sanıyorum. Ölümün acısı olabilir ama kutsallaştırmak yok. Buradan çıkmamız gerektiğini düşünüyorum. “Ölümsüzdür” edebiyatından çıkmamız gerekir. Aksi takdirde sistemin söylemlerini yeniden üretiyoruz ve insanlar ölmeye devam ediyorlar, ölüyorlar. Her ölenin ardından da “Ölümsüzdür!” deniyor. O “ölümsüzdür” ü bir de analara, babalara, eşlere, evlatlara sormak lazım.
Sinan : Ama “bir evladım olsa onu da veririm” diyen anneler de var?
İlkay Akkaya: Evet, büyük bir acı bir evladı kaybetmek. Bununla baş edebilmek, onun boşuna ölmediğine inanmak istiyor insan. Hiçbir anne “bir evladım daha olsa” diyemez kolay kolay. Bunu dedirten ruh halini de onaylamadan, olumlamadan anlamak gerekiyor.
Sinan: Öbür yanda da “bir ölür bin doğarız ölümlerde” gibi sözler var şarkılarımızda.
İlkay Akkaya: Paradoks işte. Ama bak eskiden tartışılmazdı işin bu tarafı. Böyle bir yaklaşım, insanların bu kadar kolay öldürülmesine de göz yummak anlamına geliyor aslına bakarsan. Hep yoksulların çocuklarının, hep iyi insanların ölmesi anlamına geliyor bu. Ölüyor insanlar. Yüreğim dayanmıyor buna… Hayatını kaybedenlerin Twitter’daki hesaplarına rastlıyorum bazen. Yazdıklarına bakıyorum. Çok kötü bir duygu bu! Hepsi yaşaması gereken, içi sevgiyle, iyilikle dolu insanlar. Ölüyorlar ve “ölümsüzdür” deniyor arkalarından. Ama ölüyorlar? Ölümü normalleştirmek mümkün mü? Ama ölüm normalleştiriliyor ne yazık ki… Böyle bir atmosferde yapayalnız hissediyor insan kendisini. Oysa bu duyguya teslim olmamak lazım… Bu yüzden “Kurtulmak yok tek başına” şarkısını yaptım. “Yanyana olmayı, rengarenk kalmayı biliriz, bu hayatın erbabıyız biz! Her canlı bir şarkı, hayata gülümseyen, ezmeden, ezilmeden yan yanayız biz!” dedim. Benim, bizim istediğimiz bu değil mi zaten Sinan?
Sinan: Çok güzel ama temenniden öteye gidemiyor ne yazık ki! Başaramıyoruz bir arada olmayı.
İlkay Akkaya: Bir kısım insan var başarabilen. Ama çok küçük ve maalesef hiçbir şeyi dönüştürmeye yetmeyen bir topluluk!
Sinan: Farklı siyasi görüşleri bir yana bırak, bizler kendi içimizde bile bir arada duramıyoruz?
İlkay Akkaya: Maalesef! Kendi içimizde bile ufacık farklı bir düşünceye, ufacık farklı bir yoruma tahammül edemiyoruz. Bizde de linç kültürü varmış, bunu görüyoruz son zamanlarda. Anlamaya çalışıyorum bunu ama zorlanıyorum. Belki de Türkiye’nin hep darbelerle kesintiye uğramış bir politik hayatı olmasından kaynaklanıyor bütün bu olup bitenler. Belki de devrimciler kendi yaşadıklarından çıkardıkları sonuçları bir sonraki nesle aktarmakta zorluk çekiyorlar bu kesintilerden dolayı. Çok büyük altüst oluşlar yaşandı sonuçta… Devrimci yapılar sadece ve sadece hayatta kalma mücadelesinden kafalarını kaldırıp da kendi demokratikleşme sorunlarını çözebilmek, özeleştiri vermek için zaman bulamadılar belki de bilemiyorum…
Sinan: Belki de herkes kendi güç alanını yaratmak ve onu korumaya çalışmakla meşgul İlkay?
İlkay Akkaya: Muhtemelen… Ama bu muhafazakârlaşmayı getiriyor. Bu nasıl çözülebilir bilemiyorum. Epeydir “yaşayıp göreceğiz” diyorum sadece. Çünkü artık öngörülebilir bir ülke olmaktan çıktı Türkiye. Özellikle de AKP ile ilgili olarak öngörüde bulunabilmek o kadar kolay değil. “En dibe vuracağız, ancak ondan sonra toparlanabileceğiz.” diyor bazıları. Ama daha ne kadar dibe vurabiliriz ki? Çocuklara tecavüz ediliyor bu ülkede? Pıtrak gibi, her taraftan taciz, tecavüz haberleri geliyor. Çocuklardan söz ediyoruz Sinan? Çocuklara kadar inmiş olay! Tamam, her şey bu iktidar döneminde oldu demiyorum, mutlaka önceden de vardı bunlar. Şimdi daha güçlü bir farkındalık oluştu sanıyorum. Ama bütün bunların değişebileceğini, devletin daha şefkatli davranacağını düşünmüyorum. Çünkü devlet kötü bir şey! İnsanlar iktidarlara bağlıyorlar bütün bu olup bitenleri ama doğru değil bu. Bütün iktidarlar devletin o anki yürütme organı sadece. Bu kötülüklerin kaynağı devletin kendisi.
Sinan: Devlet en muhalif hareketleri bile devşiriyor, kendi aygıtı haline getiriyor. Geçmişte muhalif konumdaki dindarların bu kadar azgınlaşıp yozlaşmasının altında bu yatıyor belki de?
İlkay Akkaya: Tabii! İktidar çirkinleştirir, yozlaştırır. Her alanda bu böyle… Yaşadıkça görüyoruz bunları.
Sinan: Sol iktidar olsaydı ne olacaktı sence?
İlkay Akkaya: Gerçekten kültürel bir dönüşüm gerekiyor. Mevcut koşullarda kim iktidar olursa olsun, güzel bir şey olması mümkün görünmüyor. Kaldı ki bu ülkede, bu koşullarda Gandhi iktidar olsa intihar eder.
Sinan: Tamam iktidar azgınlaştırır, yozlaştırır bunu biliyoruz. Ama senin gibi sanatçıların da topluma kazandırmaya çalıştığı bir vizyon, bir perspektif, bir umut var. Peki bu umut, iktidar olmaya, iktidarın yozlaştırıcılığına direnmeye hazır mı?
İlkay Akkaya: Şu an hazır değil ama bence çok kısa zamanda dönüşür. Çünkü insanlar rahatlayacaktır. Özgürlük insanları rahatlatır. Kendini özgürce ifade edebileceğin, istediğin gibi konuşabileceğin, başkalarının özgürlük alanına müdahale etmeden bir arada yaşayabileceğin bir atmosfer bu ülkeyi aşağıdan yukarıya, yukarıdan aşağıya temizler, rahatlatır. Her tarafta bombaların patladığı, insanların birbirini boğazladığı bir ülkede umuda bir şans verilebilir. Önceleri bazı şeyler zor olabilir ama özgürlükler bütün bu kirli havayı dağıtabilir.
Sinan: Ama şu anda tam tersini yaşıyoruz? İnsanlar umudu seçmedi. 8 Haziran sabahına umutla uyandık fakat 1 Kasım’da o umut geri tepti?
İlkay Akkaya: Korktu insanlar. Çok acı ama tam da şu an yaşananlar yaşanmasın diye 1 Kasım’da buna oy verdiler. Ama görüldü ki her şey çok daha kötü oldu. Belki de bunun yaşanması gerekiyordu toplumun anlayabilmesi için. Ben şimdi insanların gerçeği gördüklerine inanmaya çalışıyorum.
Sinan: Bedeli çok ağır oldu ama bunun?
İlkay Akkaya: Maalesef, çok ağır bir bedel bu… Ama toplum böyle istedi. Bunlar yaşansın diye değil ama… Belki yaşanmaz düşüncesiyle oy verdi toplum. Yoksa bu acıları yaşamayı kimse istemez.
Sinan: Acaba?
İlkay Akkaya: Yapma… Toplumun çok büyük bölümünün bu olup bitenleri olumlamadığına inanıyorum.
Sinan: Peki çıkış var mı sence?
İlkay Akkaya: Olmaz mı? Hangi karanlıktan çıkılmamış ki? Tabii ki çıkılacak. Ama biraz daha zaman var sanıyorum.
Sinan: Nasıl?
İlkay Akkaya: Ah işte onu bilebilsem? Ama herkes şu anda kendi yaptığı işi en iyi şekilde yapmaya çalışsın, kendisini korusun, bu yeterli bence. Çünkü kötülük çok kolay yapılabilen bir şey… Ama iyi olmak emek istiyor, emek vermeyi gerektiriyor. Herkes iyiliğe, iyi şeyler düşünmeye yatırım yapmalı bence…
Sinan: Zor olanı öneriyorsun. Kötülük zaten hayatın her alanında, kapa gözünü geç kardeşim?
İlkay Akkaya: Uyuyamazsın? Uyamazsın da! Varoluşunda kötülük yoksa yapamazsın.
Sinan: Of İlkay ya! Şu ana kadar yaptığım en naif röportaja dönüştürmeyi başardın şunu! Ne kullanıyorsun bu kafa için arkadaşım ya? Sürekli iyilik iyilik iyilik! Devrimci bir sanatçısın sen? Azıcık gaz versene!
İlkay Akkaya: Ha ha ha! Gaz mı vereyim? Yok ya, gaz falan veremem kimseye.
Sinan: Takılıyorum. Peki nasıl bir mücadele olacak bundan sonra sence? Hayatımızı tümden saran şiddet ve acıyla nasıl baş edeceğiz? Toplumu yeniden bir araya getirecek, birleştirecek umut kodlarını nasıl oluşturacağız?
İlkay Akkaya: İlkeli ve tutarlı olmak lazım Sinan. Bak şu anda olan şey ne biliyor musun? Bizim iyilik yüklediğimiz bütün kavramlar araçsallaştırılıyor; mesele bu. Araçları öylesine kutsallaştırıyoruz ki bir süre sonra kendi yerine geçiyor. Hakikatin kendisine dönüşüyor. Aslında ne için mücadele ettiğimizi unutturuyor. Sloganlara dönüşüyor. O zaman da olan ilkelere oluyor zaten. Çünkü ilkesizleşiyor insanlar. Yüzümüzü bu kadar kolay ölüme döndürebilmek sağlıklı değil. Bak mesela Twitter’da hayvanlarla ilgili bir şey yazdığında hemen insanlarla kıyaslanıyor. “ya insanlar ölürken…” diye giriliyor söze. Bu bir eşitsizlik oysa! Yaşam hakkı her canlı için eşit değerde ve kutsal bir haktır. Sadece insanların değil, hayvanların, diğer tüm canlılarla beraber dünyanın yaşama hakkı eşit, birbiriyle doğrudan ilişkili ve kutsaldır. Ama ölümün kutsal sayıldığı bir atmosferde ölüm sıradanlaşıyor. Sadece tek taraflı değil bu. Diyanetin dergisinde “şehit olmak ne kadar güzel bir şey” dendiğinde kızılıyor ama solda da benzer bir dil var. Oysa daha iyi yaşamaya, tüm canlıların eşit ve daha iyi yaşayabilmesine değer veren bir dil kurulmalı. Kavramların araçsallaştırıldığı bir ülkede, yeni bir sistem kursanız bile eskisine çok benzeyen bir sistem olacak bu. O zaman neden mücadele ediliyor ki? İyi olmayı, iyi kalmayı, yaşamayı ve yaşatmayı ön plana almak zorundayız. Ve tabii bazen zor olsa da savunduğumuz ilkelerde tutarlı olmalıyız.
Etiketleri Sevmiyorum! Sadece Kendimi İfade Etmeye Çalışıyorum…
Sinan: Son dönemde çok kullanılan ifadeler var. Mesela “muhalif gazeteci”. Gazeteci zaten soran, sorgulayan, eleştiren bir bakış açısına sahip olmalıdır. Benzer biçimde “muhalif sanatçı” kavramı var. Sen kendini nasıl tanımlıyorsun?
İlkay Akkaya: Yoo? Kendimi “muhalif sanatçı” olarak tanımlamıyorum. Ama hangi iktidar olursa olsun, yanlış gördüğüm şeyleri söyleyecek bir yapım var. Muhalif olmak için, muhalefet etmek için yapmıyorum bunu. Kendimi ifade etmeye çalışıyorum sadece… Ne kadar anlaşılabildiğimi bilmiyorum ama…
Sinan: Yo çok anlaşılır bir şey. Pir Sultan türküleri söylüyorsun mesela. Pir Sultan muhalif olduğu için söylemedi onları. İnsan olduğu, karşılaştığı adaletsizliğe tepki verdiği için söyledi. Çok şey değişmedi aslında Pir Sultan’dan 2016’ya.
İlkay Akkaya: Adaletsizlik karşısında tepki vermek insani bir şey; kim olsa yapar. Buna tepki verdiğinizde sizin kendinizi ya da başkasının sizi “muhalif” olarak tanımlaması bir önem taşımıyor benim için.
Sinan: Ama “muhalif sanatçı” etiketi şık durmuyor mu? Ortalıkta bu etiketle dolaşmaya bayılan çok insan var?
İlkay Akkaya: Ha ha ha! O da onların bileceği iş; ne diyeyim Sinan ya?
Sinan: Ya biraz kavga et bacım ya! Bana manşetlik bir şeyler ver şu röportajda!
İlkay Akkaya: 🙂 Ben kavga edemem ki? Polisle iyi kavga ederim o ayrı! Yani beni döverse ben de onu döverim! En son öyle olmuştu.
Sinan: Dur bakayım, bir de şuradan deneyeyim… Yeni bir proje, bir albüm çalışması var mı?
İlkay Akkaya: Yok. İki seneye kadar da olmaz sanırım. Ha, arada böyle tek tek şarkılar yapabilirim belki. Şimdi Seferihisar’a gidiyorum. Orada biraz yazı-çizi planlarım var. Biraz da tarım yapacağım.
Sinan: Nasıl oluyor bir albüm üretim süreci?
İlkay Akkaya: Böyle birden bire çıkıyor. Yeni şarkılar söyleme isteği doğuyor. Gebelik gibi biraz… Yarım yarım çok şarkı birikmiş oluyor arada. Onları bitirmek, söylemek istiyorsun. Bir de “ya bunu söyleyemeden ölürsem” korkusu geliyor bana. Sonra bir ay içerisinde demo şeklinde toparlayıveriyorum. Ardından bir sene kadar da stüdyo sürüyor.
Sinan: Hadi ya? Bir sene sürüyor mu stüdyo aşaması?
İlkay Akkaya: Sürüyor. Eskiden daha çabuk oluyordu. Şimdi teknik imkânlar da artınca daha zor beğeniyorum kayıtları. Onu çıkar, bunu ekle… Eskisi gibi değil artık, üzerinde çalışabiliyorsun kayıtların. Kızılırmak’ta daha kolaydı işler. Tuncay’ın şarkılarını hep çok severek söyledim. Birlikte karar alıyorduk. Albüm yapmaya karar verdiğimizde hemen şarkıları seçiyor, düzenlemeleri yapıyor kayda giriyorduk. Her sene bir albüm yapıyorduk o zamanlar. Eh zaten müzik endüstrisi de şimdiki gibi değildi. Konserlerimiz yasaktı. Bir albüm yaptığımızda en az altı ay geçinebileceğimiz paramızı kazanabiliyorduk. Dört-beş aile geçiniyordu o albümlerden. Şimdi durum öyle değil. Albümden para kazanmıyoruz artık. Konser repertuarımızda bu şarkılardan da olabilir mesajı veriyorsun dinleyiciye. “Repertuarımı yeniledim” der gibi bir durum yani.
Sinan: Artık tek gelir kaynağı konserler yani? O zaman albümler iyice anlamsızlaştı? Buna rağmen niye o kadar masrafa girip albüm yapıyorsun ki? Yeni bir şarkı yaptığında internet üzerinden yayınlayabilirsin?
İlkay Akkaya: Evet mümkün ama yine de bekliyor insanlar. Yeni bir sanatçı olsaydım o basınç olmazdı ama yirmi yıllık bir albüm kültürü var; dinleyiciden basınç geliyor. İlla ki stüdyoya gireceğim. Bilirsin onu, çok güzel, heyecan verici bir şeydir. “Kurtulmak yok tek başına” öyle çıktı mesela… Delirdim ve stüdyoya girdim, bir buçuk gün içerisinde oldubitti her şey…
Sinan: Evet bak orada albüm beklemek gibi bir tavrın olmadı. Söylemem lazım deyip girdin stüdyoya.
İlkay Akkaya: Hemen söylemem lazımdı. Şimdi de öyle yapmayı düşünüyorum işte.
Sinan: Var mı önümüzdeki dönemde böyle sürprizli delirmeler?
İlkay Akkaya: Var birkaç şarkı öyle. Hatta üç ayda bir, bir şarkı gibi de düşünüyorum. Dijital yayınlanacak sadece. Ama sonuçta, hani niye albüm yapıyorsun diyorsun ya, dijital yayınlanabilmesi için de yine stüdyoya giriyorsun, onu kaydediyorsun. Kaydettikten sonra fabrikada cd basmak mesele değil zaten.
Sinan: Şimdi artık klip yapmak da çok kolaylaştı?
İlkay Akkaya: Tabi çok kolay artık. Doğal ortamlarda çekiliyor. Dünya da oraya doğru gitti artık. Konulu klip istemiyorlar. Zaten ben de yapmadım öyle şeyler. “Kurtulmak yok tek başına”yı stüdyoda çektik mesela.
Sinan: Sözleri sana ait. Söz yazarlığı da devam edecek mi?
İlkay Akkaya: Ara ara oluyor. Sanırım otuzu buldu yaptığım şarkılar. Bende söz ve müzik aynı anda geliyor zaten.
Sinan: Seninle özdeşleşen şarkılar var ama bir de senin ürettiğin İlkay Akkaya şarkıları var. Sadece İlkay Akkaya şarkılarından oluşacak, bir tür arşiv albümü var mı gündemde?
İlkay Akkaya: Sanmıyorum, çünkü yayınlandı onlar zaten. Yeniden yayınlamak? Hayır zannetmiyorum…
Sinan: Söylendi ve bitti mi yani?
İlkay Akkaya: Hayır, yeni şeyler söylemek lazım diyorum:).
Sinan: Tüketilen bir şey mi şarkılar? O yüzden mi yenisini söylemek gerekiyor sürekli?
İlkay Akkaya: Yok, o şarkılar, söylendikleri haliyle artık herkesin. Bir şarkıyı çok seversin, aslında o senin bir döneminin fon müziğine dönüşür.
Sinan: Kişisel tarihimizle toplumsal tarihin kesiştiği olayların fon müziği… Tarihe tanıklık ediyorsun, tanıklık ettiğin süreçte söyleyeceğin ne varsa söylüyorsun. Bu hem senin kişisel tarihin, hem bizlerin tarihi… İsteyen geriye bakıp ansiklopedi gibi karıştırabilir İlkay Akkaya’nın diskografisi üzerinden tanıklıklarını…
İlkay Akkaya: Ansiklopedi demeyelim de merak eden oraya bakar tabii. O dönemde İlkay ne demiş diye… Doğru… Dönemin şarkısıdır o. Düzenlemesiyle, alt yapısıyla, o dönemin üretim ilişkileriyle ilgili her şeydir. Bence öyle kalmalı. Tamam, büyük konuşmayayım, hiç yapmam da demiyorum ama en azından şu ana kadar böyle baktım meseleye.
Sinan: Niye bu kadar alçak gönüllüsün? Şarkıların ansiklopedi gibi… Sonuçta bu coğrafyada solun yakın tarihinin anlatıcılarından birisin sen?
İlkay Akkaya: Ah evet, anlatıcı! Ben de zaten kendimi anlatıcı olarak görüyorum. O yüzden çoğu zaman en sade şekilde söylüyorum söyleyeceğimi. Çünkü anlattıklarım önemli. Elimden geldiğince iyi anlatmaya çalışıyorum ama nasıl anlattığımdan çok, anlattıklarım önemli.
Sinan: Kızılırmak’tan sonra tek olarak devam ettin yola. Bu bir karar mı? Böyle mi gidecek hep?
İlkay Akkaya: Evet, Tuncay’ı kaybettikten sonra aldım bu kararı. Çünkü Tuncay’la iki yıllık bir ayrılık yaşamıştık, o “rock arabesk yapacağım” diyerek gruptan ayrılmıştı. Serüvenciler diye bir grup kurdu, bir albüm de yayınladılar. Ama onun istediği gibi gitmedi o müzikal yolculuk. Birkaç dargın kalmıştık onunla fakat sürekli küs kalmamız tabii ki mümkün değildi, konuşmaya başladık sonra. “Yılkı” albümünde Tuncay’ın üç şarkısını söyledim. Kızılırmak albümüydü o da… Ölümünden iki gün önce gruba dönmesi kararını aldık birlikte, böyle devam edelim dedik. Bizim için en güzeliydi o. İkimiz için de… O gün evi yeni tutmuştu zaten, bayram tatiliydi. Kar da yağdı. Ben “bize gidelim” dedim ona. “Yok, stüdyoda kalacağım” dedi. Solo bir albüm yapıyordu kendine o arada. İşte o gece o olay oldu. Eve gitmiş yani… Tuncay’dan sonra grupla bağım gevşedi. Tuncay’ın olmadığı bir Kızılırmak? Bunu yenmeye çalıştım, albüm de yaptık yine diğer arkadaşlarla ama… Zaten grubun üyelerinin çoğu uzun süredir grup elemanı değil, profesyonelce çalışan insanlardı. Cengiz var klavyecimiz, o Almanya’ya yerleşti. Kompozisyon okudu orada. İki kişi kaldık grup olarak, eh ona da grup demek çok mantıklı değildi zaten.
Sinan: Başkaları da eklemlenebilir ve devam ettirilebilirdi aslında?
İlkay Akkaya: Ama politik ortam kötüydü be Sinan… Eklenen insanlar da sonuçta profesyonel yaklaşacaklardı olaya… Eklemlenemiyor yani… Bilirsin…
Sinan: Maddi kaygılar mı ağır basıyor yoksa kimya mı uyuşmuyor?
İlkay Akkaya: İkisi birden… Tamam, iyi müzik yapıyor biri ama sen onunla bir mitinge, bir gösteriye gidemezsin yani… Kızılırmak’ta bile öyleydi… Ben gidiyordum…
Sinan: Sanatçılar yeni müzik endüstrisi içerisinde kendilerini bir proje olarak ele alıyorlar. Her türlü karar da stratejik olarak alınıyor sonuçta. Yola tek başıma mı devam edeceğim, bu benim markama ne kadar hizmet eder, etmez…
İlkay Akkaya: Yoo? Ben yeniden başlayacağım diye düşündüm.
Sinan: Bu kararları hep tek başına mı alıyorsun?
İlkay Akkaya: Sonra arkadaşlarımla da konuşuyorum tabi. İsmail’le de konuşmuştum bunu. Zaten bir şey değişmiyor. Yani Kızılırmak varken de bir süredir İlkay Akkaya diye yürüyordu konserler. Bir de tabii o yolculukta değişik durumlar oldu. Kızılırmak olarak konser yapamıyoruz. Yasak! “Sana bir albüm yapalım, senin konserlerin olsun, nasıl olsa bizim şarkıları birlikte söylüyoruz, böyle deneyelim” dediler. İlk solo albüm böyle yapıldı.
Sinan: Twitter hesabın hâlâ @kizilirmakilkay.
İlkay Akkaya: Ne yapayım? İlkay Akkaya’lar alınmış hep. Mecburen… Facebook ve mail adresim de böyle bu yüzden. Ama ben zaten kendimi Kızılırmak olarak, o grubun bir parçası olarak görüyorum. Bu kararı alırken de, başka insanlarla yine Kızılırmak adı altında üretimler yapabileceğim konusunda anlaşmıştık. Ama aynı duygu, aynı ruh, atmosfer olmuyor. Olamıyor. Ben iki albüm denedim onu…
Sinan: Bu kadar olgunlaşmış, markası kurumlaşmış bir sanatçısın ama image-maker’ın falan yok sanırım?
İlkay Akkaya: Nasıl yani?
Sinan: Of işte hani saçını şöyle yap, bilmem nereni şöyle yap falan diyen biri olsun istemez misin?
İlkay Akkayak: Yoook:).
Sinan: (Sevgili okuyucu İlkay’dan tam burada gözlerini kocaman açarak biraz şaşırmış, biraz ne diyeceğini bilememiş, biraz kalkıp gitsem mi buradan tadına bir “yoook” nidası çıktı) Allahım yaa! Okuyucuya bu “yok” u ben nasıl anlatacağım? Bu “yok” çok “yok” yani:).
İlkay Akkaya: Aman yaaa…
Sinan: Ya niye hemen itiraz ediyorsun? Birileri senin ajandanı yönetse falan?
İlkay Akkaya: Ya o çok zor değil mi şimdi? Sen onu arıyorsun, o beni arıyor, sonra dönüp yine seni arıyor… Çok karışık, zaman açısından da hiç ekonomik değil. Ne gerek var uzatmaya? Menajerim var tabii, konserler için o konuşuyor ama o da şart zaten.
Sinan: Halkların demokratik İlkay’ı tabii! Mahalle derneği dayanışması var koş gel!
İlkay Akkaya: Sorma yahu. Bir ara o hale gelmişti. Ama yapmıyorum artık. Bir şeye hizmet ettiğini görsem devam ederdim ama etmiyor. İstanbul içerisinde bir yerden bir yere gitmek dünya zaman alan bir şey zaten. Hiç değilse daha verimli şeyler için kullanabiliyorum zamanı.
Sinan: “Halkların demokratik İlkay’ı” derken takıldım tabii ama bir Joan Baez neyse İlkay da, bir Inti-Illimani neyse Kızılırmak da bu coğrafya için o benim açımdan…
İlkay Akkaya: Aaaa… Ben Inti-Illimani’nin solistinin elinden plaket aldım biliyor musun Batman’da? Onlar da festivale davetliydi. Rüya gibiydi benim için. Onlar idolümüzdü biz başladığımızda… Sahnede benim plaketimi onların solisti verdi. İnanılmaz bir şeydi benim için.
Sinan: Onlar açısından da sana bir festivalde plaket takdim etmek onurdur emin ol…
İlkay Akkaya: Bilemiyorum ki onlar için ne ifade ediyordum? Biliyorlar mı, bilmiyorlar mı?
Sinan: Onlar Latin Amerika’nın hikâyelerini, sen bu coğrafyanın hikâyelerini anlatıyorsun. Bir Joan Baez’e, Inti-Illimani’ye kendi dinleyicilerinin, kendi halklarının yüklediği bir misyon var. Onlar da yıllar boyunca duruşlarını korudular, kendi halklarının hikâyelerini anlattılar. Çok az sayıda insan var sizler gibi duruşunu koruyan. Kusura bakma sen mütevazılıkta kantarın topuzunu kaçırsan da ben arkadaşın ve dinleyicin olarak, bu coğrafyanın insanı olarak sana olan övgülerimde elimi hiç de korkak ve cimri tutmayacağım.
İlkay Akkaya: Ya teşekkür ederim. (Sevgili okuyucu, burada dondu kaldı İlkay. Övüldüğünde adeta mahcuplaşıyor, eli ayağı birbirine dolanıyor kadının.)
Sinan: Artık klasikleşmiş bir sanatçısın. Peki geleceğe dair ne düşünüyorsun? Gelecekte nasıl bir İlkay Akkaya planlıyorsun?
İlkay Akkaya: Onu planlamıyorum ben ya… Türkiye planlar yapmaya hiç uygun bir ülke değil çünkü, biliyorsun Sinan… Bugüne kadar olduğu gibi, bundan sonra da içimden geldiği gibi davranacağım…
